THEODORE
Orkların sürü halinde gezindiği bir ülkede dünyaya geldim. Gözlerimi açtığım anı hatırlamasam bile, elf bir kadının beni alıp, yetimhaneye götürdüğünü biliyorum. Şimdi 4 yaşındayım ve yetimhanedeki canlılar bana çok tuhaf bir varlıkmışım gibi davranıyorlar. Sanırım türümün tek örneğiyim. Çok mu şanslıyım? Yoksa acınası mı? Her neyse, yetimhane müdürü olan Bayan Daisy, beni herkesten kayırırdı. Elbette bayan Daisy’de benim türümü bilmiyordu. Bayan Daisy’nin dediğine göre benim gerçekten eşsiz bir görüntüm varmış. Orklar gibi korkunç değilim ya da goblinler gibi yeşil değildim. Elflerle olan benzerliklerim olsa bile, saçlarım onlarınkiyle aynı değildi. Kimi kızıl, kimi de sarışınken, ben kahverengi saçlıydım. Sivri kulaklarımda yoktu. Daha dört yaşındaki ben, yetimhanenin bahçesine giderken, elf çocuklar ve peri soyundan olan kızların, hakaretlerine maruz kalırdım. Sürekli beni köşeye sıkıştırıp: “vahşi yaratık, iğrençsin! Git buradan. Seni istemiyoruz” derlerdi. Aslına bakarsanız hala da söylüyorlar. Neden farklıyım diye vahşi oluyorsam. Bir türlü anlamış değilim. Daisy, sağolsun bana sürekli yardım ederdi. Bu dünyadaki bütün varlıklardan bahsederdi derslerde. Fakat her şeyden daha geri planda kalan, benim için özel dersler verirdi. Periler, cüceler hatta orklar ve goblinler artık tamamen öğrenmiştim. Çok sıkıcı canlılardılar. Goblinler, fazla kurnaz ve korkutucuydular. Bu yüzden onlardan uzak durmamız söylenirdi. Orklar ise eskiden kötü soydan gelmelerine rağmen, şimdi kendi hallerinde iş yapan canlılardılar. Bazı periler, bizim okuldaki zorbalar gibi olsa da genelde iyi oldukları söylenirdi. Cüceler ise hep sinirliymişler. Sebebini hala anlamış değilim. Daha öğreneceğim, bazı canlılar daha olduğunu biliyordum ama artık yetimhaneden çıkıp, dünyayı görmek istiyordum. Yanlış hatırlamıyorsunuz hala dört yaşındayım. Bu dünyada konuşmak ve büyümek çok hızlıydı. Sınıfımdaki cüceler daha şimdiden boyumun yarısı kadardılar. Ejderhalar ve pegasuslarla tanışmak istesem de, bu parmaklıkların ardına ancak 16 yaşımdan sonra çıkabilirdim. Her neyse size yeterince canlılardan ve çeşitlerinden bahsettim. Şimdi sıra benim hayatımın nasıl ilerlediğini görmekte. Yine bir gün, kabadayı kılıklı periler, beni köşeye sıkıştırmıştı. Bir de bunların orman perileri olan tipleri var. Parmak kadar falanlar. Sırf büyüleri var diye üzerimde şiddet uyguluyorlar. Bir gün hepsini mahvedeceğim inan ki. Beni kenara sıkıştırıp, etrafımda da orman perilerini döndürüyorlar, kendi kendilerine “ Tanrım, hiç böylesini görmedim. Gözleri, dudakları ve kulakları, hayır gerçekten böyle bir varlık görmedim.” Bunların bir şansı daha vardı. Parmak kadar oldukları için, yetimhaneden çıkıp, geri gelmek onlar için epey kolay bir işti. Sürekli dışarı çıkıp, benden başka böyle olan var mı diye bakıyorlar, daha sonra beni köşeye sıkıştırıp, yargılıyorlardı. Onlara izin vermek istemiyorum ama sihir yapabiliyorlar. Peri tozlarını üstüme döküp, beni bir hafta boyunca, hasta yatağında yatırmışlardı. Orklar ise sürekli, ödevlerini bana yaptırıyordu. Goblinleri hiç sormayın, çete halinde geziyorlar, yanlarından geçsem bile omuz atıp, kavga çıkarıyorlardı. Yine de mutluyum. Benim gibi bir delikanlı bunları da aşardı. Ne de olsa, ben sınavları geçip, şövalye olacaktım. Ya da zengin bir tüccar. O da olmazsa memur. Her neyse vardı işte bir kaç planım. Bunları düşüne düşüne çoktan yedi yaşına basmıştım ve okuldaki zorbalıklar daha da çoğalmıştı. Ben de yetimhaneden kaçmaya karar verdim. En kötü ne olabilirdi ki?
