Irmak Aslan,
Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Odaya loş bir ışık doluyordu. Yan koltukta, başını geriye yaslayıp uyuyan Erdem Komutan’ı gördüm. Kolu sargılıydı; yüzündeki çizgiler yorgunluktan düzleşmiş, dudakları hafifçe aralıktı. “Neden burada uyuyakalmıştı?” diye düşündüm. Daha önce hemşire “yan tarafta tedavi görüyor” demişti; o halde neden buradaydı, neden hasta yatağında değildi?
O sırada kapı açıldı, hemşire içeri girdi. “Daha iyi misiniz?” diye sordu tam o anda Erdem gözlerini açtı. Göz göze geldik; o an istemsizce bakışlarımı kaçırıp hemşireye çevirdim. Sesimi biraz daha kalınlaştırarak yanıt verdim:
“Daha iyiyim, teşekkürler.”
Hemşire yanıma yaklaşıp,
“Bir bakalım bacağınız ne durumda,” dedi ve sargıyı açmaya başladı. İçimde kısa bir panik kıvılcımı çaktı; yara tam üst bacağımdaydı. Hafifçe Erdeme baktım o da kalkıp dışarı çıktı. Rahatladım.
Sargı açılınca gördüğüm manzara içimi burktu: etraf mosmor, bıçak girdiği yerde doku parçalanmış gibiydi. Nefesimi tutup yastığı sıkı tuttum.
Hemşire yüzü ciddileşerek,
“Çok kötü yaralanmışsınız. Çok kan kaybetmişsiniz,” dedi. “Allah’tan Komutan’ın kanı 0 Rh negatifmiş; sizin için kan verdi. Kendisi de yaralanmış olmasına rağmen ısrarla size kan verdi.”
“Öyle mi? Yoksa kendi elinizde benim kanımdan yok muydu?” diye sordum, sesim titrek ama meraklı.
“Vardı ama yeterli değildi,” dedi. İşini bitirip dışarı çıktı. Bir an sessizlik çöktü; yalnızca makinenin hafif bip sesi kulağıma geliyordu.
Ardından elinde küçük, hazır meyve suyu kutularıyla Erdem içeri girdi. Göz göze gelince yine bakışlarımı kaçırdım; nasıl davranacağımı bilemiyordum. Yanıma yaklaşıp üç kutuyu uzattı:
“Al bakalım, hangisini seversin bilemedim, ben hepsinden aldım.” dedi.
“Bunlar ne?” diye sordum yine biraz kalınlaştırılmış bir sesle. O an, Erdem gülümsedi ilk kez onu böyle görüyordum. Ve bir anda fark ettim: meğer komutanın gamzesi varmış! Gamzesine bakınca içimde istemsiz bir tebessüm oluştu; o sert, otoriter adamın bu yumuşak kırışıklığı bana garip bir güven verdi.
Kafamı nazikçe salladım, birini aldım ve dudaklarımdan hafifçe bir teşekkür döküldü. Erdem doğruldu, sandalyeye oturdu ve gözleri hâlâ uykulu ama dikkatliydi. Bir süre ikimiz de sessizce oturduk; odaya yayılan koku antiseptik ve taze çamaşaftı güvenli ama yabancı.
“Niye burada uyudunuz komutanım?” diye sordum, sesim hala zayıftı ama merakım ağır bastı. “Hemşire sizi yan tarafta tedavi görüyor demişti.”
Erdem bir an gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, sonra bana baktı.
“Buraya seni getirirken…” dedi. “Yorgundum, ağrım vardı. Sonra biraz uyuyakalmışım. Seni getirmek, seni korumak… önceliklerimden biriydi.”
Sesi kısa, doğrudandı; gururlu ama yumuşaktı.
Şöyle bir iç çektim. “Ömer… ne oldu ona?” diye sordum, kelimeler ağzımdan zor çıktı. Hafif bir sessizlik oldu; Erdem gözlerini kaçırdı, kaşlarını hafifçe çekti. Bu tereddüt beni gerdi.
“Ömer…” dedi usulca. “Onu… susturduk. Yaralıydı. Şu an… şu an sorgulanıyor. Burada değil.” Sesi dikkatliydi; ek bilgi vermekten kaçınıyordu. İçimde birden hem rahatlama hem de daha fazla merak kabarmıştı. “Sorgulanıyor” demesi umut vericiydi, ama neden detay yoktu?
“Geldiğinizde ekip dağıldı mı? Başkası…?” diye sordum. Hemşirenin söylediklerini bir kez daha doğrulamak istiyordum. Erdem başını hafifçe salladı: “Hepsi kamp alanına döndü. Bazıları hafif yaralarla kendi imkanlarıyla tedavi edilecek. Biz gerekenleri yaptık. Sen dinlenmelisin.” Tonunda hem emir hem şefkat vardı.
" Kimseye bir şey olmadı yani..." dedim korkarak.
Hafif gülümsedi gene. " Hayır herkes sağ. Şu an en ağır hasta sensin. "
Dizlerim zayıftı; meyve suyundan bir yudum aldım. Tatlı sıvı boğazımdan geçtiğinde biraz canlandı sanki. Erdem’in gamzesi tekrar belirip kayboluyordu; o an, komutanın içinde taşıdığı hem komutanlık ciddiyeti hem de insanlığı arasındaki çatışmayı gördüm. Gözleri yavaşça yüzüme kaydı, sonra daha ciddi bir ifade aldı.
“İstiyorsan, konuşabilirsin,” dedi. “Ama önce… dinlen. Yaraların ciddi.” Sesi ılımandı ama kararlı. İçimde bir direnç yükseldi: bilmek istiyordum, her şeyi bilmek. Ama ayakta duracak gücüm kısıtlıydı.
“Komutanım, önce... Ömer’le ilgili… gerçek niyeti… ben…” diye başladım ama sözcükler doldu ağzımda. Erdem gözlerini kısıp beni dinledi, sonra yavaşça elini uzatıp alnıma konan teri sildi bu küçük hareket beni şaşırtıp yerimden oynattı. İnsanların böyle dokunuşlarını nadiren görmüştüm, hele komutan gibi biriyle.
“Sen önce toparlan,” dedi. “Sonrasında konuşuruz. Benimde sormak istediklerim var. Güçlü kal Asker. Senin yaptığın iş bu ülke için önemli.” Sözleri hem takdir hem emirdi. İçimde bir minnet dalgası yükseldi; hem utanma hem de güven hissiyle göz kapaklarım ağırlaştı. Ama ardından korku. 'Benimde sormak istediklerim var' derken ne demek istemişti?
Başımı hafifçe sallayıp meyve suyundan bir yudum daha aldım. Gamzeli gülüşü zihnime takıldı; komutanın bu zayıf, insancıl anı garip bir şekilde huzur vericiydi. Gözlerim yeniden kapanırken, son duyduğum şey Erdem’in hafif, ama net sesiydi:
“Ben buradayım, Sen uyu. Endişelenme.”
Ve ben, yorgunluk, ağrı ve hafif bir rahatlama karışımıyla, tekrar uykuya daldım ama içimde bir parça daha az yalnız hissederek.
Tekrar gözlerimi açtığımda odanın loş sessizliğini Erdem Komutan’ın sert sesi bozuyordu. Telefonla konuşuyordu, pencereye dönük.
“Sorguyu bırakmayın. Ben gelince konuşturmasını bilirim. Şu an daha önemli bir işim var. Su yemek… hiçbir şey vermeyin piçe.”
Telefonu kapattı, ağır bir nefes aldı ve arkasını döndü. Göz göze geldik.
“Nasılsın?” dedi, kısa ve net.
“Daha iyiyim, Komutanım,” dedim, hâlâ sesimi kalın, erkek gibi çıkarmaya çalışıyordum. Bu kez gülmedi. Yanıma yaklaştı, sandalyeyi çekti ve oturdu.
“Artık gerçek adınla ve gerçek sesinle konuşur musun?”
Sanki beynimden vurulmuşa döndüm. Hatırladıklarım gerçekti yani… Evet, ben saçlarım açık şekilde Komutan’ın kucağına bayılmıştım! Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.
“Komutanım ben…” dedim, hâlâ sesimi kalın tutmaya çalışarak.
“Bak…” dedi, gözleri gözlerime saplanmıştı. “Ben bu numarayı nasıl yedim bilmiyorum. Ama bu büyük bir yetenek. Hatta büyük bir cesaret. Ama bitti artık. Kimsin, nesin, en baştan duymak istiyorum.”
“Komutanım… Ben özür dilerim…”
“Beni kandırdın. Bunun bir cezası olacak. Şimdi hastasın diye sana iyi davranıyorum. Ama iyileşeceksin… ve o zaman bunun hesabı sorulacak. Şimdi anlat.”
“Şey… aslında başım biraz ağrıyor… biraz daha uyusam iyi olacak…” dedim, kafamı diğer tarafa çevirmek istedim. Ama sesi sertleşti.
“Askeerrr!!! Ben yeteri kadar bekledim. Hemen bana her şeyi anlatıyorsun! Nereden bileyim Ömer’le beraber çalışmadığını!!!”
Sesi kulaklarımda çınladı. Kalbim hızla atarken o an sesim kendi doğal tonuma döndü. Yatakta doğruldum. Doğrulurken şapkam yana kayıp düştü; demek ki zaten eğreti duruyormuş. Uzun saçlarım omuzlarıma, yüzüme aktı. Sinirle, gözlerimden ateş saçarak cevap verdim:
“Ne demek o hainle beraber çalışmak? Madem öyle size neden gizlice sinyal göndereyim? Ya da onlardan kaçmak için sakat bacağımla canımı ortaya koyayım?”
Hafifçe güldü, kafasını yana çevirdi, yüzünde yarı alaycı yarı düşünceli bir ifade vardı.
“O zaman anlat. Kimsin, nesin?”
Saçlarımı kulak arkasına attım. Yatakta dik oturmak istiyordum. Yatağın kaldırma tuşunu ararken birden dibimde belirdi. Başımı kaldırdığımda nefesini hissedecek kadar yakındı. Yan taraftaki düğmeye bastı, yatağın başı yavaşça yükseldi. Ben de ellerimi önüme bağlayıp arkama yaslandım.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Artık saklayamazdım.
Ve anlatmaya başladım.
Babamı… bacağının nasıl sakatlandığını... İbrahim Komutan’ı… Onun ısrarla beni çağırışını… kılık değiştirme planının aslında onun fikri olduğunu… bütün detayları, sakladığım her şeyi.
Her kelime boğazımdan çıkarken sanki içimden bir ağırlık daha kalkıyordu. Ama aynı zamanda, her şeyi anlattıkça Erdem Komutan’ın gözlerinde beliren gölgelerden korkuyordum.
Her şeyi anlattığımda Erdem ayağa kalktı. Odanın içinde, bir eliyle saçlarını karıştırarak ağır adımlarla yürüdü. Sessizliği, kalbimin göğsümdeki hızlı atışlarını daha çok hissettiriyordu. Sonra yeniden yanıma geldi, sandalyeyi çekip oturdu.
“Peki o zaman, bunu benden neden sakladın? Bana anlatabilirdin.”
“...Korktum.” dedim gözlerimi kaçırarak. “Nasıl tepki vereceğinizi bilemezdim. Çünkü çok serttiniz. Görevimden gönderilirsem hiçbir şansınız kalmazdı. Ne olursa olsun görev önceliğimdi.”
Arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. Omuzları bir an gevşedi, sonra bakışlarını üzerime dikti.
“Adın ne?”
“...Irmak.”
Tekrar dudaklarının kenarında beliren, küçücük ama gerçek bir gülümseme gördüm. Belli belirsizdi ama bana da yansımıştı.
“Çantadaki kıyafetlerini görünce neden söylemedin peki? Ben seni… başka bir şey sandım.” Başını hafifçe yana çevirdi. “Hay Allah…”
“Lütfen hatırlatmayın.” dedim yüzümün kızardığını hissederek. Hem utanmıştım, hem de onun beni “öyle” sandığını hatırlayınca garip bir gülme isteği boğazımda düğümlendi. Başımı yana çevirdim, dudaklarımı ısırarak bastırmaya çalıştım ama olmadı. Kaçamak bir bakış attığımda onun da kendi kendine güldüğünü gördüm.
Sonra bir anda ikimiz de kahkahayı bastık.
Adamın kahkahası… ilk kez duyuyordum. Derin, yankılıydı. Gamzeleri belirginleşti. Gözleri bile gülüyordu. O kadar farklıydı ki… Sert, soğuk yüzünden eser kalmamıştı. O an içimde bir şeyler kıpırdadı. Midemde garip bir düğüm, boğazımda hafif bir yanma… “Saçmalama Irmak!” dedim kendime. “Bu hödük adama kalmadın. Kimleri kimleri eledin, bu mu sana kalan ?!”
Toparlandım hemen. O da toparlandı. Boğazını temizler gibi bir ses çıkarıp yeniden ciddileşti.
“Neyse…” dedi dikleşerek.
O sırada kapı açıldı, hemşire içeri girdi.
“Bugün nasılsınız?” diye sordu ikimize.
“İyi.” dedim kısaca. Erdem’den ses çıkmadı, sadece ayağa kalktı.
Hemşire yanıma yaklaşırken bana baktı. Açık saçlarıma gülümsedi. Onun için bu bir sürpriz değildi belli ki. Tam Erdem dışarı çıkacakken hemşire seslendi:
“Pardon, yardım eder misiniz?”
Erdem arkasına döndü. “Ben mi?”
“Evet evet. Biraz yapışmış. Şuradan tutmanız gerekiyor.” dedi, kesilen taytımı göstererek.
Erdem sessizce yaklaştı, eğilip tuttu. Baldırım açığa çıkmıştı. Utandım, bakışlarımı kaçırdım. O ise bakmamak için dudaklarını sıkıp çenesini yana çevirdi. Derin nefesini duydum.
Tam pansuman yapılırken canım yandı, küçük bir inilti çıkarıp çarşafı sıktım. O an istemsizce göz göze geldik. Kalbim sanki daha hızlı çarptı. Gözlerimi kapatıp sessizce nefes aldım.
“Tamamdır.” dedi hemşire. “Artık sadece ilaçlarınızı düzenli içmeniz yeterli. Onun dışında üzerine koyduğum gazlı bezi kendiniz değiştirebilirsiniz.”
“Peki… yürüyebilir miyim?”
“Şimdilik sadece destekle tuvalete kadar gidebilirsiniz. Onun dışında dinlenmeniz daha iyi olur.”
“Anladım, teşekkürler.”
Hemşire sonra Erdem’e döndü.
“Komutanım, sizin kolunuza da bakmam lazım.”
“Tabii.” dedi Erdem sakinlikle.
Kolunu açtı, pansuman yapılırken ben sessizce izledim. Hemşire gülümseyerek,
“İyi ki arkadaşınızı taşırken sırtınızdan falan vurulmamışsınız. En azından kolunuza gelmiş.” dedi.
Elim buz kesildi. Yani… beni taşırken mi vurulmuştu? Bakışlarım anında Erdem’in yüzüne kaydı. Biz yine göz göze geldik.
“Elim dolu olmasaydı, o şu an yaşamıyordu.” dedi duru, net bir sesle.
Boğazım düğümlendi. Bir şeyler söylemek istedim ama dilim dönmedi.
Hemşire işini bitirip çıktı. O an dayanamadım.
“Komutanım… nasıl vuruldunuz?”
“Çatışmadaydık. Normal. Olabilir.” dedi, kısa ve sert bir şekilde. Soru sormamı istemiyordu, belliydi.
Ama içimdeki merak kabarıyordu.
“Peki benim kimliğimi herkes öğrendi mi?”
“Hayır. Herkes seni hâlâ erkek biliyor. Öyle de kalacak. Bunu sadece ben bileceğim. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı komutanım.” dedim. Ama susturamadım kendimi. “Peki benim şapkam… en son Ömer’in elindeydi. Nasıl oldu da geri aldınız? Ve nasıl taktınız bana?”
Sertçe baktı. O bakış içimi ürpertti.
“Sen Ali’yken bu kadar çok konuşmuyordun. Acaba şapkanı takıp tekrar Ali mi olsan?”
Sinirle gözlerimi devirdim. İçimden “Bu adamın gıcık olma konusunda özel bir eğitimi var galiba” diye geçirdim. Kafamı çevirdim, ellerimi önümde bağladım. Sustum.
Ama içimde, sanki ikimizin arasında görünmez bir ip gerilmişti. Bir ucu onun ellerinde, diğer ucu kalbimdeydi. Ve o ipi ne kadar görmezden gelsek de kopmuyor, sadece geriliyordu.