Dağ çiçeğim yaban gülüm asi sevdam
Saçının bir teline bir ömür adadığım
Gözündeki bir damla yaşına şehirleri yaktığım
İsyanım feryadım kavuşulmazım
Sen vazgeçemeyeceğim yasaklım
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun.
Sabahattin Ali
.......
Kısa bir sessizlik oldu. Adayların gözleri birbirine kaydı, yutkunanlar, nefesini tutanlar oldu.
"Anlaşıldı mı?"diye bağırdı Aybora.Sesi dağlarda yankılandı.
"Anlaşıldı komutanım!"diye topluca bağırdılar.
İki gündür su görmemiş, susuzluğun taşlaşmış ağırlığı ciğerlerinde hissediliyordu.
Aybora kıyıya kadar yürüyüp sınırda durdu; yüzündeki ifade taş gibiydi.
"Suyun tadını biliyor musunuz?"diye sordu.
"Yok komutanım bilmiyoruz.'Bunu bir gün kullanırız'diye düşünen komutanlarımız içmemize izin vermediler."dedi,lider aday.
“Gölden içmek yasak!Bir yudum dahi içmeyeceksiniz! Tam teçhizatlı şekilde yüzerek karşıya geçeceksiniz. İçen, sınavı kaybeder.Mesafe 2 mil,55 dk süreniz var.Gölün suyu tatlı ve sodyum oranı çok düşük;bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz.Bir operasyondaymış gibi hareket edeceksiniz.Bu operasyonun içeriğine her şeyi koyabilirsiniz.Derhal emri icra et!”dedi,net bir şekilde.
"Emredersiniz!"diyen grup koşarak,askeri teçhizat dolu sırt çantalarını yüklenip göle atladı ve yüzmeye başladılar.
Gölün üstündeki sis tabakası, sabah güneşiyle birlikte ağır ağır çözülüyordu.Emir netti tek yudum içmeden karşıya geçeceklerdi.24 saat önce içtikleri iki bardak su çoktan bir anıya dönüşmüş,susuzluğun taşlaşmış ağırlığı ciğerlerinde hissediliyordu.
Yüzleri çatlamış toprağa benziyordu.Tatlı su gölünü geçerken keskin bir iradeye ihtiyaçları vardı.
Aybora termal dürbününü kaldırdı; camın ardında, her biri birer gölge gibi suyun üzerinde süzülen askerleri izlemeye başladı.
İlk etapta birdenbire yorulmamak için yavaş yüzüyorlardı.İlk kilometre kolay görünüyordu; ikinci kilometreye geçtiklerinde tempoyu yükselttiler ve fakat kaslar isyankârlaşmaya başladı.Aybora dürbünüyle her birini tarıyordu. Omuz hareketleri, baş dönüşleri, hatta suyun yüzeyinde oluşan küçük dalgaların ritmini bile görüyordu.
Ayrıca adayların çevresinde uçuşan sinek şeklindeki dronlar, askerlerin her hareketini Aybora'ya iletiyordu.
İçlerinden Astsubay Kaya'nın nefesi kısa, bakışları bulanıktı.Suyun serinliği parlak bir çağrı gibi benliğine işliyordu.İki günlük susuzlukla tatlı suyun içinde içmeden yüzmek resmen işkence gibiydi.Direnci giderek kırıldı."Bir yudumdan bir şey olmaz."diye düşünmeye başladı.Dudaklarını çatlatan susuzluk, emirden daha baskın geldi.Elini suya daldırdı, avucunu doldurdu ve içti. Gözleri anlık bir rahatlama ile kapandı.Kendini durduramayıp birkaç yudum daha içti.Olup biteni bilgisayarlı dürbünle izleyen Aybora’nın kaşları çatıldı.
“Yapma!" diye fısıldadı ama sesi sadece kendi kulağına değdi.
Kaya kendini durduramamış açgözlülükle birdenbire 1200 ml su içmişti.
Drone, gölün üzerinde sessizce süzülüyordu. Aybora'ya ilettiği termal görüntü bileğine takılı ekranda belirdi: Kaya'nın ısı haritası, aniden değişmişti.Kırmızı ton, birden turuncuya döndü. Aybora dürbünün camında, Kaya'nın boğazının kasıldığını gördüğünde yüzünü öfke bastı.
Kaya birkaç yudum suyu geri püskürdü.
Su boğazından yukarı taşarken göz bebekleri büyüdü.
Aybora sol elini çenesine götürüp dokundu.
Kıyıda tetikte bekleyen nöbetçi o işareti gördü; bot motoru sessizce çalıştı, sağlık timi harekete geçti.
Kaya'nın yüzü solmuş,kramplar başlamış; kasları istemsiz kasılıyordu.
Bot suyu yararak ilerledi ve Kaya'ya yaklaştı.
Sağlık timinden Yüzbaşı Demir, botun önünde diz çöktü.
“Temas mesafesi beş metre, nabız zayıf!” diye bağırdı.
Diğerleri biraz daha yaklaşıp, kancayı attı,Kaya'yı dikkatle çektiler. Su bedeninden süzülürken, başı arkaya düştü. Dudakları beyazlamış, göz bebekleri bulanık bir griye dönmüştü.
Demir elini,Kaya'nın çenesine koydu, başını yana çevirdi.
“Su yutmuş ama kusmayla bir kısmını dışarı atmış. Solunum düzensiz.”
Yanındaki sağlık eri, küçük bir oksijen maskesini çantasından çıkarırken metal tokaların sesi sessizliği yardı.
“Damla seti hazırla, yavaş ver.İzotonik serum
yarım doz.”dedi,Demir.
“Anlaşıldı komutanım.”dedi, yardımcı sıhhiyeci.
Kaya'nın tedavisi yapılırken diğer askerler tek yudum içmeden gölü geçti.Ama onları bir sürpriz bekliyordu.Dokuz kişilik bir tim pusuya yatmıştı ve düşman gibi saldırıya geçtiler.Kıyıya çıkan aday askerler ile aralarında gerçeğini aratmayan bir çatışma provası başladı.
.....
Bir süre sonra tedavisi yapılan Kaya kendine gelmiş diğer arkadaşlarıyla birlikte gölün kıyısına dizilmişlerdi.Kendilerine doğru yaklaşan, yürüyüşünden akan gerilim ile bastığı yerdeki taşları çatırdatan Aybora'ya yutkunarak bakıyorlardı.
Aybora,iyice yaklaşıp önlerinde durdu.
Hepsi sessizdi. Gözlerini Aybora'dan çekmiş, yere bakıyordu.Kimi utanıyor, kimi korkuyor, kimi sadece susmanın en güvenli liman olduğunu biliyordu.
Aybora, ellerini arkasında kenetledi.
Yavaşça başını kaldırıp hepsini tek tek taradı ve gözlerini Kaya'ya sabitledi.
Gri gözlerinde gölün buz gibi suyu kadar derin bir öfke birikmişti.
"18 numara öne çık!" diye gürledi.
Hepsi korkuyla irkilirken Kaya tereddüt içinde bir adımla öne çıktı.
"Emrimi nasıl çiğnersin? O emri sizi korumak için vermiştim!"diye gürledi Aybora.
"Komutanım bir an kendimi kaybettim,susuzluk çok zor bir sınav,affedin."dedi,Kaya.
"Konuşman için izin verdim mi?"diye öfkeyle bağırdı Aybora.
Kaya özür dileyip anında sustu.
"Yapmak zorunda değildim ama sizi en
başından gölün suyu tatlı, sodyum oranı çok düşük diye uyardım değil mi?Hiponatremi riskini nasıl göz ardı edersin? Bununla birlikte kendinizi bir operasyonun içinde varsayın demedim mi?Kusarak ,kas krampları geçirerek sudan çıkmış olsaydın bile karşı kıyıda pusuda bekleyen düşmana nasıl direnecektin?Düşman suya zehir bile karıştırmış olabilirdi.Belki bir rehine operasyonunda olabilirdin, rehineleri nasıl düşünmezsin? Eğitim dışısın! Sen bir Bordo Bereli olamazsın!"diye kükredi Aybora.
Kaya'nın gözleri fal taşı gibi açıldı.Diz çöktüğü gibi yalvarmaya başladı.
"Komutanım yapmayın! Yalvarırım affedin..."
"Ayağa kalk! Bir Türk askerini yalvarırken görmek istemiyorum.Sizin hata yapma lüksünüz yok! Yaptığınız bir hata bir sürü cana mâl olabilir! En başta kendi canınıza!Burası sporcu kampı değil!TSK'nın en özel birimlerinden birine komando yetiştiren eğitim kampı.Bu seviyede; bitmişliğe, tükenmişliğe,açlığa, susuzluğa, uykusuzluğa,her türlü zorlu koşula rağmen devam etmeyi öğrenmiş olmalıydınız.Disiplin ve emre itaat bir askerin en önemli şiarıdır ve hayat kurtarır! Disiplin sıfır.Şimdi barakalara git ve eşyalarını topla! Seneye bir daha denersin."diye duygusuz sesiyle kükreri Aybora.
Kaya'nın içine çöreklenen üzüntüyle omuzları düştü ve barakalara doğru ilerledi.
Yüzünde en ufak bir duygu belirtisi olmayan Aybora otoriter bakışlarını diğerlerine çevirdi.
"Size gelince...Arkadaşınızı nasıl geride bırakırsınız?Burada tek vücutsunuz,birbirinizin arkasını kollayacaksınız! Arkadaşınız ölmesin diye her an tetikte olacaksınız!Operasyonlarda bir kişinin yaptığı hatanın bedelini hep birlikte öderseniz.Şimdi de hep birlikte ödeyeceksiniz!.."dedi.
Herkes tedirgince ne yapacak diye Aybora'ya bakıyordu.
"Yemek ödülü vakti gelmiş.Gidip yirmi dakikaya yayarak 500 ml su için ve çelik miğferlerinizi takıp gelin."dedi,Aybora.
Ekip emirleri uygulamak için hızla uzaklaştı.
Aybora yürüyerek kampın biraz dışına çıktı.Sağ tarafında kalan kayalık çıkıntıya oturdu; rüzgâr, kamuflaj tişörtünün ince kumaşını dalgalandırıyordu.Aytolun’un yabancı şehirde tek başına evde olması onu endişelendiriyor,zihni bir türlü durmuyordu.
"Kız zeki ve yetenekli kendini koruyabilir.Bu saçma sapan endişe neyin nesi? Sanki evde tek başına bir bebek bırakmışım gibi hissediyorum."diye mırıldanıp
cebindeki mat siyah uydu telefonuna uzandı. Küçük anteni yukarı doğru açtı; cihaz uydularla bağlantı kurarken ekranda kısa bir sinyal çizgisi belirdi.
Bir kez tereddüt etti."Belki uyuyordur…" diye düşündü.Ama merakı ağır bastı ve numarayı tuşladı.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Aytolun’un yumuşacık,güzel sesi duyuldu:
“Alo?”
Aybora’nın yüzündeki sert çizgiler bir anda gevşedi.Kaya formundan yumuşak çamur formuna büründü.
“Benim… İyi misin? Evde tek kalman hiç içime sinmiyor." derken sesi istemsizce daha yumuşak çıktı.
Aytolun bıkkın bir nefes verdi.O nefesin içinde
hafif bir öfke, biraz da “yeter artık” aroması vardı.
"Hiç iyi değilim.Evi sel bastı,göçük oldu,yangın çıktı,İtin bana havladı...Tüm bunlar yetmezmiş gibi kötü adamlar tarafından kaçırıldım seninle de ahiret hava yolları aracılığıyla konuşuyorum."dedi.
"Çenen formunda olduğuna göre iyisin.Bahçeye çıkarsan Hera'ya çok yaklaşma.Nedense senden pek hoşlanmadı."
"Sanki ben ona bayılıyorum.İtin de sana çekmiş, ikiniz de beni strese sokuyorsunuz."
"Aldığım çikolataları yememişsin,yeseydin mutluluk hormonu tavan yapardı ve benimle tatlı tatlı konuşurdun."
Aytolun çikolata kelimesiyle bir an duraksayıp sessizleşti.
"Dağlar kızı orda mısın?"
"Burdayım..."dedi, Aytolun ince bir hüzün gizlenmiş sesiyle.Gözleri akmaya başlamıştı bile.
"Ses tonun değişti ,bir şey oldu,üzüldün.Ağlıyor musun?"dedi, Aybora endişeyle.
"Evet üzüldüm, belgesel izliyordum; aptal kuşun teki çelimsiz yavrusunu yuvadan aşağı attı."dedi,Aytolun gözünden süzülen iki damlayı hızla silerken.
Aybora,kızın ağladığına emin olunca kaskatı kesildi ve içine bir sızı düştü.
"Bana o kuşu buldurup ızgara yaptırtma!Ağlamayı bırakmazsan andoldun ki bulurum o kuşu.Gözyaşlarınla ıslanan şehri de yakarım!"dedi, Aybora ciddiyetle.
"Neee!"diyen Aytolun kahkaha atarak gülmeye başladı.Aybora’nın saçma ama içten cümlesi içindeki tüm kasveti dağıtmış;kendini tutamayıp gülüyordu.
Aybora, onun gülüşünü duyunca şaşkın bir tebessümle durakladı.“Keşke gülüşünü görebilseydim…” diye mırıldandı.
"Acem kızı sana üzülmeyi yasaklıyorum,bu bir emirdir.Hava karardıktan sonra geleceğim, kapıları kilitle." dedi,komutan edasıyla.
"Ciddi ciddi ağlama mı falan umursuyor musun?"dedi,Aytolun.Hâlâ Aybora'nın 'şehri yakarım' cümlesine odaklıydı.
"Bir zamanlar, 'hayatıma bir kadın alırsam onu mutluluktan dahi ağlatmayacağım' diye kendime söz vermiştim.Kendime verdiğim sözlere bile sadık bir adamım."diye cevapladı Aybora.
"İşim gücüm var benim yüzbaşı sana iyi görevler."diyen Aytolun şak diye telefonu kapattı.
Aybora kaşlarını kaldırarak kısa bir süre ekrana baktı.Gülümseyerek başını salladı.
"Allah'ın cadısına bak sen,şak diye kapattı telefonu.Benim yüzüme telefon kapatacak biri olduğunu sanmıyordum."deyip kampın içine döndü.
Ekip söylenen süre zarfında suyunu içtmişti.Miğferleri takılı şekilde Aybora'nın yanına geldiler.
Aybora keskin bakışlarıyla hepsini tarayarak konuşmaya başladı:
"Bu kampın sınırları, zafiyet doğuran hiçbir duyguya geçit vermez. Burada asker, kalbini kapatır; aklı, görevine kilitlenir. Bizim dünyamızda merhamet, acıma, tereddüt ve kişisel bağlar düşmandan beterdir. Bir anlık yumuşaklık, bir birliğin sonunu getirir. Kaya’ya göstereceğim merhamet, sadece bir zayıflık değil; vatanıma işlenecek en büyük ihanet olurdu. Bu ocakta, duygular değil; emir, disiplin ve irade hüküm sürer.Şimdi tek sıra hâlinde peşimden yürüyün!"deyip gölün kenarındaki kumsal alana doğru yürümeye başladı.Yedi yüz metre sonra istediği noktaya gelmişti.
"Burda dur!"diye emretti.
Adaylar tek sıra hâlinde ip gibi dizildi.
"Düdükle vereceğim komutlara uyacaksınız.Tek düdük koş,ikinci düdük yat,üçüncü düdük sürün.Birazdan yemeğinizi afiyetle yiyeceksiniz...İşaretlenmiş yerlerde koşup,sürüneceksiniz,işaret sınırını bir milim bile aşmayın!Şimdi koş!"diye bağırdı Aybora.
Adaylar ikiletmeden koşmaya başladı.
Aybora düdük çaldığında anında yere yattılar ve üçüncü düdükle sürünmeye başladılar.
O anda olanlar oldu.Yardımcı eğitmenler,adayların yan taraflarına bir metre ilerisine yarım poundluk patlayıcılar yerleştirip patlatmaya başladılar.Şoke olan adaylar kulakları zarar görmesin diye ağızlarını açmaya başladılar ama bu defada yerden tazyikle fırlayan kumlar ağızlarına doluyordu.TNT'lerin fünye bağlantısı yapılan ve TNT içine giren fünye adaptörünün kendilerine zarar vermesin diye çıkarıldığını bilmiyorlardı.On saniye koşturulup,sonra yere yatırılıp etraflarında TNT patlatılıyordu.Adaylar kan ter içinde düdükle verilen komutlara uymaya çalışıyorlardı.Ortam tam bir savaş alanıydı.Bu şekilde iki saat devam ettiler.Sonrasında içine inek ve at dışkıları atılmış, su dolu çukurların içine sokuldular.Yemeleri için çiğ patates ve soğan verdiler.Adaylar patates ve soğanları yemeye çalışırken , yardımcı eğitmenler Aybora'nın emriyle özellikle dinatmit patlatmaya başladılar.Patlamanın şiddeti ile bok çukurundaki pislikler yiyeceklerin üzerine sıvanıyor, adaylarda pisliği silerek yemeğe devam ediyordu.
