bc

Milyarder CEO'nun Belalı Üçüzleri

book_age18+
detail_authorizedYETKİLİ
9.0K
TAKİP ET
68.3K
OKU
billionaire
HE
powerful
single mother
heir/heiress
drama
bxg
secrets
civilian
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Öfkeli babası tarafından çocukluğunu geçirdiği evden aşağılanarak kovulmuştu. Neslihan, on yıl boyunca kendini üçüzlerine adadı. Uzun saatler boyunca garsonluk yaparak büyümekte olan iki oğlan çocuğunun ve dejeneratif göz hastalığıyla mücadele eden kızının geçimini sağlamaya çalıştı. Artık hayattan hiçbir beklentisi yoktu. Tek gayesi çocuklarına elinden geldiğince iyi bakabilmekti ama hiç beklemediği bir anda kendini tekrar Yakışıklı Prensinin yanında buldu.

Henüz genç bir kızken babasının iş hayatındaki en büyük rakibinin oğlu olan Serkan Karesi’ye aşık olmuştu. Yakışıklı genç, onun sevgisinden habersizdi. Üstelik çevresinde sürekli onu elde etmeye çalışan bir sürü güzel kız vardı ama o hiçbiriyle ilgilenmiyordu. Neslihan’ın duygularını dile getirmeye cesareti yoktu. Ayrıca kimseye hislerini anlatabilecek kadar yakın değildi.

Ama sonra bir gün kız kardeşinin acımasız oyununa kurban gitti. Sevdiği adamın yanında çırılçıplak halde uyanmıştı. Ağrılar içindeydi ve neler olduğundan haberi de yoktu. Adam, kadının üzerine tiksintiyle bir çek atıp giderken bir daha karşısına çıkmaması için onu tehdit etmişti. 

On yıl boyunca Serkan umutsuzca Neslihan’ı ararken o çocuklarını büyütmek için çırpınıyordu. Serkan onu bulduğunda onun yalnız olmadığını ve çocuklarıyla bir hayat kurduğunu görünce dehşete düştü. On yıl önce yanında uyandığı o tiksinç kadının hayalindeki kadın olduğunu asla tahmin etmemişti. Onun para karşılığında adamların altına yatan basit bir fahişe olduğunu varsaymıştı.

Bir şekilde onu geri kazanmalıydı ama ondan da önce annelerine zarar veren herkesten intikam almak için planlar yapan çocuklarını iyice tanımalıydı. Onlarda göründüğünden çok daha fazlası olduğuna emindi.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1.Bölüm: Tuzak
“Sana ne kadar ödediler bilmiyorum ama bunu da çeneni kapalı tutmak için al. Sakın benimle iletişime geçmeye falan çalışma, tekrarı olmayacak ve herhangi birine yaşananlar hakkında tek kelime ettiğini duyarsam… Seni bir daha konuşamayacak hale getiririm. Anladın mı?” Çat… * Çarpan kapının yankısı Neslihan’ı huzursuz uykusundan uyandırdı. Üzerinden on yıl geçmesine rağmen hala o geceyi rüyalarında görüyordu. Unutmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın hala dün gibi aklındaydı. Nihayet ilk aşkıyla karşı karşıya gelebildiği o ilk gün… Adamın onun kalbini kırıp, dünyasını başına yıktığı anlar… Neslihan Güngören, Reha ve Nezaket Güngören çiftinin iki kızından küçük olanıydı. Ablası Melike, gerçek bir güzellik kraliçesiydi. Uzun boyluydu. Kendinden emin görünüyordu. Neslihan ise sade, minyon ve sessiz bir tipti. Ablası popüler bir kız olduğu halde onun tek bir yakın arkadaşı haricinde hiç kimsesi yoktu. Hiçbir zaman kolayca sosyalleşebilen bir kız olamamıştı. Neslihan’ın gerçekten parladığı tek bir alan vardı: Müzik… Beş yaşındayken ilk piyano dersini aldığında eğitmenleri ailesine onun nadir bulunabilecek bir yetenek olduğunu söylemişlerdi. Yeteneği küçümsenecek gibi değildi ve üstüne gidilirse geleceğin yıldızlarından biri olabilirdi. Neslihan piyano çalarken dünyanın geri kalanı yok olmuş gibi hissediyordu. Sadece müzik ve o vardı. Ünü yayıldıkça bir müzik dâhisi olarak görülmeye başlamıştı. Ebeveynlerinin düzenledikleri her davette misafirler için piyano çalmaya başlamıştı. Normal hayatında ne kadar sıradan ve görünmezse piyanonun başına oturduğunda bir o kadar devleşiyordu. Onun piyano başındayken büyüklerden gördüğü bu ilginin kız kardeşinin kıskançlık duygusunu alevlendireceğini ve ona karşı kin gütmeye başlayacağını kimse tahmin etmemişti. Liseden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarını kolaylıkla kazanmış, üstün yeteneği sayesinde yüzde yüz burslu olarak eğitim görmek için kabul edilmişti. Ablası, Neslihan’ın daha önce hiç içki içmediğini ve eğlencelerden hoşlanmadığını bildiği halde onu başarısını kutlamak için dışarı çıkmaya ikna etti. Neslihan alkolün nasıl bir şey olduğundan bile habersizdi. Melike’nin ona uyuşturucu hap verip hiç tanımadığı bir adamın yatağına atacağından asla şüphelenmemişti. O gecenin belli bir kısmından sonrasını asla hatırlamıyordu. Ertesi sabah gözlerini açtığında kendini travmatik bir olayın orta yerinde bulmuştu. Başı şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Ağzı susuzluktan kurumuştu ve berbat bir tat midesini bulandırmıştı. Biraz daha kendine geldiğinde tamamen çıplak olduğunu fark etti. Bacaklarının arasında yapışkan bir ıslaklık vardı. Çarşafla göğüslerini kapatıp önceki gecenin parçalarını bir araya getirmeye çalıştı. Utanç içindeydi ve başını kaldıracak cesareti asla yoktu. Darmadağın olmuş saçlarını düzeltmek için ellerini saçlarına atacakken duyduğu sesle irkildi. “Sonunda uyanabildin!” Neslihan bu derinden gelen sert ses karşısında dona kalmıştı. Ses çok tanıdıktı. Serkan Karesi… Ortaokul ve lise boyunca okulun en popüler çocuğu… Basket takımının yıldız kaptanı... Okulun en başarılı öğrencisi… Ailesinin medarı iftiharı ve kendi imparatorluklarının tek varisi… Tüm kızlar onun dikkatini çekmek için birbiriyle yarışır, onunla birkaç kelime bile olsa konuşma şansı yakalayanlar hafta boyunca bununla övünürlerdi. Her dans ya da etkinliğe farklı bir kız ile katılırdı. Ablası bile kısa bir süre onu elde etmek için uğraşmıştı ama o babasının rakibinin kızlarıyla hiçbir şekilde ilgilenmezdi. Her zaman sessiz ve kendi halinde bir kız olan Neslihan, onu her zaman uzaktan izledi. Onunla asla bir geleceğinin olmayacağının bilincindeydi ama yine de onu gizlice izleyip sevmekten vazgeçemedi. Onunla ilk kez karşı karşıya gelmeyi umduğu son yer bir otel odasıydı. Çırılçıplak ve bilinçsiz bir halde incecik bir örtünün insafına sığınmışken hayatında daha fazla utandığı böyle bir anı hiç yaşamamıştı. “Tatmin olabildin mi bari? Hoşuna gitti mi?” diye sordu adam alaycı bir imayla. “Sakın kendini bir şey sanıp tekrarı için peşime düşmeye kalkma. Dün geceyi unut. Bir daha sakın karşıma çıkma.” Neslihan, adamın yaralayan sözlerine karşılık kafasını kucağından kaldıramadı. Saçları tamamen yüzünü kapatmıştı neyse ki çünkü bu utançla onunla yüz yüze gelecek olma fikri ölüm gibiydi. Yaşananların bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu, acımasız bir oyuna kurban gittiğini anlatsa onu dinler miydi? Hayır… Onun bir Güngören olduğunu anladığı an ondan daha da tiksinecek ve kaçarak uzaklaşacaktı. “Sana ne kadar ödediler bilmiyorum ama bunu da çeneni kapalı tutmak için al. Sakın benimle iletişime geçmeye falan çalışma, tekrarı olmayacak ve herhangi birine yaşananlar hakkında tek kelime ettiğini duyarsam… Seni bir daha konuşamayacak hale getiririm. Anladın mı?” Kapıyı neredeyse kıracak kadar büyük bir hiddetle çarpıp gitmişti. Kalbi sayamayacağı kadar çok parçaya ayrılmıştı. Vücudu hıçkırıklarla sarsılıyor, gözyaşlarına engel olamıyordu. Neslihan ona olan aşkının her zaman tek taraflı kalacağını zaten biliyordu. Varlığı umurunda bile değildi ama hiç değilse ondan bu denli tiksinmeseydi, yine yok sayacağı bir mesafede kalsaydı razıydı Neslihan… Gözyaşları nihayet dindiğinde komodinin üstüne bıraktığı kağıt parçasını fark etti. Hamiline yüz bin lira… Düştüğü durum karşısında yeni bir ağlama krizine daha girse de bir an önce oradan ayrılmak için kıyafetlerini üzerine geçirdi. Nasıl göründüğünü umursamadan koridordan odaya girmekte olan kat görevlisine çarpıp hızla oradan ayrıldı. O kadar kötü bir halde olmasına rağmen görevliden belli belirsiz bir mırıltıyla özür bile dilemişti. Bir şekilde eve vardı ve duşa girdi. Yaşadıkları her aklına geldiğinde yeni bir ağlama dalgasına daha kapılıyordu. Ablası yaptıkları yetmezmiş gibi bir de önceki gece çekilmiş rezil haldeki fotoğraflarını dedikodu sayfalarına yaymıştı. Manşetler akıl almayacak kadar iğrençti. Güngören Ailesinin Altın Kızı Rezil Oldu! Müziğin Genç Dahisi Kontrolden Çıktı! Annesi gözyaşlarına boğuldu, babası öfkeden deliye döndü ama kimse olayları onun ağzından dinlemek istemedi. Kendini açıklaması için fırsat bile vermeden onu dışarı attılar. Yanında yedek bir kıyafeti hatta üzerinde bir ceketi bile yoktu… Yanına hiç para almamıştı. Aklına gelen tek bir şey vardı: En yakın arkadaşını aramak. Beş saat sonra Tuana Boztepe, Hacettepe Üniversitesi’nin yakınındaki dairesinden onu kurtarmak için gelmişti. Geri dönüş yolculuğu, içine düştüğü berbat durumu anlatabilmesi için yeterince uzun sürmüştü. Tuana ondan bir yaş büyük ve bir üst sınıfında olmasına rağmen daha ilkokul yıllarından itibaren çok iyi anlaşmışlardı. İki avukatın kızı olan Tuana, koyu sarı saçlı, uzun boylu, atletik yapılı bir kızdı. Anne ve babasının izinden gitmeyi tercih edeceğini daha küçük yaşlardan beri söyleyip dururdu. Geleceğini ailesinin hukuk bürosunun yönetimini devralarak inşa edeceği her zaman tahmin edilebilir bir şeydi. Lise boyunca Neslihan’ın tek sırdaşı, güvenebileceği tek kişi Tuana olmuştu. Tüm ayrıntıları dinledikten sonra İstanbul’a geri dönüp Melike’yi yumruklamamak için kendini zor tuttu. Neslihan’ın zaten tekvandoda mor kuşağı vardı fakat olayların şiddetle çözülebileceğini düşünmüyordu. Olsa olsa suçunu biraz daha arttırmasına sebep olurdu. Tuana’yı güçlükle ikna ettikten sonra birkaç saat içinde Ankara’ya varmışlardı. Tuana, onun neşesini yerine getirebilmek için yolda durup iki büyük kutu dondurma aldı. Sabaha kadar dondurma kaşıklayıp romantik komedi izlediler. Neslihan, İstanbul’dan çıktıktan sonra artık başına daha kötü başka bir şeyin gelemeyeceğini düşünüyordu ama yanılıyordu. Ünlü bir ailenin kızı olarak yaşadığı rezilliğin tüm kanıtları medyaya yayılmıştı. Bu yüzden kazandığı devlet konservatuarına yaptırdığı kayıt silinmiş, okulla ilişiği kesilmişti. Birkaç hafta sonra her zaman gününde olan reglinin geciktiğini fark etti. Eczaneden bir gebelik testi aldığında ise hayatının şokuyla karşı karşıyaydı. Hemen bir kadın doğum uzmanından randevu aldı. Testte bir yanlışlık olmasını ummuştu ama yoktu. Hamileydi… Tuana, Serkan ile yüzleşmesi için onu İstanbul’a geri götürmeyi teklif etti ama Neslihan bunu reddetti. Sözleri hala zihninde net bir şekilde yankılanıyordu. Onunla yüzleşmeye cesaret edemezdi. Neslihan, ne yapacağını düşündüğü uzun süren bir haftanın sonunda nihayet bir karara varabildi… Ortadan yok olacaktı… Neslihan Güngören ölmüş yerine Hande Güneş doğmuştu. Tuana’nın ailesinin yardımıyla yasal işlemler bazı zorluklara takılsalar da hallolmuştu. Yeni ismiyle Hande, bir süre Tuana’nın yanında psikolojisini düzeltmek için kalsa da Ankara’ya alışamadığını fark etti. Zaten ismi değişmişti ve kimsenin umurunda olduğunu da sanmıyordu. İstanbul’a geri dönüp bebeğini kucağına alacağı güne kadar bir hayat kurmak için yapması gerekenlerle ilgilenmeye karar verdi. İstanbul’un kenar mahalle sayılabilecek ama güvenli bir muhitinde küçük bir daire buldu. Sıkışık bir yerdi ama eşyalı ve temizdi. Yakınlardaki bir lokantada garsonluk işi buldu. Fazlasıyla eski püskü bir esnaf lokantasıydı. Seksenli yıllardan kalma gibi görünüyordu. Yine de nazik sahibi sayesinde rahat bir şekilde çalışıyordu. Hayatın ona hazırladığı sürprizler henüz bitmemişti. Birkaç ayın ardından üçüz bebeklere hamile olduğunu öğrendiğinde uzun süre kendine gelemedi. Yine de çok heyecanlıydı. Sonunda ablasının ihanetinden tam sekiz ay sonra üç bebeğin tek ebeveyni olarak yeni bir hayata başlamıştı. Artık bir kız ve iki erkek bebek sahibiydi. Lena, Aslan ve Teoman… Görünüşte hepsi sağlıklıydı ama Lena üç yaşına geldiğinde annesi onun loş ışıkta görmekte zorlandığını fark etti. Hemen gerekli göz kontrollerini yaptırdı. Tüm sonuçlar bir araya geldiğinde küçük kızın göz hastalığının teşhisi konmuştu. Retinitis Pigmentosa… Kızı yavaş yavaş görüşünü kaybediyordu. Ne zaman olacağı tam olarak belli olmasa da günün birinde tamamen görüşünü kaybedecekti yani kör olacaktı. Bunu durdurmanın yolu yoktu, belki gidişatı yavaşlatabilirlerdi ama bu sadece bir ihtimaldi. Hande neredeyse dört yıldır ilk kez bu denli yıkıldığını hissetti. Kızının hastalığına bir çare bulması gerekiyordu ama yoktu… Fakat bu haber Lena’da umduğu kadar büyük bir üzüntüye sebep olmadı. Kızın fazlasıyla parlak bir zihni ve umutsuzluğa kapılmayı reddeden güçlü bir ruhu vardı. Lena’nın hastalığı yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Bir süre gözlük kullandı ama yine de görüşünün yavaş yavaş grileşmeye başlamasına engel olunamadı. Kız ışığı karanlıktan ayırt edebilse bile bir noktadan sonra hayatını sürdürebilmek için bir bastona ve kardeşlerine ihtiyaç duymaya başlamıştı. Üç kardeş her zaman birbirlerinin yanındaydı. Lena’nın durumu oğlanların kıza karşı çok daha fazla korumacı olmasına sebep olmuştu. Artık birbirlerine ayrılmayı hiçbir zaman düşünemeyecek kadar bağlılardı. Oğlanların, kız kardeşlerine böyle bir adanmışlıkla düşkün olmaları onu okuldaki zorbalık hadiselerine karşı da koruyordu. Kimse ona kötü davranmaya cesaret edemiyordu. Çocuklar başladıkları okulda hızlı bir şekilde popüler bir üçlü oldular. Onları tanımayan yoktu. Deneme sınavlarında puanları her zaman ortalamanın üzerinde oluyordu. Bazıları onların ortalamayı yükselttiğinden şikayet etse de dışa dönük yapıları sayesinde popülerliklerinden bir şey kaybetmediler. Aslan ve Teo aktif olarak basketbol oynuyorlardı ve Aslan teknolojiyle fazlasıyla içli dışlı olan bir çocuktu. Yine de zekâsıyla aralarında daha fazla öne çıkan çocuk Lena idi. Aynı annesi gibi Lena’nın da kestane rengi saçları ve yeşil gözleri vardı. Ayrıca bir müzik dehasıydı. Çocuklar küçükken anneleri hala piyano çalmaya devam ediyordu. Hande biraz zorlansa da pratik yapabilmesi için Lena'ya oldukça pahalı bir piyano almıştı. Lena’ya bildiği her şeyi öğretmeye başladı ama sonra kızı piyanoyu öğrendikçe o uzaklaşmaya başladı. Bir süre sonra çalmayı tamamen bırakmıştı. Tıpkı annesi gibi Lena da çalarken dünyadan kopuyor, kendi iç dünyasında savruluyordu. Kızın çalışını duyan hemen hemen herkes onun yeteneğinden çok etkileniyordu. Annesi ne kadar sessiz biri olsa da Lena tamamen dışa dönük, arkadaş canlısı bir kızdı ve bu hali ona birçok hayran kazandırmıştı. Hande çocuklarının popüler ve uyumlu olmasından memnundu. Zaten zor olan hayatlarını bir de onların ruhsal meseleleri ile boğuşarak geçirseydi ayakta kalmakta güçlük çekerdi. İçine düştüğü birçok zor duruma rağmen olabilecek en iyi durumdalardı. Artık orta okula başlayacaklardı ve anneleri onların her zaman olduğu gibi yine kolaylıkla uyum sağlayacağını düşünüyordu. * Hande içini çekerek kendini yataktan kalkmaya zorladı ve aceleyle banyoya girdi. Saat beş buçuktu ve çocuklar birazdan uyanacaktı. Sabah rutinlerini onlar uyanmadan tamamlamak en iyisiydi çünkü son dakikaya bırakınca geç kalıyorlardı. Kısa bir duşun ardından restoranda giydiği kıyafetleri; pembe gömleğini ve eteğini giydi. Doğal dalgalı saçlarını yukarıdan yarım topladı. Çocukların kahvaltıları için önceki günden kalan sosisli poğaçaları fırında ısıttı. Oğlanlara ikişer tane ancak yetiyordu ama Lena ve kendisi bir tane ile doyardı. Sütü çıkarırken buzdolabına şöyle bir göz gezdirdi. Süt, yumurta ve tereyağ gibi temel gıda maddeleri lokantadan getirdiği strafor kaplara istiflenmişti. Gülistan Hanım çok yumuşak kalpli bir insandı ve Hande kendini son derece şanslı hissediyordu. Üçüzlerin bebekliğinden anaokulu yaşları gelene kadar lokantaya gelmesine izin verirdi çünkü bir de bakıcıya ayıracak bütçeleri yoktu. Hande’nin uzun çalışma saatleri sırasında çocukları meşgul etmek için her şeyi yapardı. Hatta onlar için oyuncak bile alırdı. Çocuklar Gülistan Hanımı anneanneleri yerine koymuştu. Gülistan Hanım büyümekte olan üç çocukla baş etmenin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyordu. Çoğu zaman günün sonunda arta kalan yiyecekleri eve götürmesi için ona verirdi. Lokantaya her gün taze malzeme almaları gerektiğini ve yiyecekleri götürerek onu israf etmekten kurtardığını söyler dururdu. Yine de Hande bazen kendisi için hazırlanan paketlerin içinde taze ve hiç dokunulmamış hamburger, patates kızartması gibi çocukları mutlu edecek menüler bulurdu. Hande, Gülistan Hanım’ın bazen çocuklar için yemek aldığının farkındaydı ama ona bir şey söylemeye utanıyordu. Bu inanılmaz bir cömertlik ve hayırseverlik örneğiydi ama sürekli ondan böyle şeyler kabul etmek bir süre sonra gururunu incitmeye başlayacaktı, biliyordu… Hande, düzenli olarak yiyecek depolarını ve ikinci el mağazalarını gezerdi. Belediyenin yardım bölümlerine ismini yazdırdı. İnsanların sessiz alaylarına aldırmamaya çalışıyordu. Tuana dışında hiç kimse çocuklarının gerçek babasını bilmiyordu. Gülistan Hanım’a da sadece babalarının onları istemediğini söylemişti. Kimliklerine rastgele bir isim yazdırmıştı. İnsanlar onun yalnızlığından kendilerince bir ana fikir çıkarmışlardı. Bazıları onun rastgele birçok erkekle birlikte olduğu için çocukların babasını ayırt etmekte zorlandığını düşünmüştü. Hande, gerçeğin ortaya çıkmaması için bu adi suçlamayı bile sessizlikle karşılamak durumundaydı. Bir daha Serkan ile yüzleşmektense bu utanca katlanmayı tercih etti. Lena, her zaman ilk uyanan çocuk olurdu. “Günaydın annem!” diye selam verdi. “Günaydın tatlım,” dedi. Hande, kahvaltı tabaklarını ve portakal sularını masaya yerleştirirken. Tam olarak göremeyeceğini bilse bile ona gülümsemişti. Lena alışkanlıkla hiçbir yere tutunma ihtiyacı duymadan masadaki yerine oturmuştu. Tanıdık ortamlarda hafızasına güvenerek rahatlıkla hareket ederdi ve eşyalarda herhangi bir değişiklik yapılmadığı sürece bir yere çarpmazdı. Poğaçasından küçük bir ısırık alıp memnuniyetle çiğnemeye başladı. Yaşı ilerledikçe annesine olan benzerliği daha da artmaya başlamıştı. Hande şimdi bile herkesin onun kahverengi saçları ve yeşil gözleri sayesinde ikisi arasında bir bağlantı kurabileceğinden emindi. Neyse ki Hande artık Güngören soyadıyla yaşadığı muhitten de o günlerden de çok uzaktaydı. “Günaydın kızlar!” Aslan ve Teo nihayet mutfağa geldiklerinde hala esnemeye devam ediyorlardı. Lena ne kadar annelerine benziyorsa oğlanlar da bir o kadar babalarına benziyorlardı. Hatta benziyor demek az kalırdı tamamen Serkan’ın birer minyatürü gibiydiler. Hande bu konulara fazla kafa yorduğunda kalbinin derinlerine gömdüğü pişmanlık ve kayıp acılarıyla baş etmekte güçlük çekiyordu. Kendi sorunlarını hiçbir zaman çocuklarına yüklemek istemediği için hızla tüm düşüncelerini geldiği yere geri gönderdi. Çocuklarına duyduğu derin sevgiyi gençliğinden kalma aşağılık anılarla kirletmeyecekti. Eğer geçmişinden birisi çocukları görse kesinlikle aradaki bağlantıyı kurardı. Bunu bildiği için yollarının kesişme ihtimalinin minimum olduğu mütevazı bir yaşam kurmuştu kendine. Artık toplumun elit kesiminin bir parçası değildi ve çevrelerindeki hiç kimsenin de onun geçmişteki pislikleri araştırmak için bir nedeni yoktu. Hande, “Günaydın gençler,” diyerek kıkırdadı. “Ödevler tamam mı?” “Evet, gitmeye hazırız.” “Ah! Az daha unutuyordum. Lena bugün doktor randevumuz var. Seni okuldan erken alacağım. Sakın unutma.” “Tamam anneciğim.” “Aslan, Teo… Sizi de okuldan Tuana Teyzeniz alacak bu durumda. Sakın yaramazlık yapmayın, tamam mı?” Çocuklar “Tamam anne!” dediler, ağızlarını aceleyle sosisli poğaça, yumurta ve bisküviyle doldurmuş oldukları halde. “Merak etme sen.”

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Saklı Bebek

read
1K
bc

Luna'nın İkinci Şansı

read
3.9K
bc

Mafya Patronunun Hamile Gelini

read
17.4K
bc

Dördü de Bana Aşık!

read
19.3K
bc

Alpha Kael'in Pişmanlığı

read
4.1K
bc

Pişman Olmak  İçin Çok Geç

read
15.0K
bc

Çapkın Milyarder’in Pişmanlığı

read
7.0K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook