Benim Masam
Günün erken saatleriydi, bir alarm sesi duyuluyordu. Genç bir kız uykulu gözleriyle elini yatağının kenarında, yastığının altında gezdirip gözlerini araladı. Aradığı, yoktu.
Koca bir esneyişle bakışları komodine kaydı, odayı inleten sesin sahibi oradaydı. Hızla eline alıp kafasını yeniden yastıkla buluşturdu. Ekrana döndü, gözlerinin sadece biri açıktı. Ekranda, 'Saat 06.30 vardı, en alt kısmında 'kapat veya ertele' tuşu duruyordu.
Baş parmağını 'kapat' tuşuna dokundurup gözlerini kapattığı an ensesinin sağ köşesinda ufak bir sızı hissetti, yeni yastığı gece boyunca rahatsız etmiş olmalıydı.
Umursamamaya gayret ederek pikesini üstüne çekti. Sonbahar mevsimin başlangıç günleriydi, kavurucu sıcaklardan sonra ilk yağmurlar başlamıştı. Odanın içerisine hakim olan serin hava, uykunun en güzel anlarının sebebiydi.
.....
Son sesiyle bir alarm yankılanıyordu odanın içerisinde, tek kişilik bir yatağın üzerinde kendinden geçmişçesine uyuyordu genç kız. Gece oldukça geç uyumuş, saatlerce kafa yormuştu.
Uykulu gözlerini bu defa hızla komodine uzattı. Telefonunu eline alıp ekrana baktı, baş parmağı 'kapat' tuşuna gittiği an duraksadı. Alarm niye böyle ısrarla çalıyordu? Bedenini çevirip sırt üstü pozisyona geçti. Bakışlarını beyaz tavana çevirdiği anda gözleri delice büyüdü.
"İş..! Dedi fısıltıyla. Hızla ellerinden güç alarak oturdu. Endişeli gözlerini emin olmak adına telefon ekranına çevirdi. Yanılmıyordu, saat tam olarak 07:05'ti.
"Geç kaldım!" Hızla üstündeki pideyi tek eliyle savurup ayaklarını yere indirdi. Çıplak ayaklarıyla gardırobuna yaklaştı. Gözüne kestirdiği siyah beyaz çizgili kısa bluzunu, İspanyol paça siyah kumaş pantolonunu çıkardı. Yatağın kenarına bırakıp duşluğa koştu, siyah saçları hızıyla savruluyordu.
İsmi Eylül'dü, 24 yaşında genç bir kızdı. Kömür karası gözleri, kumral bir tenine oldukça uyum sağlıyordu. Oldukça başarılıydı, hayatın acımasızlığına rağmen ayakta dimdik durmayı başarmıştı.
...
Yürüyordu bir başına Eylül, ayağında ufak topuklardan oluşan bir çift siyah ayakkabı vardı. Her sabah yaptığıydı, işe yayan gidiyordu. Otobüsler okullar açıldığı dönemlerde tıklım tıklım olur, duraklarda durmaksızın önünden geçip giderdi.
Yaklaşık 2000 adım atarak vardığı iş yerinde, genellikle en erken geleni olurdu. Bir devlet kurumunda memurdu, iş saatleri her daim sabit ve belirliydi. Geç kalma gibi bir lüksü yoktu, ki öyle bir alışkanlığı da yoktu. Her sabah mesai arkadaşları gelmeden çaylarını hazır eder, neşeyle karşılardı.
Düzenli bir hayatı vardı, hazır yiyecekleri pek tercih etmezdi. Sabahları uykusundan feragat edip özenle kahvaltı eder, öğle aralarını genellikle bir meyveyle geçirip akşam yemeğine yetişirdi. Fit bir vücudu vardı, sebebi kesinlikle dakikliği ve düzeniydi.
Tatlı pek sevmez, tercihi genellikle tuzlu olurdu. Yoğun işlerinin arasında rahatladığı en büyük faktör de çayı ve arkadaşlarıyla geçirdiği vakitleriydi. Çalıştığı kurumda iki yakın arkadaşı vardı, aynı anda atanıp yerleşmişlerdi. İşlerin yoğunluğu arasında muhakkak birbirlerine vakit ayırıp, sohbet ve kahve saati yaparlardı.
Birinin ismi Bahar'dı, kahve delisiydi. Her anda elinde bir bardak olur, kahvesini yudumlardı.
Diğeri ise Aylin'di, genellikle kahve yapandı. Bir araya geldikleri her anda kahveler ondan sorulurdu. Elinin lezzeti başka hiçbir yerde yoktu.
Günleri Eylül için yoruculuğuna rağmen verimli ve güzel geçirende buydu. Hem arkadaşları hem işi hem dakikliği ile her şey daha kolaydı.
Bu sabah da aynı rutinle, biraz gecikmeli de uyanmış, duş alıp kahvaltı ettikten sonra dışarı çıkmıştı. Kurumuna doğru yürürken kulaklarında birer kulaklık vardı, usul usul çalıyor, güne enerjik başlamasını sağlıyordu.
Ağır adımlarla devasa binaya giriş yaptı. Gözlerini sola çevirdi, gördüğü kişilere el sallayarak selam verip sağa yöneldi. Odası o yöndeydi, gülümseyerek 10 basamaktan oluşan merdiveni çıkıp uzun bir koridora girdi.
Kulaklarındaki müziğe ritim tutmaya çalışarak bir kapının önünde durdu. İttirmeli koca bir cam kapıydı, eliyle sertçe itip içeri girdi.
Kare şeklinde bir odaydı, içerisinde 4 masa vardı. Düzeni U şeklindeydi, sandalyesinin sırtı iş yerinin koca bahçesine dönüktü.
Tebessüm ederek sandalyeye oturdu, gözleri masasına kaydı. Orta kısmında siyah bir monitör vardı, monitörün sağ tarafında ufak bir raf duruyordu, içerisinde kat kat evraklar duruyordu. Sağ tarafında bir kalemlik ve bir de pembe bir kar küresi duruyordu. Doğum gününde arkadaşları tarafından hediye edilmişti.
Yavaşça doğrulup elini monitörün arka kısmına uzattı, ufak düğmeye baskı yaptığı anda açılacaktı. Sertçe bastırdı, ekran açıldı. Üzerinde 'şifre' sorgulayan bir ekran belirdi. Ufak bir düşünmeden sonra klavyede birkaç tuşa dokunup onayladı, 'hatalı giriş' uyarısı görüldü.
Şaşırdı, bir hata yapmış olmalıydı. Tekrar şifreyi girip dokundu, yeniden 'hatalı giriş' uyarısını görünce duraksadı. Şifresini değiştirmiş olmalıydı, önce iyice düşünmeli sonra yeniden denemeliydi.
"Ne olabilir? Yeni şifreyi ne koymuş olabilirim?" diye fısıltıyla tekrarladığı anda bir ses ulaştı kulağına. Kapı sertçe itilmişti.
Gözlerini hızla o yöne çevirdi, iş arkadaşlarından biri olmalıydı. Belki onlardan birine söz etmiştir, şifreyi hatırlamasına yardımcı olabilirlerdi.
Hızla ayağa kalktı, gözlerini girişe çevirdi, gözleri bir genç adama kaydı. "Günaydın.." Dedi tebessümle.
Elinde ufak bir çanta vardı adamın, gözleri şaşkın, kaşları çatıktı. "Günaydın.." dedi karşılık olarak. "Bilgisayarı açmaya mı çalıştın?"
Hızlı adımlarla genç kızın yanından geçip bilgisayara çevirdi gözlerini, kapalı olduğunu görüp rahatlayarak yeniden ona döndü. Diye sordu. "Kimsin sen?" diye ekledi. Kimdi bu kız, odaya gizli girdiği yetmezmiş gibi bir de bilgisayarı açmaya çalışmıştı.
"Ben.." dedi şaşkınlıkla Eylül, ensesine ufak sızı hakim oldu. Umursamayarak elini yavaşça o kısımda gezdirdi. "Eylül.." diye ekledi fısıltıyla.
"İsmini sormadım, neden burada olduğunu sordum!" Hızlı adımlarla yaklaşıp önünde durdu, genç kız bakışlarını karaltılı gözlerinden ayırıp bir adım geriye gitti.
Titreyen elini yavaşça uzatıp pencerenin önündeki masaya parmağını doğrulttu. "Orası benim masam."
Adamın yüzü gerildi, kaşları delice çatıldı. "Ne diyorsun sen? Orası sana ait değil."
"Benim.." diye tekrarladı genç kız, o masa tamamen ona aitti. Yaklaşmak istedi, genç adam engel oldu. Bir yabancının masaya da, bilgisayara da, evraklara da yaklaşmasına müsaade etmeyecekti.
"Hayır, değil. Yanlış odadasın."
Eylül kafasını hızla iki yana salladı, masa ona aitti. "Hayır, ikinci kat, koridorun sonunda ve sağda."
Genç adam kafasıyla onayladı, adres doğruydu. "Bir yanlışın var, sen burada çalışmıyorsun."
Genç kız hızla geriye gitti, gözlerini duvar tarafındaki masaya çevirdi. "Bu.." dedi fısıltıyla. "Bu Emre Abinin masası. O, 15 yıldır burada çalışıyor." Diye ekledi. İşaret parmağını diğer masaya çevirdi. "Burası da Ali Abinin, 2 yıldır birlikte çalışıyoruz."
Susup ufak bir soluk aldı, titreyen parmağını sonuncu masaya doğrulttu. "Bu da Aylin'in, biz birlikte başladık ve hiç ayrılmadık." dedi.
Genç adamın gözleri kısıldı, bu kız delirmiş olmalıydı. Bu odada söylediği kişilerin hiçbiri yoktu, yaklaşıp kolundan tuttu. "Burada o kişilerin hiçbiri yok! Benimle dalga mı geçiyorsun?" Kolundan tutup kapıya çevirdiği an bir genç kız göründü kapıda.
Gözleri ikisine kaydı, Eylül hızla yanına yaklaştı. Yalvarır bakışlarıyla gözlerine bakıp işaret parmağını pencere önündeki masaya uzattı. "Orası benim masam." dedi.
Diğer kızın gözleri genç adama döndü, anlam vermeye çalışıyordu. Kafasını hızla iki yana sallayıp Eylül'e döndü. Deli olmalıydı. "Buranın sana ait olması mümkün değil, o masada 3 yıldır sadece ben çalışıyorum."
.....
Neler oluyor acaba?
Kim doğruyu söylüyor olabilir? Eylül mü? Diğerleri mi?
Oy ve yorumları eksik etmelerim, istek üzerine yeni bölümler sıklaşacaktır ?