Yazılan kader, yazan kaleme şükür sebebiydi...
-----------♡----------
Hayat ve kader çok garipti.İnsan bazen kendini hayalinden bile uzak gördüğü şeyleri yaşarken bulabiliyordu.
Kim derdi ki bu masada ailemle beraber oturup sanki çok normalmiş gibi yemek yiyeceğimi...
Emir'in tehditli bakışlarına maruz kalan aile, seyrettikleri sahne karşısında sadece bir kaç kıkırtı kaçırmakla yetinebilmişti.
Şuanda ise , kimi sofralardaki sıcak muhabbetin aksine, kaşıklar ve çatallar birbiriyle muhabbet ediyordu.
Buz gibiydi..Soğuktu..Kulak tırmalıyordu..
Birde bıçak vardı.Benim asla kullanamayacağım bıçak..
Zaten küçücük olan havuç dilimini dörde bölmekte neyin nesiydi?
Son derece aç olmama rağmen rezil olmamak için kibar kibar yemek hiç bana göre değildi.
Eve gidince kendime tost yapıp, böyle on parmağımla falan yemeği planlıyordum.
"Aç değilsiniz galiba Hüma Hanım!"
Gelen sesle gayrı ihtiyari başımı kaldırınca ilk bu eve geldiğimde Neriman Teyzeyi sormama şaşıran adamı gördüm.Emir'in kuzeniydi.
Bunca olay arasında bunada şaşırmayı unutmuştum.
Hemen başımı eğip alaylı ifadesiyle söylediği sözlere, uğraşmak istemediğim için sadece başımı sallamakla yetindim.
"Sanırım Hüma böyle ortamlarda yemek yemeye pek alışkın değil."
Şirret gelin benimle alay geçip kibar sandığı ama kibarlıktan oldukça uzak bir şekilde gülünce bir şey dememek için dişlerimi sıktım.
"Ah canım bıçağını da hiç kullanmamış.İstersen sana yardımcı olabilirim."
Sinirle"Ben şimdi bıçağımı başka bişey için kullanıcam!" diye sadece kendi duyacağım bir şekilde tısladım.
Sarışın adamın olduğu yerden bir kıkırtı yükselince sesimin sandığımdanda yüksek çıktığını farkedince, göz ucuyla Emir'e baktım.
Dünya hiç umrunda değilmiş gibi önündeki yemekle ilgileniyordu sadece..
"Efendim birşey mi dedin?
Duyduğu halde benim sesli söylememi ister gibi tekrarlayınca sinsi bir şekilde gülümsedim.
"Neden olmasın ki?"
Tabağımı alıp önüne koydum.
"Havuçlarımı dört parça, etimi üç parça istiyorum.Patatesi bölmene gerek yok."
Koyduğum tabağa şaşkınlıkla bakıp gözlerini kırpıştırdı.
"A-ama ben"
"Bu ince davranışın için de teşekkür ederim.Sen çok iyi bir eltisin."
Masada gürültülü bir kahkaha yükselince, sessiz atışmamızı sanırım birtek ben ve tatlı eltim değil, şimdiden benimle uğraşacağı belli olan Emir'in kuzenide anlamıştı.
Ayrıca bu adamın adı neydi?
Homurdana homurdana söylediklerimi eksiksiz yapan kadının yüzüne bakıp gülmemek için kendimi sıktım.
Masada oluşan sessizlik kendini sürdürünce sıkıntıyla yanaklarımı şişirdim.Bu kadın bile eğlenmem için yeterli değildi.
Gergin havanın kaynağı sevgili kocama göz ucuyla baktım.
Bu sefer gözleri yemeğinde değil tam benim gözlerimin içindeydi.
Sanki birazcık daha yakın olsak göz bebeklerinde ki elanın içine serpiştirilen yeşil noktaları sayıcaktım.
Bakışları yemeğimi sanki beni kesiyormuş gibi hırsla tabaktaki yiyecekleri doğrayan kadına taşındı.
Ve sonra tekrar bana dönüp, dudağının kenarındaki alaylı gülümsemeyle başını eğip yemeğini yemeye devam etti.
Bana mı gülmüştü o?
Belkide onu mutlu ediyordum.
"Aman ne mutluluk! Adam seni elinden gelse bir kaşık suda boğucak."
Pekâlâ mantıklı iç sesim!İnşallah bir gün aklımdaki umut filizlerini köklediğin gibi, kalbimdeki çırpınan kuşlara da sözünü geçirsin...
***************
Odamda ki boy aynasında kendimi süzüyordum sebepsizce..Göz pınarlarımda ağlamaya hazır biriken göz yaşlarıma sözümü geçirmek hiç bu kadar zor olmamıştı..
Krem rengi bir gelinlik..Solanların, sararanların rengi...
Bana yakışmıştı.
Bence pembe hayalleri olan birine ancak beyaz yakışırdı..
Ama bana bu renk gerçekten yakışmıştı..
O akşam ki yemekten sonra hiç görmemiştim Emir'i.
Sanki onun değilde başkasının düğünü vardı.Sahiplenmekten oldukça uzaktı.Halbuki ben en çok onu isterdim.Birinin beni koruması, kollaması..Sırtım geriye yaslandığında boşluğa değil de sert bir sırta çarpması..
O birisinin de en çok eşimin olmasını...Benim için korkmasını, tedirgin olmasını, içinin titremesini...
Hayaller gerçeklere uzaktı ama gerçek olan şeyler başkasında da tekrar etmezmiydi kendisini.Annem ve babam arasında uğruna kitaplar yazılan aşk, sevgi, fedakârlık, sadakat benim hayatım da tekrar eder sanmıştım..
Ve bu zamana kadar beni en çok yaralayan yanılgıydı belki de...
Bence meşhur olması gereken sadece aşk değildi hiç bir zaman.Aşkta diğer şeyler gibi önemli bir ayrıntıydı sadece.Ama tek başına asla değildi.
Bir yapbozun parçları..Her bir parça ayrı değerli..Biri, birinden fazla değil.
Pat diye açılan kapıyla silkelenip gelen kişiye baktım.Aslıydı.Yüzünde ağlamamak için direnen bir ifadeyle bir şeyler söylemeye hazırlanıyordu.
"Be-ben belki karışıklıktan vedalaşamayız diye sarılalım istedim."
Onun gözlerinde biriken yaşlar bana da yansıdı.Aynısı benim harelerimde de şekillendi.Doldu ve doldu.
"Gel buraya sarı kız!"
Boydan siyah elbisesi çok yakışmıştı.Ve hızlı adımlarla sarı kıvırcık saçlarını savurarak yanıma gelip sımsıkı sarıldı.Sarıldım.
"Bana her zaman dimdik durmayı öğrettiğin, ailenin eksikliğine rağmen bana aile olduğun için, herşey için Hüma'm, pıtırcığım çok teşekkür ederim."
Minnet duyuyordu.Minnet duyulası olan kız...Akmaya zaten hazır olan gözyaşlarım yanağıma doğru süzülmeye başladığında hissetmiş gibi geriye çekilip gözlerimi sildi.
"Doldurma hemen bademleri!Veda konuşması yapmıyorum.Sadece geç kalınmış teşekkür konuşması..Ne bileyim.Sanırım bir gün yuvadan uçucağımız gerçeğini biz biraz arka plana atmışız. Bir yuvamız olmadığı için de olabilir.Veya biz pembe düşlerde beyaz kanatlarla uçan minik kuşlar olmadığımız içinde..Ama sen sadece mekân değiştiriyosun.Yanlış anlama yani üzüntüm artık bana salçalı soslu makarna yapamıyacağın için.Yoksa çok kaptırma kendini.Moron suratlı kocan beni kovmadığı sürece yedi yirmidört yanındayım!"
Yalancı kız! Beni üzmemek için saçmalamak yalan olurmuydu peki?
"Bal böceğin seni çok seviyor badem gözlü kız."
En son minik Hümaya sarılıpta sevdiğini dile getirmişti duygularını gözlerinden anlatan kız.Odamda bir anne gibi beni dış dünyaya hazırlayan küçüklüğüme baktım derin ve duygulu bir ifadeyle.
"Ben sana salçalı soslu makarna yaparım kii"
Çok şey demekti aslında.Yanındayım.Yanımdasın...
Minnettarım..Üzülme ki üzülmeyeyim..Ağlama ki ağlamayayım...
Ağlamamak için kısaltmaktı sadece..
Baktı gözlerime ve denizlerini bir süre yere indirip yuttu yaşları.Son kez sımsıkı sarıldı ve aşağıda duyulan seslerle vaktin geldiğini anlamış gibi ayrılıp beni şöyle bir süzdü.
"Şimdiye kadar gördüğüm en güzel gelinsin desem?Tam pembe düşlerdeki kuşlara benzemişsin."
Tekrar süzdü gelinliğimi.Oda alışamıyordu belkide.
"Sadece krem bir kuş!"
Kırılmış bir beyaz..Beni anlatan bir kuş rengi.En güzelinden..
Gelen kapı tıklatma sesiyle ikimizde gelecek kişiyi beklemeye başladık.
Ve sonra içeri şık takım elbisesiyle Emre girdi.Zaten dolu olan gözlerim ağır ağır elinde sıktığı kırmızı kurdaleyle buluştu.Sonra oda benimle beraber ağladı.Kırmızıyı akıttı.Yerine acı bıraktı.Ama yine aynı renkti kader ipim...Emre'nin kan çanağı olan gözlerinin renginden...
Yanıma geldi ağır adımlarla.Ama hiç bir ağır adım bu kadar hızlı gelmemişti gözüme.
Tam önümde durup sertçe şakaklarını oğdu.Zaman kazandırdı kendine.Kelimeleri toparlamak için...
Sonra hiç bişey demeden kurdaleyi bir kez doladı ince belime sonra bir kez daha ve sonra bağladı titreyen ellerle belime..Erkekler ağlamazdı öyle değil mi?
Yaşlar gözlerinden değil titreyen ellerinden akıyordu sanki..
"Baba-" acı çeker gibi yumdu gözlerini, derin bir nefes çekti içine.."Babanın işi çıkmış abla!"
Alayla gülümsedim sözlerine.Şaşırmışmıydım? Hayır!
Üzülmüşmüydüm? Evet...
O kadar mı istememişti beni? Ben onlar için atılmıştım bu bilinmez yola!Bana bir kuşak bağlamayı dahi çok mu görmüştü?
Bir vedayı..Belki de son kez küçük bir Hüma olarak ona sarılmamı...
Fazla mı büyük hayallerdi?
Sonra yıllardır tuttuğum sözleri, içime akıttığım yaşları, güçlü olmaya dair kendime fısıldadığım cümleleri çiğnedim.
Kardeşimin karşısında ilk defa hıçkıra hıçkıra ağladım.
Omuzlarım sarsıla sarsıla, biriktirdiklerimi akıttım.
Affet beni kardeşim!Sanırım bir kaya gibi yanında taşlaşmış olan duygularım, çatlaklardan sızdırmaya başladı...
"İlk okulda kendi toplantılarıma katıldığımda, liseye kendimi kaydettirip bazılarının beni hem yetim hem öksüz sanmalarına sessiz kaldığımda , ödevlerimi yaparken gizlice Aslı'yı aradığımda, hiçbirinde hatta beni o aileye başından atar gibi gelin verdiğinde bile...Hiçbirinde kendimi bu kadar yalnız hissetmemiştim."
Koca adam, yaşına tezat kalbiyle sımsıkı sarıldı bana.Ben burdayım abla dedi kendi yaraları kanarken...Var olanların kıymetini bil dedi bana...Hazır onlara sarılabiliyorken.
"Sadece bir süreliğine.Sana söz veriyorum abla!İkimizi bu dünyadan alıcam. Ve aynı hayallerimizdeki gibi bir dünya boyucam.Pembe , mavi, beyaz...Gözyaşlarınla yıkanmayacak kadar kaliteli...En sevdiğin sonbahar kadar sarı..."
Biliyordu beni.Biliyordum onu.Biz birbirimizdik çünkü...
"Ve en sevdiğin an-annemizin kokusu gibi lavanta kokulu bir dünya...Sonra seni ordan alıcam.Canım pahasına!Sana söz veriyorum.."
Alırdı tabi..Yüreği kocaman olanın korkusu mu olurdu?
Sonra Aslıda katıldı bize.Aslı'yla süt kardeş olmamız geçmiş zamandan bize hatıra kalan en değerli şeylerdendi.Gülizar teyze ve annem çok yakın arkadaştı.Ama sonra oda değişmişti işte.Kendi babama şaşırmaktan ona pek sıra gelmesede arada üzülmek elimde olmamıştı.Çünkü hatırlıyordum.Onun ailesiyle benim ailemin arasında süre gelen sıcak muhabbetleri..Kahkahası eksik olmayan sohbetleri..
Evet bir darbede o aileden yemiştim!
Ama biz herşeye ve herkese rağmen işte hep beraberdik.Kol kola, diz dize...Bol sarılmalı...Ve yanında durmalı bir kardeşlik...
Ben, Aslı ve Emre..
Sarıldık ve güven verdik...Kurduğumuz bağlara armağan ettik.
"Emre yine limon kokutmuşsun buraları.Hayır kabul de etmiyorsun ama-" Emre hışımla ayrıldı kollarımızın arasından.
"Aslı abla sana kaç kere söylücem.Ben limon kokmuyorum."
Bu üzgün anı dağıtabilecek yegane şey Emre'nin limon kokusu olabilirdi.
"Bak gerçekten mis gibi limon kokuyosun işte.Hayır niye kabul etmiyorsun anlamıyorum ki?Sanki ekşi kokuyosun diyorum!"
Haklı isyanına kahkahalarla gülmeye başladığımda bu tartışmalarında yıllardır karışmadığım gibi yine sessiz kalıp onların birbirlerine attığı öldürücü bakışlar karşısında konu değiştirdim.
"Şey kavganıza ara versenizde beni uğurlasanız mı acaba? Malum yolcu yolunda demişler."
Yeni akıllarına gelmiş gibi ikiside yanıma gelip bir şey söylemeden koluma girdiler ve odadan hiç konuşmadan çıkardılar.
Şimdi sessiz olmak zorundaydık.
Çünkü bizim için konuşmak hiç bu kadar zor olmamıştı.Artık ayrı yerlerde olacağımızın üzüntüsü üçümüzünde omuzlarına sancılı bir ağrı gibi çökmüştü.
Salonda siteden ve apartmandan tanıdık kadınlar vardı.Ve hepsi üzgün gözlerle gidişimi izliyorlardı.
Ama beni şaşırtan çok farklı bir ayrıntıydı...
Benim birazdan bu evden evimizden çıkacağım kapının önünde, yüzünde samimi bir üzgünlükle bana bakan Aslının annesi...Gülizar teyze...
Ama neden?
Aslı'da benim gibi anlam veremeyen bakışlarla annesine bakmaya başladığında o hepimizi şok edecek birşey yaptı.
Zaten kapıya yakın olan mesafemizi kendi hızlı adımlarıyla tamamlayıp bana sarıldı.
Şaşkınlıkla gözlerim açıldığında kollarım ona dolanamadı bile.
"Affet beni kızım!"
Geçmiş zamandan süzülüp gelen cümle...Aynı sıcaklığı içinde barındıran, ruhunda çok gizli sırlar saklayan...
Neyi affedicektim ki ben?
"Gülizar teyze neyi affetmemi istiyorsun anlamıyorum!"
Sıkı sıkı sarılan kolları gevşemedi düşündüğümün aksine.Daha sıkı sardı beni.
"Affet beni Zeynep!!"
Annem mi?
Sarsılmama sebep olan cümleleri kulağıma fısıldayıp hızla bıraktı beni.
Sanki daha çok sarılsa, olmaması gereken şeyler olacaktı.Söylememesi gereken şeyler söyleyecekti.
Yine aynı yerine yüzünde ki yıkık ifadeyle iliştiginde, Aslıyla birbirimize baktık şaşkınca.O sadece şaşkındı.Ama benim harelerimde başka duygularda serpişmişti.
Çünkü söylediklerini bir tek ben duymuştum......
Dairenin kapısından kol kola çıktığımızda, arkama döndüm son kez.
Çocukluğumun en güzel yerlerini kendinde barındıran evde gezdirdim gözlerimi...
Sürekli koşup dizimi annemin telaşlı söylenmeleriyle yaraladığım koridorda...Hergün annemi seyrettiğimiz onun ustalıkla yaptığı yemekleri büyük bir iştahla ve tatlı kavgalarla yediğimiz mutfakta...
"Baba pastadan kocaman aldın.Bana bırakmıyosun."
Halbuki tek amacım güzel hatıralar biriktirmekti...
Lavanta kokulu evim...Kırk yıl düşünsem senden böyle sanki hiç yaşamamış gibi kocaman bir boşlukla ayrılacağım aklımın ucuna gelmezdi.
İşte kader ve kısmet getirilerinin bazen hiç beklentilerimizin olmadığı şeylerdi.
Ama tevekkül...
Bize nasip olana şükretmekti.
Çok şükür Allah'ım!
Ya her daim mutlu olsaydım bu dünyada?
Bana verilen en büyük musibet olmaz mıydı?
************
Kırmızı örtünün altına gizlediğim göz yaşlarımla sahipleri olmayan evime veda edip apartmanın kapısından çıktık.
Erkek tarafı bizim aksimize oldukça neşeliydi.Fazla kalabalıklardı bu birbirine sahip çıkan insanlar...
Acaba bu kızın sahip çıkanları nerde diye düşünüyolarmıydı?
Arkasında ağlayanı olmayan bir gelin..
Biraz abes bir durumdu sanki.
Ama neyseki ben hiç bir zaman insanların gözünde acınası bir durumda olduğum için ağlamazdım.
Yaralarım acıdığı için ağlardım.
Onlar kanardı, onlar acırdı...
Panzehir olurdu gözyaşlarım.Zehri dışarı akıtırdı.
Bence ağlamak güçsüzlük değil,
Gücünü yeniden bulmak için, zaman kazanmaktı.
Vaktin geldiğini hissedip başımı kaldırdığımda karşımda gördüğüm adamla yutkunmadan edemedim.
Jilet gibi takım elbisesiyle gören gözlere seyirlik manzara sunarken, kasıntı olmayan ama doğal bir asilliği olan havasıyla belkide bu manzarayı seyreden her bir insanın aklında şu soruyu canlandırıyodu.
Bu adama neden bu kız?
Çok zıttık, çok başkaydık, çok terstik...
Onun dünyası ve benim dünyam sanki başka gezegenlerde yaşıyormuşuz hissi veriyordu.
Onun ela kısık gözleriyle baktığı dünya fazla karanlık ve gizemliydi sanki.
Bana ne demişti?
Alar!
Yalancı karanlık.
Onun zifiri karanlığına tezat, hakiki ışığı bulan karanlıktı belki benimkiside.Asla beyaz değildi.Pembe değildi.
Ama aralarından ışık süzdüren bir karanlıktı.
Kırmızı örtünün altından baktığımı görmez diye rahatlıkla onu incelerken onun üzerimdeki derin bakışlarıyla rahatsız oldum.
Beni baştan aşağı süzüp fazla oyaladı harelerini üzerimde.
Herkesin karısına bakıyor deyip doğal karşıladığı bu durum benim için hiçde öyle değildi.
Ağır adımlarla yanıma gelip çok yakınımda durduğunda, rüzgarın burnuma taşıdığı kokusunu çektim içime.Sanki tek yapmam gereken buymuş gibi...
Neriman teyze ve Emirin annesi yanımıza geldiğinde Emirde aramızdaki mesafeyi kapatıp yanımda durup kolunu uzattı.
Bu durumda koluna girmem gerekiyordu sanırım.
Derin bir nefes alıp, kolundan parmaklarımın ucuyla tuttuğumda bir yandan Neriman teyze koluma bilezik ve boynuma altın takmaya başladı.
Elini öpmem gerektiğini farkedip ikisini de öpüp sarıldım.
"Hayırlı olsun yavrum.Allah sizi iki cihanda da beraber ve mutlu eylesin."
Bizimle pek alakası olmayan, sanki çok uzak görünen duaya amin dedim.
"Sağol Ba-baanne!"
Titrek sesime rağmen söylediğim kelimeyle onu mutlu ettim.Artık onları kabullenmem gerekiyordu.
Hareketlenen adamla bende arabaya doğru yürümeye başladım.Hiç bir yorum yapmamıştı.Sonuçta onun geliniydim öyle değil mi?
Eleştiri bile yapsa beni kaale aldığını düşünüp sevinirdim.
Ama sanki beni görmüyor gibi davranıyordu.
Düşünceler eşliğinde arabanın yanına büyük bir coşkuyla vardığımızda, gözünün ucuyla bana bakıp zaten emanet tutuşumdan dolayı kolaylıkla kolunu çekti.Binmem için kapıyı açtığında şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdığımda etraftaki insanları hatırlayınca hemen normale döndüm.
Kameralara oynuyordu tabi!
Ön koltukta yerimi aldığımda oda sürücü koltuğuna yerleşip arabayı çalıştırdı.Kornalar eşliğinde konvoyla bulunduğum siteyi terkederken hüzünle camdan dışarı baktım.
Dolu gözlerle bana veda eden Aslı'ya ve Emre'ye el salladım.
Köşeyi dönene kadar birbirimizden bakışlarımı ayırmadığımızda görmediklerinin verdiği rahatlıkla içimi çeke çeke ağladım.
Çok berbat hissediyordum.
Artık onları göremeyeceğim bir mesafeye geldiğimde önüme dönüp kırmızı örtüyü çekip aldım başımdan.
Onun açmasını beklemiyordum sonuçta.
Altında boşu boşuna nefessiz kalmama gerek yoktu.
"Onu benim çıkarmam gerekmiyormuydu?"
Nee?
Ciddi mi diye suratına aval aval baktığımda, sanki biraz önceki cümleyi kullanan o değilmiş gibi kayıtsız bir ifadeyle yolu izliyordu.
"Burdan pek hevesli gibi görünmüyorsun."
Hiç cevap vermeden soğuk bir alayla dudağının kenarı kıvrıldı.
Beni duymamış gibi yapıp arabayı kullanmaya devam ettiğinde aklıma gelen şeyi söyleyip söylememe arasında kaldım.
Acaba nasıl bir tepki verirdi?
"Kıvranıp durma ne söylüceksen söyle!"
Şaşkınlıkla ona bakmaya başladığımda"Dudaklarını kemirip duruyosun!" dedi.
Utançla kızardığımda elim istemsiz dudaklarıma gitti.
O benim dudaklarımamı bakıyordu?
Birden elimin üstünde hissettiğim soğuk bir el elimi aşağı indirdi.
"Oynama şunlarla!Vaktimiz çok az.Söylemen için on saniyen var."
Hemen kafamda toparlayıp heyecanla atıldım.
"Şey a-acaba annemi ziyarete gidebilirmiyim?"
Anlamaz bir ifadeyle baktığında devam ettim."Mezarlığa yani!"
Hiç bir şey demeden yine yolu izlemeye devam ettiğinde üzüntüyle başımı öne eğdim.
Ne diye söylüyordum ki sanki?
Ekim ayına tezat bulutların kaybolmasına sebep olan sıcak havaya camdan bakıp iç çektim.
Beni böyle görsün isterdim.Tamam o yine görüyordu ama...Yinede isterdim işte.
Hüzünlü bir iç çekiş daha bıraktığımda, yandan bir bakış attım duygusuz adama.Dünya umurunda değildi sanki.Yada dünya fazla umurundaydıda batmış gitmişti karanlığına.
Duran arabayla ne ara geldiğimize anlam veremeyip, camdan dışarı baktım.Onların evi daha uzak degilmiydi?
Geldiğimiz yeri gördüğümde şaşkınlıkla yanımdaki adama baktım yeniden ve yeniden.
Ama burası..Mezarlıktı!
Peki benim asıl şaşırmam gereken bumuydu? Yoksa hangi mezarlık olduğunu söylemeden burayı bilmesimi?
"Fazla vaktimiz yok.On beş dakika içerisinde burda ol!"
Hiç bir şeyi sorgulamadan hızla indim arabadan şansımı kaçırmak istemiyor gibi.Yanında birazcık daha dursam vazgeçicekti sanki.
Hızlı adımlarla mezarlıktan içeri girip annemin yanına doğru gittim.
Asıl evime, evimize..
Ona sarıldım.Veda ettim.Yeniden buluşmalı bir veda...
O yine Hüma'ya veda etti.
Tıpkı benim bu mezarın başında her yılıma ettiğim küçük ama büyük vedalar gibi...
Alışkındı annem o yüzden.Ben yıllardır bunu yapıyordum çünkü.
Onun karşısına her seferinde bambaşka biri olarak çıkıyordum.
Yüreğimde taşıdığım on yaşındaki afitabıyla...
"Ben senin kefeninin rengini göremedim annem ama beyazdı öyle değil mi?Beni beyaz gelinlik giymedim diye suçlamazlar, kınamazlar dimi annem?Toprağa özenen annesi beyaz gelinliğini giydi zaten.Kızı nasıl giysin ki?"
Bana verdiğin bu on beş dakika dedim içimden karanlık adama seslenir oda beni duyar gibi..
"Katı ifadenin arkasından gözlerime yansıyan ufak bir merhamet kırıntısı..."
Anlaşılmak istenmekten uzak, ama anlaşılan bir atak!
Teşekkür ederim ela gözlü adam!
************