Beklenmeyen Davetiye

1327 Kelimeler
Clara ve Allan'ın alışverişini bitirmiştik ama sanırım bende bitmiştim. Modern zamanlara bile zor olan bu ritüel böyle tarihsel bir yapının içinde daha da yorucuydu. Ama artık içim rahattı. Yorulup arabaya biner binmez uyuyan çocuklara baktım. Clara başını ikiz kardeşinin dizlerine yaslamıştı. Allan'ın bir eli kardeşinin omuzunda uyuyordu. Onları korumalıydım.. Gözlerinde mutluluk dışında bir duygu görmek istemiyordum. Başımı pencereden dışarıya çevirdim. Olayların nasıl gelişeceğini bilirken kendi geleceğimin belirsiz olmasına sıkılmıştım. Clara, Allan ve Henry ileride Leydi Lavender ile bir aile olacaklar, günlerini huzur ve mutlulukla geçireceklerdi. Ben ise ne yapacağımı bilmeden bu dünyada sıkışıp kalacaktım. Kendimi bildim bileli bir yere ait olma hissini güvenli bulmuştum. Bir aileye, yere veya işe ait olup elimden geleni yaparak hayatının tadını çıkarmanın peşindeydim. Burada ise beni hayata bağlayan aidiyet duygusundan uzaktım. Sanki bir misafirdim. Evet, bu doğru bir tanım olmuştu. Bu dünya da bu insanların hayatında misafirden başka bir şey değildim. Henry'i düşününce istenmeyen misafirde olabilirdim. Eve geldiğimizde arabacı bir an arabadan inip demir kapıyı açtı bende yanımda oturan Sarah ile beraber çocukları uyandırdık. Uyku mahmuru olsalar da odalarına yürüyerek çıkacak kadar kendilerine gelmişlerdi. Ben çocukları giydirirken Sarah iki kere gidip gelerek aldığımız kıyafetleri odaya taşıdı. "Sarah git dinlen çok geçmeden yemek hazırlama işine gireceksin bu kıyafetleri sonra yerleştirirsin," dedim Clara'nın geceliğini giydirirken. Gelmeden önce ona ailelerin gidebildiği bir restoranda yemeklerini yedirmiştim. Şimdi rahatça uyuyabilirlerdi. Sonunda mücadele etmiştim ama iki çocukta yataklarında yeniden uykuya dalmışlardı. Odalarındaki pencereden havanın karardığını görebiliyordum. Çocukların odasından çıkıp ağır adımlarla kendi odama ilerledim. Benim kapının çaprazında Henry'nin odası vardı. Kapılı kapıya bir süre baktım. Onun arkadaşı olmam son söylediklerimden sonra mümkün değil gibi gözüküyordu ama çocukların kıyafetlerini nasıl açıklayacaktım? Her ne kadar ben yapmamış olsam da bu adam gerçekleri bilmeyi hak ediyordu. Aklımı kurcalayan bir soru da yazar yazdığı için mi tüm bu iyilikleri ve fedakarlıkları yapmıştı yoksa kendi içinden gelerek mi? Ah bu konular beni zorlayacaktı o yüzden düşünmemeye karar verdim ve kendi odama girdim. Akşam yemeği için üzerimi değiştirmem gerekiyordu. Her nasılsa bu insanların evde giydikleri kıyafet ile dışarı çıkacak kıyafetleri arasında kullanım rahatlığı adına oldukça fark vardı. Korse ise tamamen giyemeyeceğim bir parçaydı ve şükür ki Addie Ruth'un ince bedeni buna ihtiyaç duymuyordu. Bende meraklısı değildim. Aklımda hala doktorun elbiseyi kime aldığı vardı. Acaba Bayan Lavender'dan önce bir sevgilisi vardı da kitapta ben mi dikkat etmemiştim? Hayır, öyle bir şey olsa bile hatırlardım. Derin bir iç geçirdim. Huzurlu hissettiğim tek zamanlar çocukların yanında olduğum zamandı ama ne yapıp edip buradan gidecektim. Eşim, ailem hepsi benim ardımdan yas tutuyor olmalıydı ama ölmüş olamazdım değil mi? Belki de ölüme yakın bir tecrübeydi ve ben komadaydım. Şu her şeyi görebilen çingene kadına gitmek istiyordum. O bana belkide yardım edebilirdi. Sonunda zor olsa da günlük elbiselerden birini giymiş, saçlarımı her zamanki gibi örmüştüm. Sonunda lekeli aynanın önünden kalktığımda aşağıya inmek için kendimi toparladım. Henry Blake aslında bana kızgın değildi. İçinde olduğum bu bedene kızgındı. Ondan çekinmem gereken hiçbir şey yapmamıştım. Ama piknikten sonra kadınların benimle iletişim kurmaması canımı sıkıyordu. Onlar benim kaçış rotamda önemli birer noktaydı. Yeniden aralarına davetsiz katılmam cesur ve mahcup bir kadından takıntılı ve sinir bozucu bir kadına dönmeme neden olurdu. Hala onlardan umudumu kesmemiştim ama fazlasına da sahip değildim. Kapıya doğru yürürken kendime inanmaktan başka yapacak bir şey kalmadığını fark ettim. Eğer pes edersem o zaman ölüm beni kollarına alacak, tutkulu bir sevgili gibi asla bırakmayacaktı. Merdivenlerin başına geldiğimde biraz sendelesem de kendimi toparladım. Bir insanın güçlü olması o kişinin korkmadığı anlamına gelmiyordu. Asıl güç korkmana rağmen ilerlemekti. Bende kesinlikle yerimde duracak değildim. Merdivenlerden inip masanın yeni yeni hazırlandığı odaya girdiğimde rahat bir nefes aldım. Çocuklar uyuduğu için olurda doktor erken gelirse sadece ikimiz yemek yiyeceğiz diye endişeleniyordum ama düşündüğüm gibi olmamıştı. Yalan söylememek gerekirse tek kalmakta içimi rahatlatmamıştı. Yalnızlığı hiçbir zaman sevmezdim ama burada tek başıma olduğum gerçeği bazen dehşete düşmeme neden oluyordu. Yemek hazır olana kadar gül odasına geçmeye karar verdim. Odanın şöminesi yanıyordu ve oldukça sıcaktı. Ağır adımlarla pencereye doğru ilerledim ama hava karardığı için dışarıda bir şey görünmüyordu. Sokak lambaları yoktu onun yerine evlerine giden arabalara asılı gaz lambaları sokakları aydınlatıyordu ya da bir yerden bir yere giden çalışanların elindeki gaz lambaları. Ben ikisini de göremiyordum bahçenin ön tarafı çok büyük olmamasına rağmen yine de yoldan geçenlerin meraklı gözlerinden sakınmasını sağlayacak kadar korunaklıydı. Şöminenin başına gitmek için ilerlediğimde Addie Ruth'un mektup yazmak için kullandığı masanın üzerinde bir zarf gördüm. Güzel bir kağıttandı ve zambak desenli bir mühür taşıyordu. Hemen elime alıp arkasını çevirdim ama bir şey göremedim. Eğer bana daha doğrusu Addie'ye gelmeseydi Sarah onu masaya bırakmazdı. Henry Blake'in her ne kadar fazla uğramasa da bir çalışma odası vardı. Bu gerçeğe sarınarak mektubun mührünü kırıp kağıdı açtım. Düşündüğümün aksine zarf yoktu. Kağıt zarf gibi katlanmıştı. Kağıtta anlamsız semboller gibi görünen şeyler kelimelerdi ve ben her ne kadar bu dili bilmesemde uyandığımda rahat konuşabildiğim gibi yazılanlarıda çok rahat okumaya başladım. Mektupta birkaç cümle vardı. Aslında bu bir mektup değil bir davetiyeydi. Balo davetiyesi. Hem de Leydi Eleanor tarafından. Kendime engel olamadan dudaklarımın arasından sevinç çığlığı döküldü. Sonunda tam umudumu yitirmeye yakınken onların arasına girebileceğimi öğrenmiştim. Planlarımın diğer aşamasına geçebilir insanların arasına karışabilirdim. Bu sayede Henry'i terk ettiğimde kendi başımın çaresine bakabilecek ortamım olacaktı. Gülümseme tüm yüzüme yayıldı. "Bu neşenin nedenini merak ettim," dedi doktorun o kalın sesi. İrkilerek hemen ona döndüm ama bana sinirle bakmıyordu. Gözlerinde ne kadar gördüğüne emin olmadığım saçma halimle eğlenen bakışları vardı. Mavi gözleri yarı aydınlık odada bir yıldız gibi parlıyordu. Kapıya yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamıştı. Dikkati tamamen bendeydi. Belki de onun davranışları konusunda boşuna endişelenmiştim. Elimdeki davetiyeyi yüzümde kocaman bir gülümseme ile ona doğru salladım. "Leydi Eleanor'dan bir davetiye. İnanabiliyor musun insanların o girişimimden sonra samimiyetimi görmesi çok harika," dedim kendime engel olamayarak kendi taşkın, neşeli halime geri dönmüştüm. Addie Ruth'un bedeninde olabilirdim ama ben hala içi içine sığmayan, her gördüğü şeyden mutluluk çıkaran Meryem'dim. Bir an olsun kendi özüme dönmek güzel hissettirmişti. Ama Henry'nin bakışlarında başka bir şey vardı. Kıvrılan dudakları bile sanki bunu kanıtlar nitelikteydi. "Sen bu davetiyenin gelmesi için bir şey yaptın değil mi?" diye sordum düşünmeden. Henry başını hayır anlamında salladı. "Hayır, özellikle davetiye göndermesi için ona bir şey demedim," dedi ve bana doğru ilerlemeye başladı. Gözlerinde sıcak bir bakış vardı. Bir insanın arkadaşına bakarken sahip olacağı bir bakıştı bu ve nedense kendimi güvende hissettirmişti. "Ama Leydi Eleanor seninle aramızın nasıl olduğunu sorduğunda biraz abartmış olabilirim. Bir an şaşkınlıktan dudaklarımın aralandığını hissettim. "Sen benden nefret ediyordun," dedim kendime engel olamadan. Henry kaşlarını çattı ama hemen ardından yüzü rahatlayarak gülümsedi. "Ben ona nefret demezdim." "Ah tabi ya karşındaki kişiyi görmezden gelmek nefret olarak adlandırılmamalı," dedim homurdanarak. Benim bu tepkim karşısında kahkaha atınca sanki odanın renkleri daha parlak görünmeye başladı. Bir arkadaşlık başlıyordu ve öyle bir sorun çözülmüştü ki kendimi hafiflemiş hissediyordum. Bu yalnız dünyada yanımda birinin olması iyi hissetmeme neden oldu. Hatta o kadar iyi hissetmiştim ki ne yaptığımı anlamadan kendimi ona sımsıkı sarılmış bir halde bulmuştum. Yanağımı onun sıcak göğsüne yasladığımda bu hareketimin ne kadar yanlış olduğunu anladım. Her ne kadar arkadaş olsakta bu hareketi yanlış yorumlayabilirdi o yüzden birkaç saniye sonra hemen geri çekildim. Şükür ki o bana sarılmamıştı. Gülümseyerek gözlerinin içine baktım. "Ne kadar teşekkür etsem az," dedim elimdeki davetiyeyi mahcup bir ifadeyle göstererek. Sarılmamızın çokta önemli bir şey olmadığını göstermeye çalışıyordum. Başarılı mıydım? Orası tartışılır. O da gülümseyip bir adım geriledi. Bu hareketi gözümden kaçmamıştı ve kendime lanet ettim. Adam yine ona asılıyorum sanıyor olabilirdi. Davranışı benden uzaklaşmaya çalıştığını gösterse de yüzünde içten bir gülümseme vardı. "Memnuniyetini küçük bir kız gibi davranarak gösteriyorsun," dedi kapıyı aralayarak sonra bana bir şeyleri çözmeye çalışıyormuş gibi bakıp kolunu girmem için kaldırdı. "Yemek odasına gidelim küçük kız çünkü ben bir kurt gibi açım." Elimdeki davetiyeyi yazı masasının üzerine bırakıp beni bekleyen Henry'e ilerledim. Onun yakınlığı beklenmeyen diğer bir olay olmuştu ve bundan çok memnundum. Ama yarın akşam gerçekleşecek baloya bir gün önceden davetiye alması için benden baya baya iyi bahsetmiş olmalıydı. Bu nedense karnımın kasılmasına daha da stres olmama neden oluyordu. Şimdi davranışlarımı onu da düşünüp gerçekleştirmeliydim. Ama aklımdaki asıl sorun onca elbisemi sattıktan sonra baloda ne giyeceğimdi. Sanırım her şey yolunda gitmiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE