2.Bölüm: Karşılaşma

2123 Kelimeler
“Tamam Lenacığım, şimdi bana doğru bak.” Doktor Ersin, ışığını tutup genç hastasının gözlerini incelerken çok nazikti. “Harika… Şimdi başını hareket ettirmeden sadece gözlerinle ışığı takip etmeye çalış.” “Lena’nın bakışları, ışığın sınırlı görüş alanına girmesiyle kamaştı. Ersin Bey başını salladı ve not almak için bilgisayarına döndü. Klavyenin sürekli tıkırdaması muayenenin bittiği anlamına geliyordu. Annesi endişe ile sonuçları beklerken Lena muayene sandalyesinde oturmaya devam ediyordu. Hande tereddütle, “Evet doktor bey, durum nedir?” diye sorduğunda Ersin Bey gözlüğünü çıkarıp ona döndü. “Bildiğiniz gibi Hande Hanım. Lena’nın görme yetisi hızla azalıyor.” Lena’ya dikkatle bakıp, “Dürüst ol Lena,” dedi. “Gözlerin gerçekten nasıl?” Lena omzunu silkip, “Işığı karanlıktan ayırt edebiliyorum işte,” dedi. Görüşünü günden güne örten gri sise rağmen ışığı hala takip edebiliyordu. “Dürüst olmak gerekirse bu beni rahatsız etmiyor.” Hande, kızının bu umursamaz davranışına anlam verememişti. “Lena!” dedi bir solukta. “Lena, bize biraz müsaade eder misin canım?” dedi doktor. “Annenle biraz konuşmak istiyorum.” Lena sandalyeden kalkarken, “Elbette,” diye söylendi. Katlanır bastonunu alıp tam boyuna gelene kadar açtı. Kapıya ulaşıp odadan çıktı. Bekleme salonuna doğru ilerleyip hemşire bankosunun yanındaki bir sandalyeye oturdu ve annesini beklemeye başladı. O gittikten sonra Ersin Bey endişeli bir ifadeyle Hande’ye döndü. Doktor Ersin de hastanedeki herkes gibi üçüzler hakkında hemen hemen her şeyi biliyordu. Çocukların doğduğu günü bile hatırlıyordu fakat Hande’yi son birkaç yıldır çok daha yakından inceleme fırsatı bulmuştu. Kesinlikle emindi ki onun hakkında çıkan söylentiler gerçeği yansıtıyor olamazdı. Bir kere Hande nazik ve samimi bir insandı. Çocuklarına karşı inanılmaz bir sevgi ve bağlılık besliyordu. O ana dek hiçbir randevularını ya da aşılarını kaçırmamıştı. Çocuklarının sağlığı için birçok şeyi feda ettiği daha ilk bakışta anlaşılıyordu. Lena’nın kronik görme bozukluğu dışında çocukların hiçbirinin soğuk algınlığı haricinde başka bir hastalığa yakalandıkları görülmemişti. Hiçbir zaman herhangi bir ihmal sebebiyle kaza geçirmemişlerdi. Kuşkusuz üçüzlerin doğum hikayesinde çok daha ilginç bir şeyler vardı fakat yeminli bir doktor olarak kimsenin özel hayatına burnunu sokmak gibi bir derdi olamazdı. Kapı kapanınca içini çekti ve “Hande Hanım,” dedi sıkıntıyla. “Gerçekçi olmak gerekirse Lena’nın durumu çok açık…” “Ama… Hiç umut yok mu? Bir şeyler olmalı…” “Dejeneratif koşullar ilerleyicidir ve tedavisi çok zordur,” diye açıkladı doktor. “Prognoz raporuma göre Lena’nın körlüğünün yavaşlatılabileceğini ummuştum ama süreç beklenmedik derecede hızlı gelişti. Bu konuda sizin veya bizlerin yapabileceği bir şey yoktu. Hastalığın doğası böyle ilerliyor ama neyse ki her ne olursa olsun Lena’yı fazlasıyla umut ve mutluluk dolu buldum.” “Gerçekten yapılabilecek hiçbir şey yok mu?” “Yeni gelişmeleri takip ediyorum. Açıkçası etkileyici çalışmalar yapan ve Lena’ya benzer hastalar üzerinde çalışan başarılı bir cerrah var ama tedavi hala deney aşamasında. Ayrıca çok da pahalı…” “Pahalı… Elbette pahalı…” Hande ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar çok çalışırsa çalışsın her şey paraya, hiçbir zaman sahip olamayacağı paraya bağlıydı. Onun eksikleri yüzünden çocukları her zaman acı çekecekti. Doktor Ersin Bey, “Her şey yoluna girecek Hande Hanım,” dedi samimiyetle ona bir mendil uzatırken. “Çok güçlü ve zeki bir kız yetiştirmişsiniz. Sizi tebrik ederim." * Lena içini çekerek oturdu. Bugünün geleceğini içten içe uzun zamandır biliyordu. Altı yaşından beri görüş alanı gün geçtikçe daralmaya başlamıştı. Görüşünün dış çevresi tıpkı bir tünelde yürüyor gibiydi. Işık gittikçe daralıyordu. Artık yavaş yavaş karanlığa gömülmek üzereydi. Gri bir sis tüm çevresini sarmıştı. Şu anda yapabildiği tek şey aydınlığı karanlıktan ayırmaktı ama bir gün bunu da kaybetmeye başlarsa annesini üzmemek için bunu taklit etmekte kararlıydı. “Buyurun beyler, bu taraftan… Burası bekleme odalarımızdan biri. Bu kat rutin muayene randevuları ve ilk kez gelen hastaların teşhisi için kullanılmaktadır,” diye açıkladı hastane müdürü. Misafirlerini gidecekleri yere doğru yönlendirirken devam etti. “Bu kısım özellikle duyusal engelli hastalarımız içindir.” “Ah, müdür bey, şuna bakar mısınız lütfen?” Müdür misafirlerinden “Affedersiniz,” diyerek izin aldı ve aceleyle ona doğru gelen hemşireye doğru birkaç adım attı. Misafirleri bekletildikleri yerde kendi aralarında bir şeyler konuşurken Lena onların olduğu tarafa doğru döndü. Onları göremiyordu ama iki kişi olduklarını hissetmişti. İkisi de dünyanın kendilerine ait olduğunu düşünen bir özgüvenle yürüyorlardı. Bundan daha belirgin olansa tıraş losyonlarının kokusuydu. Özellikle biri çok pahalıydı. Kokunun karmaşık nüanslarından öyle bir çıkarım yapmıştı. Ucuz tıraş kolonyalarının insanı tek bir nefeste boğacak ağır bir misk kokusu olurdu. Kardeşleri sık sık onunla tazı gibi koku aldığı için dalga geçerlerdi. Lena’nın koku alma duyusu onlarınkinden daha iyi veya kötü değildi. Sadece görme yetisine güvenemediği için diğer şeylere daha çok dikkat etmeye başlamıştı. Aynı şey işitme duyusu için de geçerliydi. Ayak sesleri belirgindi. Muhtemelen spor ayakkabı değil makosen giyiyorlardı. Yürürken birbirine sürtünen kıyafetlerin bile kendine özel bir sesi vardı. Kumaşları büyük ihtimalle ipek ya da saten, dolayısıyla da pahalı birer takım elbise olabileceği anlamına geliyordu. Görüşünün kötülüğü yüzünden iki adamı görmese de haklarında epey bilgi sahibi olduğunu düşünüyordu. Yalnızdılar, yanlarında çocuk yoktu. Dolayısıyla ikisi de hasta bir çocuğun ebeveyni olamazlardı. Zaten zenginlikleri görmediği halde öylesine belirgindi ki böyle bir devlet hastanesinin hizmetine ihtiyaçları da yoktu kıza göre. Müdürün konuşma şekline bakarak onların muhtemelen bağış yapmak isteyen zengin hayırseverler olduğunu düşündü. Sert bir erkek sesi, “Böyle dik dik insanların yüzüne bakmanın ayıp olduğunu öğretmediler mi sana küçük hanım?” diyerek Lena’nın iç dünyasındaki sorgulamayı böldü. “Ah, öğretmediler,” diye kolayca yanıtladı onu Lena alayla. “Pardon? Sen de kimsin?” diye sordu aynı sert ses. Konuşma tarzı onun istediği her şeyi her koşulda elde etmeye alışkın biri olduğunu gösteriyordu. Sadece bu bile Lena’yı onu hayal kırıklığına uğratma konusunda heveslendirmişti. Ona bir cevap vermek zorunda değildi. Sadece kendini düşünen, başkalarını göz ardı eden insanlardan nefret ederdi. Onların üstlerinde ufak bir çizik bile olsa bırakabilmek Lena için büyük bir eğlence olurdu. “Ben kim miyim? Pekâlâ, anlatayım. Öncelikle on yaşındayım ve bu da beni genel bakış açısına göre bir çocuk yapıyor. İkinci olarak burası bir çocuk hastanesi, dolayısıyla benim de bir hasta olma ihtimalim çok yüksek. Üçüncü ve son olarak da bu bekleme odası görme ve işitme engelliler için kullanılmaktadır. Bu da size dik dik bakıyor olduğumla ilgili ithamınızı düşündüğümüzde sizin ne kadar kaba bir beyefendi olduğunuz anlamına gelir. Siz bu konuda ne dersiniz?” “Sen… körsün…” dedi adam kızın anlattıklarından aklında kalan parçaları birleştirmeye çalışırken. “Biz buna kibarca görme engelli diyoruz beyefendi ve bunu en başında anlamak inanın o kadar da zor değildi.” Adamın arkadaşı kıkırdayarak, “Serkan,” dedi. “Bu küçük hanımdaki cesareti hiç de hafife alma. Büyüdüğünde canını sıkanları diliyle döven dişli bir kadın olacağı kesin.” Adam bu kez daha nazik bir tonla, “Annen baban nerede?” diye sordu ama bu nezaket Lena’yı hiç etkilemedi. Onun sempatisine ihtiyacı yoktu. “Annem,” diye düzeltti onu ama babası hakkında herhangi bir açıklamada bulunmadı. “Annem görme yetimi geri kazanıp kazanamayacağımla ilgili doktorla konuşuyor.” “Görebilecek misin?” Lena omzunu silkti. “Bir yolu varsa bile eminim çok pahalıdır. Ben böyle iyiyim, sıkıntı yok.” Kız öylesine gerçekçi ve inandırıcı konuşuyordu ki adam şaşırmıştı. Lena görme kaybı ile yüzleşeli uzun zaman olmuştu. İçten içe üzüldüğü tek konu annesini ve kardeşlerini en son hatırladığı hallerinin yavaş yavaş zihninden silinme ihtimaliydi. Onların yüzünü unutmak istemiyordu ama olgunlaşıp yaşlandıklarını göremeyeceği için bazen üzülüyordu. “Beklettiğim için özür dilerim beyler. Ah Lena, randevun mu vardı?” “Evet müdür bey,” dedi Lena gülümseyerek. “Üç bin bakımını yaptırmaya geldik.” “Annen nasıl?” “O da iyi… Doktor Ersin Bey ile konuşuyor.” “İyi iyi…” Sesi bir anda umursamaz bir tona bürünmüştü. “Bir şeye ihtiyacın olursa hemşirelere söyle.” “Tabi…” diyerek yalandan bir ilgiyle baş selamı verdi Lena müdüre. Müdür de çoğu insan gibi annesinin rastgele bir sürtük olduğunu varsayıyordu ve toplum içinde ona soğuk davransa da birebir konuşmalarda gereksiz bir ilgi gösteriyordu. Lena, evli bir adam olmasına rağmen bir keresinde annesi ile görüşmek istediğini söylediğini hatırlıyordu. Annesi apar topar konuşmayı kesmiş ve hemen Lena ile birlikte oradan uzaklaşmıştı. Lena ta o zamandan beri müdüre karşı tetikteydi. Arkadaşça bir ilgi göstermeye gerek görmüyordu ama yine de nazik davranmak için çabalıyordu. Çizgiyi aşması durumundaysa karısı onun evlilik dışı tüm ilişkilerini bir bir öğrenecekti. “Gidelim mi beyler?” diye sordu müdür. Oradan ayrılırken Lena ile konuşan adam, “Hoşça kalın küçük hanım,” dedi samimi bir tonla. Lena ise ona “Sonra görüşürüz ihtiyar,” diye yanıt verdi kıkırdayarak. * “Serkan Bey?” dedi tereddütle müdür. Serkan başını sallayarak kızdan gözlerini ayırdı ve tekrar müdürün peşine takıldı. Yanında yürüyen sağ kolu ve en iyi arkadaşı Yaman kıkırdadı. Serkan ona dik dik bakıp, “Ne?” dedi ama Yaman ondan korkmuyordu. “Büyük kötü Ceo’nun bir çocuk tarafından madara edileceğe rüyamda görsem inanmazdım.” Serkan homurdandı ama inkâr edemedi. Kızın tavrı onu hazırlıksız yakalamıştı. Çocuklarla pek tecrübesi yoktu. Yine de ufacık bir çocuğun bu kadar küstah olmasının normal olduğunu sanmıyordu. Müdür Erhan Bey, “Umarım Lena sizi rahatsız etmemiştir,” dedi. “O iyi bir çocuktur. Onların hepsi iyidir.” “Onlar derken?” Erhan Bey, “O ve kardeşleri,” diye açıkladı. “Onlar üçüzler, bu hastanede doğdular.” “İlginç,” dedi Yaman. “Üç çocuğu aynı anda büyütmeye çalışmak çok zor olmuştur.” “Annesi üç çocuğunu tek başına büyüttü. Elbette çok zorlanmıştır ama yine de tüm tıbbi ihtiyaçlarını elinden geldiğince karşılamaya çalıştı hep.” “Peki ya babaları?” Müdür bey başını salladı. “Onun hakkında hiçbir şey duymadım.” “Onları terk mi etmiştir dersiniz?” “Bununla ilgili bir şey söyleyemem. Hastalar ve aileleri hakkında spekülasyon yaratmak uygun olmaz.” Üç adam birlikte asansöre doğru ilerlediler. Yaman Müdür Bey ile sohbet ederken Serkan sessizliğe gömülmüştü. Konuşmaların merkezindeki küçük çocukla ilgili onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Onun tutumu, fakir bir aileden geliyor olmasına rağmen tavrındaki asillik, boyun eğmezlik, kaderine küsmesi gerekirken dimdik durması… Çok enteresandı. Yaşadığı durumu kabullenmiş gibi görünüyordu ama kesinlikle karamsar değildi. Serkan kızın bu tavrını içten içe memnuniyetle onaylamıştı. Kendilerine kötü davranıldığı için dünyanın onlara bir şeyler borçlu olduğunu düşünen insanlara dayanamıyordu. Yine de onu huzursuz eden bir şeyler vardı. Kızda tam olarak çıkaramadığı, tanıdık hissettiren bir şeyler vardı. Yeşil gözleri neredeyse ona önemli bir şeyi hatırlaması için yalvarıyordu. O kendi iç sesiyle tartışırken Müdürün kızla etkileşimini de göz önünde bulundurdu. Ona da kendisine olduğu kadar alaycı davranmıştı ve bu Serkan’ı bir nebze olsun rahatlatmıştı. Niye öyle düşündüğünü anlayamasa da kızın kendisini tersleyip başka biriyle samimi bir şekilde sohbet etmesinden rahatsızlık duyacakmış gibi hissetmişti. Müdürün kıza karşı tutumu da onu huzursuz etmişti. Sesinin tonunda yanlış hatta neredeyse ahlaksız hissettiren bir şeyler vardı. Annesini sorarken yüzündeki ifade rahatsız ediciydi. Onunla ilgileniyor olabilir miydi? Serkan, Müdürün evli olduğundan emindi ve bir hastanın ebeveyniyle ilişki yaşamış olabileceği düşüncesi onu rahatsız etmişti. Acaba Müdür kızın babası olabilir miydi? Hayır… Serkan bu fikir aklına uğrar uğramaz reddetti. Neden umurunda olduğunu anlayamasa da kızın Müdür ile herhangi bir bağının olma fikrinden nefret etmişti. Bu nedenle Yaman, Müdür Erhan Bey ile konuşurken o sessiz kaldı. Asansöre adım attığı andan beri zihninde çaresizce dolaşan belirsiz anıyı hatırlamaya çalışıyordu. Bakışları asansörün dışına doğru kayarken kızın yanına yaklaşan figürle ayağa kalktığını gördü. Garson üniformasının üzerine bol bir ceket giyen minyon bir kadındı bu. Kızın dümdüz saçları olduğu halde annesinin doğal dalgalı saçları vardı. Onların yarısını tepeden toplamıştı. Kızının yanına ulaşan kadın başını eğip ona sarıldı. Serkan neden aniden onların yanına koşma isteği duymuştu? Asansör kapıları kapanırken ikili birbirine sarılmış vaziyette öylece duruyordu. Serkan ancak onlar gözden kaybolduğunda göğsündeki rahatsız edici histen kurtulabildi. Neden böyle tepkiler veriyordu. Onlarla hiçbir ilgisi yoktu ki… * Lena hala annesinin kollarındayken "İyi misin anne?" diye sordu. Hande gözyaşlarını kontrol etmeye çalıştığı için hemen cevap veremedi. O ana kadar kızının yeniden görebileceği umuduna öylesine sıkı sarılmıştı ki bugün duydukları onu mahvetmişti. Lena, Doktorun ne dediğini o kadar da önemsemediğini göstermek için, “Sorun değil anne,” dedi metanetle. “Ben iyiyim.” Kollarını sıkıca annesine dolayıp devam etti: “İyi tarafından bakmaya çalış.” “İyi tarafından mı bakayım?” “Artık kardeşlerimin aptal suratlarını görmek zorunda kalmayacağım.” Hande kıkırdadı. Çocukları onu şaşırtmaktan asla vazgeçmiyordu. Dökülmeye hazır gözyaşları kızının bu tavrıyla birden kurumuştu. Lena’yı serbest bırakmadan önce derin bir nefes aldı. Yorulduğunu hissediyordu. “Hadi gidip, bunu kutlayalım o zaman,” dedi kızının elini tutarken. “Neyi?” diye sordu Lena. “Kardeşlerinin McDonalds menülerini yerken yanaklarını doldurmalarını izlemek zorunda kalmayacağın gerçeğini…” Lena, “Ooo,” dedi keyifle. “Bu akşam yemeğinde hamburger var demek, bayılırım.” Lena kızının omzuna kolunu dolayarak onu çıkışa yönlendirdi. Ruh hali iyi olmaktan öyle uzaktı ki… Lena annesinin onların önünde cesur görünmesine rağmen gece yalnız kaldığı ilk anda gözyaşlarına boğulacağını biliyordu. Annesi eninde sonunda bu gerçeği kabul edecekti. Lena ve erkek kardeşleri bir süre ona göz kulak olmalı ve onu üzmemeye dikkat etmelilerdi. Bu da annelerinin onların hafta sonu planlarını bilmese çok iyi olacağı anlamına geliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE