Sabah rüzgarın dans ettirdiği dalın cama vurmasıyla uyandım. Kış mevsiminde olmamıza rağmen kuşların hala ötüyor olması kısa süreli bir şaşkınlık yaratmasına rağmen burada uyandığım sabahları sevmeye başlamıştım. Kırsal yaşam ve doğanın güzelliği beni biraz olsun teselli ediyordu. Yine de bugün gideceğim davetsiz etkinliğin düşüncesi sabahın keyfini sürmeme yardımcı olmuyordu. Yatakta sırt üstü yatarken gözlerimi kapattım. Bunu Meryem olarak değil Addie Ruth olarak yapacaktım. Her ne kadar aşağılansa da bu kişi aslında ben değildi. Evet, eğer böyle düşünürsem elimden geleni yapabilirdim.
Son düşünceme sarılarak yataktan kalktım. Hazırlanmaya başlamadan önce Sarah'ı çağırmak için ipin olduğu yere doğru ilerledim. Her ne kadar az hizmetçi olsa da kapıdan onlara seslenmek pek hoş karşılanmıyor olsa gerekti. Bunlar benim gibi modern ve gerçek zamandan gelen biri için tam bir zaman kaybıydı ama bir bukelamun olmalıydım. Evet, hayatta kalmak istiyorsam ortama bir şekilde uymam gerekecekti. Çok geçemden Sarah kapının önünde belirmişti. Elinde yeni ütülenmiş elbisem vardı.
"Hazırlıklara başlayalım mı leydim?" diye sordu elbisemi yatağın üzerine sererken.
"Evet, başlayalım kahvaltı ettikten sonra piknik alanına gitmemiz gerekecek," dedim. Burada yemekli davetlerde insanların az yemesi bir görgü kurallıydı. Bu annemin kız kardeşimle bana misafirliğe gitmeden önce evde yemek yedirdiği zamanları anımsattı. Belki de bu her kültürde vardı. Ama annemi hatırlamak beni duygusallaştırmıştı. Hemen bu anıları zihnimin en karanlık köşelerine ittim. Güçlü olmalıydım. İstenmediğim bir yere gitmek üzereydim ve duygusallık kullanışlı silahlardan biri değildi.
Sarah'ın beni hazırlamasına izin verirken piknikte başıma gelebilecek olayları düşündüm. Bu insanları roman karakterleri olarak düşünmek istiyordum ama içinde yaşadığım bu dünya hiçte öyle hissettirmiyordu. Her şey oldukça gerçek ve sarsıcıydı. Piknikte olacak insanların da asil olduğu düşünülürse bana yapacakları zorbalık belli bir seviyede olacak ve fiziksel bir zarar verilmeyecekti. Bana laf sokmalarına katlanabilir, hatta bunun karşılığını bir ölçüde verebilirdim ama beni tamamen görmezden gelirlerse ne yapabilirdim? En çokta bu beni korkutuyordu.
Yarım saatin ardından eteklerinde papatya işlemeli omuzları pelerin gibi inen koyu yeşil bir elbise giymiştim. Kolları bizim yarasa kol dediğimiz gibiydi ama içinde uzun bir kumaş daha vardı ve bileklerime kadar kolumu sarıyordu. Hem şık hem de kışa karşı dayanıklı bir elbiseydi. Kabanımı ve diğer aksesuarları kahvaltıdan sonra giymek için Sarah aşağıya indirdiğinde ben aynada hala kendime bakıyordum.
Aslında kendime bakmak derken doğru söylemek gerekirse Bayan Addie Ruth'un suratına bakıyordum. Benim tam tersim bir görüntüye sahipti. Bazen kendi yüzümün nasıl ayrıntılara sahip olduğunu unutuyordum. Başımın tepesinde toplanan saçlara baktım. Benimki gibi kahverengi değildi. Yeni toplanmış bal gibi altın sarısıydı. Gözleri hem iri hem de amber rengindeydi. Bu kadın resmen yeryüzünde ki güneş gibiydi ama neden bu kadar ruh hali karanlıktı. Ah tabi ya yazar ona bir rol biçmişti. O kadar.
Merdivenlerden inerken kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Çocuklar için en azından bugünün güzel geçmesini diliyordum. Onlar mutlu olmayı hak ediyordu. Sonunda yeşil odanın kapısından geçtiğimde çocuklar yemeklerini bırakıp bana döndüler. Onların gözlerini açarak beni incelemesi bir an için utanmama neden olmuştu.
"Nasıl görünüyorum," dedim kendi etrafımda bir tur dönerek. Bu sayede eteklerimde hafif havalanmış ve Clara'nın gözlerinin ardına kadar açılmasına neden olmuştu.
"Bir peri gibi görünüyorsun," dedi huşu içinde. Onun bu tepkisi ile gülümsemem daha da genişledi. Allan ise bir süre bana bakmış sonrasında mırıldanarak yanakları pembeleşmiş halde tabağına dikkatini vermişti. Ben çocuklarla ilgilenirken masa da sırtı bana dönük olan doktor da şimdi bana bakıyordu ama gözlerinde ki bakıştan bir şey anlamak imkansızdı.
"Cesaretinize hayran mı kalmalıyım yoksa aptallığınıza kızmalı mıyım emin değilim bayan Addie," derken ben masada kendi yerime geçip oturmuştum bile. Sarah fincanıma çay koyarken adamın dikkatla bana bakmasına aldırmadan çay dolu, gül desenli fincanı kaldırdım. Bu kadının gül desenlerine takıntısını anlamıyordum ama neyse. Fincan oldukça hafifti. Dudaklarıma götürmeden önce bana bakan yoğun mavi gözlere baktım.
"Bunu piknikten sonra konuşalım. Eminim o zaman konuşacak bir şeyleriniz olur."
Bana cevap vermedi ama dudaklarının bir gülümseme ile kıvrıldığını fark ettim. Sonrasında hemen çayından bir yudum alarak bunu gizledi. Ah, bu adamla kesinlikle iyi anlaşacaktık ama öncelikle Addie karşı oluşan tüm önyargılarını kırmam gerekecekti.
"Sanırım bize bugün eşlik etmenizi ummamalıyım," dedim konuyu açarak. Aslında böyle bir zamanda eşinin Addie Ruth'un yanında olması insanların temkinli davranmasına neden olabilirdi ama o da eşini yalnız bırakınca insanlar onun bile karısını tek başına bıraktığını bilerek daha fazla üzerine gelebilirdi.
Doktor daha bana alaycı bir gülümseme ile bakmadan bile onun vereceği cevabı biliyordum. Bu adam bir kaya parçasının sahip olduğu kadar anlayışa sahipti. En azından karısına karşı.
"Ben öyle aptal etkinliklere gitmem Bayan Addie. Ben bir doktorum ve inanın şuan da bile beni bekleyen birkaç hastam var."
Eh onu ikna etmeye çalışmak buraya kadardı. "O halde sizinle akşam görüşeceğiz," dedim bir an önce gitmesini umarak. Zaten endişe içindeydim onun varlığı daha da gerilmeme neden olmuştu.
Kalkmadan önce mendille dudaklarını silip çocukların başlarından öptü. Bana ise alaycı bir gülüsmeyle baktı. "Akşam çay içmek için sabırsızlanıyorum. Bana gününüzü anlatmış olursunuz hem," dedi ve odadan uzaklaştı.
Bu adamla iyi anlaşacağımı düşünürken aklımdan tam olarak ne geçiyordu?
Düşüncelerimi onlardan uzaklaştırıp çocuklara baktım. İkisi de lacivert kıyafetler giyiyorlardı. "Çocuklar bugün ki eğlence için hazır mısınız?"
Çocuklar hep bir ağızdan "Evet," diye bağırınca kıkırdamama engel olamadım. Bende hızlıca kahvaltımı edip bizi bekleyen araba binmek için sıkıca giyinip evden dışarı adımımızı attık. Fazla yağmur yağmadığından yerler kuruydu. Çocuklar heyecanlıydı. Onların daha önce böyle etkinliklere katılmadıklarını biliyordum. Bu tarz olayları saçmalık olarak gören babaları asla onları götürmezdi. Eh, Addie'de çocuklar onun amacına ulaşmasını sağladıktan sonra değerini yitirmişti. Şimdi ise onları o kadar önyargılı insanların arasına götürmekle iyi mi ediyordum emin değildim ama arabacı arabanın kapısını kapatırken artık bazı şeyler için geç olduğunun farkına vardım.
Piknik yapılacak alan Leydi Eleanor'un malikanesinin arka bahçesiydi. O bu kasabanın en zenginiydi ve kral ile olan akrabalığı asillerin arasında onu daha da değerli kılıyordu. Daha önce hiç evlenmemiş bir kadındı ve oldukça zorlu biriydi. Eğer bir şekilde onun gözüne girebilirsem diğerlerini düşünmem gerekmeyecekti biliyorum ama sorun o kadınla aramı nasıl iyi yapacağımdı. Birde kocamla ilişkileri olduğunu sanıp utanmazca saldırdığım Bayan Regan vardı. Tek umudum kadının Leydi Eleanor ile yakın olmamasıydı yoksa tüm bu planlarım suya düşerdi.
Arabanın camından akıp giden manzaraya baktım. Ne kadar güzeldi. Yeşil tepeler, çayırlar. Mavmavi bir gökyüzü, diledikleri gibi uçan kuşlar. Buranın güzelliğini kelimelerle sayfalara dökmeye çalışsam sanırım başaramazdım. Böyle doğal güzelliklerin tadını çıkaramamak ne kadar kötüydü. Onun yerine kendimi ölümden kurtarmak için tuhaf insanlarla iletişim kurmaya çalışacaktım.
Araba on dakika yol aldıktan sonra devasa bir demir kapının önünde durdu. Çok geçmeden hizmetçiler tarafından açılan kapıyla araç içeriye girdi. Çocuklar camın önüne toplanmış malikaneye ve devasa bahçesine gözlerini dikmişlerdi. "Burası kocaman değil mi Bayan Addie," dedi Allan dışarıdaki manzaradan gözlerini ayırmadan. Clara'nın ise sanki nutku tutulmuştu.
"Evet, öyle," dedim gözümün korkmasına izin vermeden. 'Sen bir romandasın bunu da başına geliyormuş gibi düşünme, başka birinin başına gelen kötü olaylar gibi düşün,' diyerek kendimi teselli etmeye çalıştım. Bunu başarabilirdim. Hem en kötü başıma ne gelebilirdi? Leydi Lavender geldiğinde herkes onun tarafını tutup doktorun birinci karısını bırakması için her türlü baskıyı yapabilirlerdi o kadar canım.
Bu düşünce midemin daha da kasılmasına neden oldu.
Araba durdu ve arabacının inmesiyle hafif yalpaladı. Çocuklar parlak gözleri ile arabadan inmek için sabırsızlandıklarını belli ediyorlardı. Ben ise koltuğa gömülmek, görünmez olmak istiyordum. Evden çıkmadan önce kendi kendime söylediğim her şey uçmuştu. Şuan burada davetsiz bulunuyor olmak büyük riskti. Çocuklarıda getirerek ne düşünmüştüm sanki? Dudaklarımı araladığımda arabacıya geri dönmemiz gerektiğini söyleyecektim.
Ben kendi kendimle kavga ederken arabanın kapısı açıldı ve arabacı oldukça hevesli çocukların aşağıya inmesine yardım etti. Ben daha onlara dur demeden çoktan kalabalığa doğru koşmaya başlamışlardı. Tanrım, kendi hareketlerim dışında bir de iki vahşi çocuk yetiştirdiğim için insanlardan azar işitecektim. Artık benim için aşağıya inmekten başka çare yoktu. Arka bahçe gitmek için yola çıkan insanların çoğu bakışlarını arabaya çevirmişti bile. Eh, eğlenceleri bu arabanın içindeydi ne de olsa.
Kaçış yoktu.
Bu yüzden derin bir nefes alıp arabacının yardım için uzattığı eli görmezden gelerek dışarıya adım attım.
Yaşamak için vereceğim ikinci savaşa doğru adım adım ilerlemeye başladım.