4-Buraya neden geldin?

1720 Kelimeler
1 Ay Sonra… Atmaca timi, Teğmen Murat Karaca ve Teğmen Elif Karaca şehit olduktan sonra bir süre kendilerine gelememişlerdi. Tim kurulduktan birkaç ay sonra Elif ve Murat birbirlerine aşık olmuş, hemen evlenmişlerdi. Bebekleri Mert dünyaya gelmişti. Timur komutan, onların aynı timde olmaması konusunda uyarırken Doğan özel izin alarak timindeki askerlerine sahip çıkmıştı. Şimdi ise çok pişmandı. Timur komutanın geçmişteki sözleri beyninde yankılandı. “Eğer aynı timde olurlarsa tehlike anında duygusal düşünürler. Bizim işimizde duygusallığa yer yok! Öl derler ölürüz, diril derler diriliriz. Operasyonda aksaklıklar olabilir. Bunu sakın unutma, Doğan. Dikkatli olman lazım.” Bu yüzden Doğan şehit düştükleri için kendini suçlamıştı. Sonra babaannesi Fadime ona birkaç öğüt vermişti. “Ölüm geldiyse ne bir dakika önce olur ne bir dakika sonra… Engelleyemezsin. Belki sebep var ama onlar Allah ve vatan için şehadete erdiler. Kendini suçlama. Emanetlerine sahip çık. Toparlanmak zorundasınız.” Doğan, babaannesine hak verip kendini toparlamıştı. Küçük Mert’in babaannesi Behiye çok kötü durumdaydı. Hem oğlunu hem de gelinini kaybetmişti. Geriye çocuklarının emaneti Mert kalmıştı. Ona gözü gibi bakıyordu ama çok yaşlıydı. Behiye Hanım, Doğan’ın lojmandaki evinin tam karşısında yaşıyordu. Doğan da karargâhta kalmak yerine sık sık evine geliyordu. Bugün de Mert’i ve Behiye Hanım’ı kontrol edip direkt karargâha geçti. Atmaca timi bahçede otururken hepsi çok üzgündü. Doğan’ın geldiğini fark ettiler. Tarkan yanına yaklaştı. “Komutanım, iyi misiniz?” diye sordu. Kafasını salladı. “Toplanın geliyorum. Konuşacaklarım var.” Hepsi bir ağızdan “Emredersiniz, komutanım.” dedi. Doğan, kamuflaj üniformasını giyip geri geldi. Yürürken kadın askerler dönüp dönüp ona bakıyorlardı. Doğan ise hiçbirine bakmıyordu çünkü kalbi doluydu. Tuana’dan başkası ona haramdı. Atmaca timi bahçedeydi ve sıralanmıştı. Eksik iki kişi olsa da aslanlar gibiydiler. Dikkatle komutanları Doğan’a bakıyorlardı. Doğan hepsini tek tek inceledi. Ellerini arkada birleştirdi. Adımları sert ve kararlıydı. Önce ne diyeceğini bilemedi sonra sözlerini beyninde toparladı. “Kısa zaman önce iki şehit verdik. Şehitler ölmez, onlar bizi bir yerlerden izliyorlar. Her an yanımızda ve kalbimizde olacaklar ama düşman uyumaz. Sınırda büyük bir tehlike var. Bu tehlikenin sorumlusu bizden iki can aldı. Artık size ölmeyi yasaklıyorum. Vatan için savaşacaksınız. Herkes evinde rahat uyusun, bu vatan daha fazla şehit vermesin diye elimizden geleni yapacağız. Tek bir puşt kalana kadar hepsini öldüreceğiz! Anladınız mı?” diye bağırdı. Timdeki herkes tek bir ağızdan “Emredersiniz, komutanım!” dedi. Doğan hepsine tek tek bakarken Tarkan aslında bir şey sormak istiyordu ama konuşamadı. Boğaç sessizdi ve kalbi acıyordu. Onun kalbi ölüme alışıktı ama her ölümün acısı farklıydı. Berat zaten kaç gündür kendine gelememiş, ağlıyordu. Berat en küçükleriydi, Murat ve Elif ona her zaman kol kanat geriyordu. Bu yüzden en çok o etkilenmişti. Burak ise Murat’la aynı yerde eğitim aldığı için her zaman onları düşünüyordu. Raşit, en sakin gözükenleriydi ama kalbi ateş gibi yanıyordu. Doğan sözlerine devam etti. “Bundan sonra time katılan kadın bir asker olursa onunla gönül işlerine girmenizi yasaklıyorum. Kimse timden birine aşık olmayacak. Eğer olursa kendini kapıda bulur. Asla acımam. Burada duygusallığa yer yok. Daha fazla kayıp vermek istemiyorum!” Şu an en çok onun canı yanıyordu. İki askerinin birden şehit düşmesi onu çok derinden etkilemişti. Üstelik çocukları Mert… en çok ona üzülüyordu. Yetim kalmıştı. Başkaları da annesiz babasız kalmasın diye… “Anlaşıldı mı?” diye bağırdı. Tim yine hep bir ağızdan “Emredersiniz, komutanım!” diye bağırdı. Doğan hepsine tek tek bakıp içeriye girdi. Tim geride kalmıştı. Tarkan “Doğan komutanım, kendini suçluyor.” dedi. Raşit kaşlarını çattı. “Ben de olsam kendimi suçlardım. Elif ve Murat evlendikten sonra timden birinin ayrılması gerekiyordu. Aslında hepimizin suçu.” Hiçbiri timden birinin ayrılmasını istememişti. Doğan da özel izin almıştı. Tarkan omuzlarını aşağıya indirdi. “Şehit olmak çok güzel ama bizim için zor. Lan, o gün aklımdan bir an olsun çıkmıyor. Her an aklımdalar. Hiç unutamıyorum. Yapanların hepsini sikeyim!” dediğinde Raşit ona ters ters baktı. Raşit küfürden hiç hoşlanmazdı ama öfkelendiğinde iğneleyici sözleriyle karşıdaki insanı sövmekten beter ederdi. “Düzgün konuş!” dedi. “Özür dilerim, komutanım.” Raşit’i içeriden çağırdıklarında Tarkan yayıldı. “Raşit komutanım aşık olsun, şu üzerindeki gerginliği de atacak.” Burak ona dünyanın en boş şeyine bakarmış gibi baktı. “Tarkan sence derdimiz şu an aşk mı? Lan, bu kadar gevşek olma!” dediğinde Tarkan kaşlarını çattı ve ayağa kalktı. “Ne ima ediyorsun lan sen bana? Ben kayıplarımızı düşünmüyor muyum sanıyorsun? Ben her zaman onları düşünüyorum. Belki biraz kalbimdeki acı geçer diye bu yola başvuruyorum.” Boğaç aralarına girdi. “Kesin lan!” diye uyardı. Burak banka geri oturdu. Omuzlarını aşağıya indirdi. “İşe yarıyor mu?” Tarkan da yanına oturdu. Hepsi etle tırnak gibiydi. Kavga ederlerdi ama sonra yine birbirlerine sarılırlardı. Atmaca timi aile gibiydi. “Yaramıyor.” Hepsi omuz omuza oturdu. Bundan sonra içlerinden biri şehit olmasın diye ellerinden geleni yapacaklardı. ** Doğan, Timur komutanla konuştu. Yakında bir toplantı yapılacaktı. İstihbarat Operasyon Başkanı Ömer Karaçay, Mardin’e geliyordu. Bu, büyük bir operasyonun başlayacağına işaretti. Bunun bilgisini önceden Boran’dan almıştı. Bu operasyonda Boran ve Göksel de istihbarat için çalışacaktı. Onları bekleyen büyük savaşı düşünürken telefonu çalmaya başladı. Arayan kişi Dursun’du. Askerlerinin şehit düştüğünü öğrenince Taner’i yanına alıp hemen Mardin’e gelmiş, Doğan’ı bir an olsun bırakmamışlardı. Onlar aile gibiydi. Doğan, Dursun’u babası yerine koymuştu. Telefonu açtı. “Doğan’ım.” Doğan gülümsedi. “Dursun