Gözlerini daraltmış hâlde askerleri izleyen Aybora'nın aklına Asır Poyraz Dağhan tarafından benzer ve daha zorlu eğitimlerden geçirilirken yaşadığı şoklar geldi.
"Nasıl yiyecek bayramını beğendiniz mi?"diye gürledi.İki saat süren yiyecek bayramı sona erdiğinde aday askerlerin pestili çıkmıştı.Beş dakika dinlenmelerine izin veren Aybora sonrasında düşman hattına sızma,yakın dövüş teknikleri ve harita bilgisi eğitimleri verdi.
......
Akşam güneşi dağların ardında kaybolurken Aybora eğitim alanından ayrılıyordu.Bir saat içinde şehir merkezine geldi.
Gelen bildirim sesine dikkat kesilip telefonunu eline aldı.
Aytolun'dan mesaj gelmişti.Ekranı kaydırıp mesajı okumaya başladı.
"İyi akşamlar Abuziddin,kaç gibi geleceksin? Gelirken bir tane ekmek ve yoğurt alır mısın?"yazan mesajı dudakları kıvrılarak okudu.
"İşe bak,bir bakışıyla emrindeki askerleri hizaya sokan Aybora Göktuğ'u bir kız "Abuziddin" diye tiye alıyor."diye mırıldandı.
"Yoldayım on beş dakikaya gelirim."yazdı.
Yolda giderken bir marketin önünde durup yoğurt ve meyve aldı.Fırının önünden geçerken de ekmek almak için durdu.Ekmeği alıp
arabaya doğru yürürken küçük bir kız çocuğunun köşede papatya sattığını gördü.
Çocuğun yanına geldi.
Kalan üç buket papatyayı alıp ücretinin çok fazlasını verdi ve çocuğu arabayla evine bıraktı.
On dakika içinde eve geldi.
Arabayı bahçeye park edip yiyecek poşetleri ile kapıya geldi.Cebinde anahtar vardı ama kapıyı Aytolun'un açmasını istediği için zili çaldı.Aytolun sofrayı hazırlıyordu.Zil sesini duyunca kapıya geldi.
"Kim o?" diye sordu.
"Kocan." dedi,Aybora karakteristik sesiyle.
Aytolun yavaşça kapıyı açtı.
Aybora'nın grileri anında yeşil harelere kilitlendi.
İçindeki heyecana bir anlam veremiyordu.Karısını özlemiş miydi? Gri gözleri birkaç saniye; kızıl saçlar,küçük burnu ve kalp şeklindeki dudaklarla hasret giderdi.
"Anahtarın yok mu? Niye zile basıyorsun?"dedi, Aytolun.
"Hayatımın yarısı dağda bayırda,operasyonlarda geçtiği için, bazen evi özlüyorum.O yüzden eve geldiğinde birinin sana kapıyı açma hissini bilemezsin."diyen Aybora
"Bir karım var ve evimin kapısını bana onun açması nasıl bir şey deneyimlemek istedim."diye düşünürken,elindeki papatyaları birden kızın göğsüne yapıştırdı.
"Bunlar ne?"dedi, Aytolun şaşkınlık akan sesiyle.
"Bugün yakışıklılar günüymüş, yolda gördüğüm küçük bir kız hediye etti.Ama benim elime hiç yakışmıyor,senin olsun,sana daha çok yakıştı."diyen Aybora içeri girdi.
Aytolun tek kaşı kalkmış hâlde arkasından izliyordu.
Mutfağa giren Aybora elindeki poşetleri tezgahın üzerine bıraktı.Burnuna dolan mis gibi yemek kokusunu içine çekti.Çekmeceden bir çatal alıp , tencerenin kapağını kaldırdı.Etten çatala saplamıştı ki bir anda aklına Alperen geldi.Çatal elinde öylece kaldı.Ağzında acı bir tat oluştu ve o tat boğazına taş gibi çöktü.
Aytolun da kucağındaki papatyalarla mutfağa girdi.
"Aybora'nın tuhaf hâli gözlerinden kaçmadı.
"Ne oldu beğenmedim mı?"dediğinde üzgünce dudakları büzüldü.
"Yok daha tadına bakmadım."diye fısıldadı Aybora.
"Yemekle bakışarak tadını anlayamazsın."diyen Aytolun iki adımda yanına gelip onun elindeki çatalı kaptığı gibi eti Aybora'nın ağzına tıkıştırdı.
Neye uğradığını şaşıran Aybora birkaç saniye bekleyip eti çiğnemeye başladı.
Aytolun'un yeşil harelerine baktıkça, Alperen ile oluşan travması zihninden yavaşça kenara sıyrıldı.
Aytolun ise büyük bir merakla beğenip beğenmediğini anlamaya çalışıyordu.
Çocukluğunda ,babası tarafından hiç takdir görmediği için yaptığı işlerin beğenilmesi için çok fazla kafa yoruyor ve uğraşıyordu.
Yeşil gözleri boncuk boncuk bakarken,çocuksu bir heyecanla doldu.
"Ee nasıl olmuş?"
Aybora'nın dudağı sinsice belli belirsiz kıvrıldı.
"Tam anlamadım,biraz daha yedirirsen net bir şey söyleyebilirim."dedi.
Aytolun onun elindeki çatalı alıp bolca et sapladı ve yeniden ağzına koydu.
Aybora,eti çiğnerken düşünüyormuş gibi yapıyordu.Yuttuğunda konuşmaya başladı.
"Maalesef..."
"Maalesef ne?"
"Maalesef bu yemeği mecburen beğendim."
"Ne demek mecburen?"diyen Aytolun bir hışımla Aybora'nın yakasını toplamıştı ki elini hızla geri çekti.
"Üniforma devlet malına girer, zarar vermek doğru olmaz."dedi, buruşturduğu yakayı düzelterek.
Aybora tek kaşını kaldırmış tip tip kendine bakıyordu.
"Kocaya saygı da yok."
"Zoraki koca."
"Her türlü kocanım."
"Ne olmuş yani?"
"Birileri Bayan Göktuğ olmuş."
"Dağhan Göktuğ."diye düzeltti Aytolun.
"Yemeğe gelirsek, mecburen beğendim
çünkü bu yemek için konulabilecek şıklar; çok iyi,enfes,leziz,nefis,harika falan olur.Kötü bir şık bu yemek için kategorilendirilemeyeceği için mecburen çok beğendim."dedi, Aybora keyifle gülerek.
Aytolun'un yüzünde güller açtı, Aybora'nın fikrini bu denli niye merak ettiğini sorguladı ve utanarak arkasını döndü.Papatyalar da hâlâ kucağında duruyordu.
Gözlerine, Aybora'nın alışveriş poşetleri çarptı.
"Poşetleri de tezgaha koymuşsun, umarım onları dışarıda yere falan koymadın."dedi,ciddiyetle.
"Merak etme koymadım,arabanın koltuğuna koymuştum."dedi, Aybora.
"Arabanın koltuğu da çok hijyenik sayılmaz."diye homurdandı Aytolun.
"Anamın takıntılı olduğu şeylere sen de takıyorsun.Anneannenin 'Gelin kaynana toprağından olur' sözünü ispatladın dağ keçisi."dedi,Aybora.
Aytolun şaşkınca çeşit çeşit yoğurtlara bakıyordu.
"Niye üç kutu yoğurt aldın? Ayrıca bir de meyveli yoğurt almışsın."
"Sadece yoğurt al demişsin.Nasıl bir yoğurt istediğini bilmediğim için süzme yoğurt,köy yoğurdu,fabrikasyon yoğurt ve meyveli yoğurt aldım.Sadece birini alsaydım,eminim'Ben bundan istemiyordum' deyip beni yoğurt için yeniden markete gönderirdin.Zaten cadısın,yapardın sen öyle şeyler.Bu ihtimali ortadan kaldırdım."
"Sen cidden manyaksın."dedi, Aytolun dudak bükerek.
"Hakkımda var öyle söylentiler.Çiçekleri suya koymayacak mısın?"diyen Aybora, papatyaları koklamak için,kıza yaklaştı.Tabii derdi papatya koklamak mı,özlediği karısını koklamak mı kendisi de emin değildi.
Aybora kendine yaklaştığında Aytolun geri çekilecek gibi yaptı ama burnuna dolan dağ kokusu ile mest olup öylece kaldı.
Aybora çiçekleri koklayıp, onun kulağına yaklaştı.
Kızıl buklelerin kokusu burnuna doldu.O koku siyah gülün hafif bahansı,sanki büyülü bir evrendenmiş gibi hipnotize eden mistik aromasına sahipti.Açık camdan içeri dolan rüzgar kızıl bukleleri yüzüne doğru savuruyordu.Aybora, üstüne başına savrulan saçların kokusunu ruhuna ikram ederek"Çok güzel kokuyorlar..." diye fısıldadı.
Aytolun papatyaları kasdettiğini düşünüyordu.
Adamın kokusundan kurtulmak için bir adım geri çıktığında canı yandı ve dudaklarından "Ahhh!"sesi döküldü.Rüzgar, saçından bir tutamı,Aybora'nın apoletlerindeki yıldızlardan birine sıkıştırmıştı.
İkisinin gözü de,saçın sıkıştığı sol omuzdaki yıldıza kaydı.
Aytolun canının yanmasına aldırmadan bir adım daha geri çıktı.
Aybora,ince belinden kavradığı gibi kendine yapıştırdı.
"Canın yanacak, geriye doğru yürüyüp durma."diye uyardı.
"Bir an önce çekip koparacağım!"diye hırçınlaştı Aytolun.
"Koparamazsın! İzin vermem."dedi,Aybora kararlı şekilde.
"Saçlarım kırmızı çizgim,bir erkeğin dokunmasına asla izin vermem!"dedi, Aytolun saçıyla ilgili acı hatıraları anımsayarak.
Aybora tek koluyla üst bacaklarının arkasından kavradığı onu birden yukarı kaldırdı.Boş bulunan Aytolun çığlık atarak,onun geniş omzunu kavradı.Adamın tek kolunda oturmanın verdiği şaşkınlık ile bakıyordu.
"Madem dokunmamı istemiyorsun,o zaman kendin çıkar.Ama nazikçe,yolmadan.Tek bir telini bile koparma.Saçlarına zarar verme diye seni onların hizasına çıkardım." dedi,Aybora.
O anda yeşiller ve griler zıt kutuplu iki mıknatıs gibi birbirine çekildi.Birbirlerine bakmaya doyamıyormuş gibi bir hâlleri vardı.Aytolun elini yavaşça uzatıp yıldıza dolaşan saçlarını çıkarmak için uğraşmaya başladı ama gözlerini gri gözlerden çekemiyordu.İçinde gri bir ateş parlayan o gözler etrafını bir ağ gibi sarmıştı sanki de kurtulması imkânsızdı.İyice koyulaşan griler milim milim yüzünde dolaşıyordu.Aytolun o koyu bakışlar altında kendini alevden bir kapanın içinde gibi hissediyordu.Utanınca dudakları kıpkırmızı olmaya başladı.Aybora'nın gözleri,kızaran dudaklara kaydı.Daha önce hiçbir erkekten etkilenmeyen Aytolun daha çok utandı.Kocasının gri gözlerinin çekiciliği ve burnunun dibinde duran yakışıklı suratı usul usul içine işliyordu.O gözlerin büyüsünden ve bakışlarının sıcağından kurtulmak için gözlerini kapattı.
"Kalbimi bu adamdan korumam lazım."diye düşünüyordu.Açtığı gözlerini,saçının dolaştığı noktaya sabitledi. "Çık artık!"diye hırsla çekiştirdi.
"Sana çekiştirme demedim mi?"diyen Aybora elini uzatıp zarif eli kavradı ve yavaşça kenara çekti.
"Ben hâllederim."deyip saçları yıldızdan kurtarmak için uğraşmaya başladı.
"Sana dokunma demiştim!"diye hırçınlaştı Aytolun.
Aybora kurşun grisi gözlerini yeşillere taşıdı.
"Asi, sivri dikenli siyah bir gül gibisin.Ama dikenlerin ve asiliğin bile benim sınırlarım içinde kalacak kadar özel..."dedi,dikte eder gibi.
"O ne demek?"dedi, Aytolun safa yatarak.
"Sözlerimin alt yazısı yok maalesef.Meâl kısmı zekânın kontenjanına giriyor."
"Benim duygusal zekam hiç iyi değildir.Bir erkeğin sözlerinin satır aralarını okumak için çaba harcayacak bir kız değilim Bay Âybûrâ."dedi, Aytolun farkında olmadığı işvesiyle.
"Âybûrâ" diyen dudaklara kilitlenen Aybora derince iç çekti.Kolundaki kızı tek hamleyle kendine daha çok yapıştırdığı gibi aralarında bir milimlik açıklık bırakmadı.
Yüzleri neredeyse birbirine değiyordu.
Bu yakınlığın doğurduğu hisler ile İkisi de birbirine karışan nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.
Aybora, kıpkırmızı olmuş küçük dudaklara doğru fısıldadı:
"Bana aksanlı şekilde 'Âybûrâ' demen bir gün felaketin olacak...Bu sözlerimin satır aralarını hiç okuma mesela."dedi.
Sıcak nefesi kalp şeklindeki dudaklara çarpınca Aytolun'un kalbi göğüs kafesinin içinde dört dönmeye başladı.
Elini, kocasının sert göğsüne atıp geri çekilmek istedi ama taş gibi kasları hissedince hata yaptığını anladı.
Aybora'dan bu denli etkilenmek hiç hoşuna gitmiyordu.Başını hızla geri çekti.
"Saçlarımı hemen kurtar ve beni yere indir!"dedi,yüksek perdeden.
Aslında kontrolü dışında ayaklanan arzularına öfkesini perde yapıyordu.
Aybora bir milim bile geri çekilmedi.O da ihtiras dolu arzularını sorguluyordu.Çocukluk travması benliğine öyle bir işlemişti ki,bir kadını arzulamak dahi ona göre büyük bir suçtu.Hoş, travması olmasa bile hormonlarını tatmin etmek için kadınlarla düşüp kalkacak bir adam değildi.Tenine dokunduğu kadını namusu bilir mukaddes sayardı ve bir daha asla bırakmazdı.Her kadınla birlikte olmazdı, onun kadını ona özel olmalıydı.Birazda bu sebeplerden kadın mevzularına girmemişti.Bir gün arzularımı diriltecek,travmama şifa olacak bir kadın karşıma çıkar mı diye birkaç kez düşünmüştü.O kadın kucağındaki karısından başkası değildi.Kolunda oturttuğu kadının istemsizce kalçalarının dolgunluğunu düşünüp,yakut rengine dönen dudakları öpme arzusuyla dolduğuna göre,o kadın kesinlikle Aytolun'du.
Eli,kızıl bukleleri kurtarmaya çalışıyordu ama boşuna uğraşıyordu.Kızın güzelliği,temas eden vücutları ateşten bir kamçı gibi yüreğini dağlıyordu.Oysa sağlam düğüm atma,düğüm çözme gibi beceriler askeri yetenekleri arasındaydı.Fakat eli titriyor saçları kurtaramıyordu.
Aklı fikri kırmızı dudaklardaydı.Derinlere gömüp, üzerine travma toprağı attığı arzuları ayaklanmış nefsine işkence ediyor,kalp şeklindeki dudaklara gömülmemek için kendi içinde bir savaş veriyordu.
Kucağındaki kızı indirmeden ,seri adımlarla giriş kattaki banyoya doğru yürüdü.Nereye gittiğini tahmin eden Aytolun sessiz kaldı.
Banyoya giren Aybora dolaplardan birinden aldığı makas ile, sıkışan saç tutamını en ucundan azıcık kesti ve yeşillere bakarak Aytolun'u yere indirdi.
İkisi de derin bir oh çekti.
"Saçlarım apoletlerinde kaldı."dedi,Aytolun.
"Olması gerektiği yerdeler.Omuzlarımda saçlarının temsil ettiği değerden daha üstün bir rütbe taşıyamazdım."diye düşünen Aybora'nın telefonuna mesaj geldi.
Telefonu eline aldığında mesajın Baykuş Musa'dan geldiğini gördü.
"Komutanım gönderdiğiniz numarayı etraflıca araştırdım. Ama numara kimseye ait değil.Ne yerli ne de yabancı bir GSM operatörüne bağlı değil.Bir cep telefonu numarası gibi duruyor ama bence bir numara bile değil.Çözemediğim başka bir şey var."yazıyordu mesajda.