Geceleyin, perileri yetimhaneden kaçarken gördüm. Ufaklıklar her ne kadar gözle görülemeseler de geceleri baya parlıyorlardı. Onları bir kelebek ağıyla yakalayıp, müdüre götürmek istesem de, yapmadım. Çünkü bu akşam ben de kaçacaktım. Nereye olduğunu bilmiyorum. Sormayın, yalnızca kaçmak istiyorum o kadar. Küçük perilerin gittiği yönü takip ettim. Bir kaç görevliye yakalanma korkusundan, adımlarımı yavaş atsam da, sonunda yetimhanenin dışına çıkmıştım. Sonunda, özgürlük! Yetimhaneden çıktığım gibi, olabilecek en uzağa koşmaya başladım. Dünyayı yalnızca yetimhaneden duyup, bilen benim için baya heyecan vericiydi gerçeğiyle karşılaşmak. Geceleyin, kaçmak aptalcaydı. Sıcacık yatağımı bırakıp, sokaktaki banklardan birisine kıvranmış, soğuktan cenin pozisyonuna girip uyuyakalmıştım. Sabah uyandığımda, ellerinde gazeteleri, kafalarında ise şapkaları olan bir kaç tane çocukla karşılaştım. Tiplerine bakılırsa bunlar, cüceydi. Gerçi boyları da epey kısaydı. Yerimden kalkıp, cüssemle onları korkutmak istedim ama hiç korkmamışlardı. Hatta birisi, bana tip tip bakıp, sakızını tükürdü. Yüzüme yapışan sakızın sinirini çıkaramayacak kadar korkuyordum onlardan. O yüzden hemen pes ettim ve olduğum eziğe geri döndüm. Cüceler bana güldükten sonra, ağzından sakızını yanağıma fırlatan, liderleri olduğunu düşündüğüm kişi konuşmaya başladı. “ Hey, sen nesin böyle? Bizimle gazete sat” bu bir rica değildi. Direkt olarak emir vermişti ve bir cüceden daha kötüsü varsa o da gözle görülmeyen ufak perilerdiler. Cüceye bakıp “ neden yapayım? İstemiyorum.” Dedim. Kesinlikle istemiyorum kelimesi öylece ağzımdan, kekelenmemiş bir şekilde çıkmış değildi. Boğazıma düğümlenmiş, yüzüme yediğim sakızı yapıştırıp, çekmiş gibi ağzımdan çıkmıştı. “İstemiyorum” kelimesinin korku dolu bir dille söylendiğini fark edip, kendi aralarında gülmeye başladılar. Daha sonra da, birisi yere çömelip, liderine basamak oldu. Lideri, üstüne bastığında bile tam olarak benle aynı hizaya gelmemişti. Gözlerime bakıp ciddi ciddi konuşsa bile, ben onun haline gülmeden edemiyordum. Tabii ki içimden gülüyordum. Gözleriyle beni süzdükten sonra “ Harbiden nesin sen böyle? Daha önce senin gibi iğrenç bir şey görmedim. Bize iyi reklam olursun. Peşimden gel.” Daha sonra, basamağından inip, önden yürümeye başladı. Cevabımı dinlemedi bile. Ben de gitmeye kendimi mecbur hissedip, peşine düştüm. Elbette, bu işi yapıp, onların soytarısı olamazdım. Daisy bana böyle yaklaşanların olacağını söylemişti. Kendimi bir sirk maymununa döndürmeyeceğim Daisy, merak etme. Yine de cüceleri takip ettim. Elime bir düzine gazete koyup “ Yeni çıktı! Gazete! Yazıyor!” Dememi istediler. Tanrı aşkına, bütün karizmamı mahvedecek bu cümleleri kuracağımı mı zannettiler? Elbette susup, bir kenarda bu saçmalığın bitmesini bekleyecektim. Herkes bir yöne dağılmış gazetelerini satıyordu. Bir süre sonra lider çetesini arkasına almış, yanıma gelince bütün gazeteleri satmayı başardığımı gördü. Yani, karizmam o kadar önemli değil galiba diye düşündüm, kesinlikle ondan korktuğumdan değil. Beni daha fazla yanlarında tutmak istediler. Fakat birlikte onların fakirhanesine giderken, yolumuzu bir kaç goblin kesti. Bunlar bizden en az yedi yaş büyüktüler. Yani ondört falan olmalıydılar. Goblinlere iyice bakınca gangster oldukları belli oluyordu. Cüce lider, elini cebine koyup, bir sakız çıkardı. Daha sonra ağzına atıp, yine bir adamını basamak olarak kullandı. Goblinlerden bile korkmayan, deli bir cüceydi. Goblinlerin lideri gibi duran iri yarı adama bakıp: “ Hey sen! Adamlarına söyle de yolumuzdan çekilsinler. Burda işimizi yapıyoruz. Görmüyor musunuz?” Ağzında sakızını patlatıp, goblinin vereceği cevabı bekliyordu. Sakızını patlatırken çıkardığı ses beni delireyecekti resmen, bir de goblinin yerinde olsaydım çoktan onu dövmüştüm. Daha şimdi düşünüyorken, birden goblinler ve cüceler birbirlerine girişmişti. Ellerinde çakılarla, goblinlere yetişmek için, birbirlerine basamak olan cüceleri izlemek çok komik olsa da, hemen topuklayıp, oradan kaçmıştım. Peşime bir goblin takılmıştı. Çıkmaz sokağa vardığımda, karizmamdan ödün vermek istemesem de ağlayarak “ nolur beni öldürmeyin!” demiştim. Liderleri olduğunu düşündüğüm, iri yarı adam cücelerin yanında kalmıştı. Gerçek lider ise, zayıf ve biraz daha orta boyluydu. Bana yaklaşıp “ Sen de nesin böyle?” dedi. Benden tiksindiğini zaten yüzüyle belli ediyordu. Fakat ses tonlaması da kusmak üzere gibi çıkıyordu. Hayatımda bu şekilde daha önce bir hakaret yememiştim. Goblin, yanındaki arkadaşıyla bana iyice baktılar. Sanki yeni keşfedilmiş, bir mahluktum. Lider, daha sonra elindeki boş içki şişesini çöpe atarak “ kalk bizimle geliyorsun.” Hayır gerçekten istemiyorum. Neden yetimhaneden çıktığım gibi, başıma bu kadar olay gelmişti anlamıyorum. Goblinleri bu defa takip etmek istemesem de yanındaki goblin beni alıp, sırtında taşıdı. Gerçekten kurtarmaya çalıştığım karizmam artık ruh olup göçmüştü. Yüzümü de goblinin sırtına koyup, başkaları utancımı görmesin diye çırpınıyordum. Yolda gelirken, iri yarı olan goblinin, cücelerin hepsini, dövdüğünü gördüm. Buna rağmen, sakızını goblinin alnına sabitlemeyi başarmıştı. Gerçekten hırslı bir cüceydi. Ona da gülmeden edemedim. İri goblin bana yaklaşınca, gülüşüm yavaştan sessizleşip yok oldu. Beni nereye götürdüklerini bile bilmiyordum. Bildiğim tek şey, akşam yemekleri olmayacağımdı. En sonunda, eski bir mahalleye varmıştık. Oradaki binaya girip, üst kara çıktık. Güzel bir terası vardı. Bütün şehrin görülebileceği bir terastı. Beni sırtından indirip, karşısına oturttu. Hepsi koltuklara sırasıyla oturmuş, bana bakıyorlardı. Hanım evladı olan ben de, dizlerimin üstünde oturuyor, gözlerimden gelen yaşı siliyordum. Yedi yaşındaki bir çocuktan ne istiyorlardı ki? Goblinlerin lideri olan zayıf, kulakları diğer ikisininkinden daha sivri olan kişi konuşmaya başladı. “ bize katılmak ister misin?” Neyden bahsettiklerini bile bilmiyordum. Gobline bakıp: “ Siz derken?” Goblinler gülmeye başladı. Hiç tekin görünmeyen bu canlıların kahkahaları da epeyce ürpertiyordu beni. Bana tekrar dönüp: “ Bak benim adım,Gölge. Bunlar da benim adamlarım. Zayıf olan Karga, iri olan ise Güvercin.” Baktığım kişi bir güvercinin bütün albenisini hunharca öldürmüş gibi duruyordu. Yine de lakabına saygı duydum. Fakat iri olan o sıra konuşmaya başladı. “ Hayır patron. Benim adım Yeşil. Dedim ya adımı değiştirdim diye.” İyi ki değiştirmiş diye düşündüm. Hiç tahmin edilesi, tam olarak kaç adı olarak kullanılabilecek bir şey bulmuş. Zeki olanın kim olduğu tam o sıra anlamış olduk ve bu kesinlikle “yeşil değildi. Lider ise “ Saçmalama Aron. Sen güvercinsin. Yeşil’de nereden çıktı. Ten rengini bu kadar bariz bir isim yapamazsın!” Demek gerçek adı Aron’du. Aron’un yüzü düşmüştü. Kabullenen bir bakış atıp susmuştu. Karga ise, çok korkunç görünüyordu. Konuşmuyor, hareket etmiyor, yalnızca patrona ayak uyduruyordu. Onları incelerken, Gölge yine bana bakıp: “ senin türün ne?” Ona bakıp, biraz düşündükten sonra “ şey aslında benim türümün adı Lok” sessiz olun, böyle bir türün olmadığını, ve isminin çok saçma olduğunun ben de farkındayım ama inanacaklardır. Nasıl olsa, bu türün bir adı da yoktu. Bulmuş oldum. Daha sonra konuşmama devam edip “ Ben türümün tek örneği sayılırım. Benden başkasına daha denk gelmedim.” Goblinler kendi aralarında şaşırıp, bana dokunuyorlardı. Kulaklarıma bakıp “ hayır elf değil” ten rengimde bariz bir şekilde, goblin olmadığımı da söylüyordu. Açık terasta, beni gözleriyle incelerken, birden biri geldi. Bir cadıydı. Süpürgesinin üstünde, burnu kitaplardakinden daha çirkin olan bir cadıydı. Cadı, gülüp liderin yanına oturdu. Daha sonra bana bakıp, “ Bu da nedir böyle?” Gölge, cadıya dönüp “ Lok’muş. Yani o cinslerden.” Her “lok” dediğinde yüzüm kızarsa da, yedi yaşındaki birinin yalan söylememesi pek muhtemel değildi. Cadı bana yaklaşarak “ Tanrım, daha çok bana benziyor sanki? Öyle değil mi?” Bütün goblinler susmuştu. Niye susuyorsunuz? Bir şey desenize. Bu kadının, bir cadıya bile hakaret sayılacak derece kötü bir burnu vardı ve benim fındık burnumu kendisininkine benzetiyordu. Goblinler susmuş, çevrelerine öylesine göz gezdirirken, Cadı “ anladık tamam benzemiyoruz. Ama bence anımsatıyor” bu kadın beni delirtmek mi istiyordu? Biri şunu sustursun artık. Gölge, ayağa kalkarak “ Lilith, söylesene Lok’ları daha önce duymuş muydun?” Lilith, iyice bana baktıktan sonra “ ne bu ismi duydum ne de böyle bir varlık gördüm. Bu bir cadıyla, başka bir cinsin birleşmesinden doğmuş olabilir.” Ya hayır! Hayır arkadaşım, benzemiyoruz. İlla beni çıldırtacak mısın? Saçlarım biraz dalgalı diye, senin kıvırcık sülalenden gelmiyorum anla. Kadının saçları kıvırcıkta sayılmazdı. Elektrik çarpmışa dönen saçları vardı. Lilith, gittikten sonra, Gölge konuşmaya devam etti. “ biz bir çeteyiz. İnsanları soyarız. İstersen sana da öğretirim ufaklık. Grubumuza yeni birisini katmamız gerekiyordu zaten. Sen ilginçsin. İnsanların dikkatini çekmeyi başarabilirsin. İster misin?” Biraz korksam bile, okulu da, yetimhaneyi de terk etmiştim. Bu benim için bir fırsat olabilirdi. Bu yüzden kabul ettim. Gölge elini uzatıp: “adın ne?” Diye sordu. Elini sıkıp “ Theodore efendim” dedim heyecanla. Diğerleri de gerçek adlarını söylediler. Gölge’nin gerçek adı Milo, Karga’nın adı da, Dion’du. Zaten diğer kendi adını ifşalamıştı. Şimdi bana da, kendime bir lakap bulmamı söylediler. Kendime “Baykuş” lakabını vermiştim. Çünkü biz, Gölge’nin kuşlarıyız. Hep birlikte yeni evimize gittik. Yedi yaşındayken, mantıklı kararlar vermeyiz. Yine de verdiğimiz, her karardan pişman olmayız. Böylece ilk kararımla, hayatıma bir yön vermiştim.