amca?” “Nasılsın, uşağım?” diye sordu. Doğan daha iyi olsa da kalbinde hala yara vardı. “İyiyim, Dursun amca. Siz nasılsınız? Herkes iyi mi?” Doğan onun başka bir şey söyleyeceğini anlamıştı. “İyiyiz, iyiyiz. Oğlum, sana bir haber vereceğim. Tuana’nın görev yeri belli oldu.” Doğan merakla söylemesini bekledi. Bir aylık süreçte bir kez daha ondan uzak durmanın en iyisi olduğunu anlamıştı. Hayatı tehlikelerle doluydu. Diğer yandan acısını anca Tuana’nın fotoğrafına bakarak atlatmıştı. Ona duyduğu aşkı da kalbinden söküp atamıyordu çünkü dudakları birbirine değdiğinden bu yana o anı unutamıyordu. “Neresi?” İstanbul, Ankara, İzmir gibi yerler beklerken Dursun’un söylediğinden sonra hareket edemedi. “Mardin. Senin görev yaptığın yere yakın bir liseye atandı. Senin işin başından aşkın diye sana söyleyemedik. Ben ona internetten birkaç ev baktım ama bulamadım. Bir saate Mardin’e inecek. Acil gelmesi lazımmış, belge işleri varmış. Biz de burayı bırakamıyoruz. Ona göz kulak olur musun?” Doğan bir süre cevap veremedi. Tuana nasıl burayı tercih ederdi? Neden bunu yapmıştı? Konuşmadığı için Dursun “Doğan orada mısın?” diye sordu. Doğan bir an kendine gelememişti. “Buradayım, Dursun amca. Ben hallederim. Sen merak etme. Gözün arkada kalmasın.” dedi ama içinde büyük bir öfke vardı. “Kalmaz, sen de kızımın abisi sayılırsın. Onu gözün gibi korursun.” dediğinde Doğan yutkundu. İşte şimdi durum daha da zorlaşmıştı. Ondan uzak durmak isterken şimdi Tuana her zaman yanında olacaktı. Tuana bu sorumsuzluğu nasıl yapardı? Doğan ona seslenen Raşit’i bile görmeden üstünü değiştirip havaalanına doğru yola çıktı. ** Tuana Demiral Sonunda tercih sonuçları açıklanmıştı ve Mardin’e gidiyordum. Aslında babam ve annem benimle gelmek istemişti ama acil gitmem gerek deyip ilk uçakla gelmiştim. Uçak, az sonra iniş yapacaktı. Yeşil ve sisli dağlardan sonra buralar bana biraz garip gelse de artık Mardin’deydim. Acaba Doğan nasıl bir tepki verecekti? En son beni batıdaki şehirleri yazmam için uyarmıştı ama buradaydım. Olmam gereken yerde… Uçaktan inip valizimi aldım. Telefonumu açtığım gibi babam, Doğan ve abimden mesaj vardı. Doğan’a tıkladım. Seni havaalanın girişinde bekliyorum! Sondaki ünleme bakılırsa buraya geldiğim için memnun değildi. Buraya gelmek zorundaydım. Hem onun için hem de… sustum ve valizimle beraber havaalanın çıkışına doğru ilerledim. Doğan’ı arabasına yaslanmış bir şekilde buldum. Bakışları ayakkabılarındaydı ve düşünceli görünüyordu. Yanından geçen herkes ona bakıyordu. Koskoca havaalanında en çok dikkat çeken oydu. Uzun boyu ve yapılı vücudu oldukça dikkat çekiciydi. Valizimi çekerek yanına gittim. Benim geldiğimi fark edip kafasını kaldırdı. “Merhaba.” dediğimde yüzündeki ifade sertleşti. Ama gözleri… öyle bir baktı ki bazen bana karşı hisleri mi var demekten kendimi alamıyordum. Rehber öğretmeni olduğum için mikro ve makro ifadeler eğitimi almıştım ama Doğan hislerini çok iyi saklıyordu. Onun da bu eğitimi aldığına emindim. En son dudaklarımız birbirine değişmişti. Acaba o anı hatırlıyor muydu? Ben hiç unutmamıştım. Gözlerime derin derin baktı ve konuştu. “Buraya neden geldin, Tuana?” diye sordu, direkt. “Sana da merhaba.” “Tuana!” dedi, sert bir sesle. “Sana söylemiştim. Buradaki çocukların da eğitim hakkı var. Ben de geldim.” Doğan’ın çenesi kasıldı. “Buralar tehlikeli, Tuana. Sen ölümle dans ettiğinin farkında mısın? Seni uyarmıştım. Zarar görmeni istemiyorum ama burayı benim inadıma yazdığına eminim. Küçükken de inatçıydın. Şimdi hemen başka yere tayinini aldırıyorsun! Buralar sana göre değil!” dediğinde kaşlarımı çattım. “Öyle bir şey söz konusu bile değil! Hem olmuyor. Burası çıktı. Sistem değişimi kabul etmiyor.” Doğan ellerini saçlarına geçirdi. “Olmuyorsa bırak. Seneye yine sınava girersin. Bu sefer batı şehirleri yazarsın. Şimdi sana bilet alıyorum, Rize’ye dönüyorsun.” Kafamı şiddetle iki yana salladım. “Eğer yardımcı olmuyorsan ben kendi başımın çaresine bakarım. Kimseye ihtiyacım yok! Burada öğretmenlik yapacağım ve kimse bana engel olmayacak!” dedim, inatla. Doğan’ın beni korumak için üstüme geldiğini biliyordum ama Karadenizli inadı başladığında beni kimse durduramazdı. Dişlerini sıktı. “Tuana… yapma… Burası olmaz. Git buradan. Burası tehlikeli!” Ben onun yanında olmayı göze almıştım ama o beni kovuyordu. Hem bana kimse bir şey yapamazdı. Kafamı salladım. Valizimi peşimde çekiştirerek yanından ayrılıp etrafta taksi aradım. Boş bir taksi bulup kapısını açarken kapı kapandı. “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Omzumun üstünden ona baktım. “Beni kovuyorsun. Ben de kendi başımın çaresine bakıyorum.” Ofladı. “Sabır! Sabır! Yürü arabaya! Tek başına seni burada bırakır mıyım? Tuana, küçükken de aynı bu şekildeydin. Büyüdün ama hiçbir şey değişmedi.” İnatla taksinin kapısını açmaya çalıştım ama izin vermedi. Doğan, kolumdan tutup arabaya doğru sürüklemeye başladı. Kolumdan sürüklese de sıkmıyordu. Beni ön koltuğa oturtup valizimi bagaja koydu. Ben de yan aynalardan onu izliyordum. İstemsiz gülümsedim. Onu özlemiştim. Arabaya bindiğinde kokusu da arabanın içine dağıldı. Çaktırmadan içime çektim. Gerginliği devam ederken askeri lojmana gelene kadar hiç konuşmamıştı. Eve çıkana kadar bir sürü kişi bize bakmıştı. Doğan ise hiçbirini umursamadı. Evin kapısını açtı. O içeriye girmedi. “Sen gelmeyecek misin?” diye sordum. “Hayır, sen burada kal. Rahatına bak ve düşün. Belki düşündükçe inadın azalır.” “Hiç sanmıyorum.” dedim. Kafasını iki yana salladı. “Yarın sabah gelirim.” Gerginliği vücudundan belliydi. Şu an bağırıp çağırmak istiyordu ama susuyordu. “Tamam, teşekkürler.” deyip ona sarıldım. Ona sarılınca bütün vücudum gevşemişti. Elini belime koydu. Hiçbir şey söylemedi ama karşılık vermişti. Geri çekilirken saçlarım dudaklarına değmişti. Yine yüzlerimiz çok yakındı. Bakışları yine dudaklarıma kaydı. Kendini hemen toparladı ve hiçbir şey söylemeden gitti. Burada işim oldukça zordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE