Gece yarısı olduğunu uyaran büyük çan üçüncü kez büyük bir gürültüyle ses çıkardıktan sonra susmuştu. Şehrin merkezinde yer alan büyük kule saat fazlasıyla gürültü çıkarma kapasitesine sahipti.
“Doldur!” diye emir verdi genç adam barmene. Barmen adam kırklı yaşlarında biriydi. Hemen denileni yaptı. Raflardaki en pahalı brendi şişelerinden birini daha aldı. Diğer şişeyi bitirmişti müşterisi. Yavaşça kristal bardağı doldurup uzattı.
“Yeterince içmedin mi?” diye sordu yanındaki taburede oturan adam.
“Karışma.” Bir dikişte içmişti brendisini. Dudağının kenarını kabaca silerken “Doldur!” diye tekrar bardağını uzattı.
“Ne oldu?” bir cevap alamayınca “Sorun hangi leydi bari onu söyle,” dedi adam muzip bir ifadeyle. Arkadaşı gri gözlerini korkutucu bir şekilde kısarak ona baktı. “Beni o bakışlarla korkutamazsın Philip. O seneler geride kaldı dostum,” dedi bu kez sırıtarak Albert.
“Siktirip gitmem için ne kadar ödemek zorundayım?” Tekrar uzatılan içkisini tam içecekken arkadaşı elinden kapmıştı. Gülerek içkiyi bir dikişte içti ve bardağı masaya sertçe koydu.
“Servetinin tümünü versen bile yetmez şu an!” dedi inatla “Şimdi anlat bakalım! Sorun hangisi? Uysal Leydi Cassandra mı yoksa asabi Leydi Valeria’mı?”
Philip iç geçirdi. Tabureden kalktı yavaşça. Sendelediğinde Albert onu tutmak istemişti ancak onu durdurdu. Barın özel bölmelerden biri olan koltuklara gitti. Geniş bir koltuklardan birine yayıldı. Kan kırmızısı renginde olan koltuk güzel göründüğü kadar rahatsız ediciydi nedense. Tam karşısında Albert oturdu.
Düşmüş Melekler barı sosyetenin elit kısmının zaman harcadığı lüks bir bardı. Aslında genelev bile denilebilirdi buraya. Şehrin en pahalı fahişeleri çalışıyordu burada. En yüksek kumarlar burada oynanır, at yarışlarına burada bahis yapılırdı.
“İkisi de dersem fazlamı pislik olurum?” diye başını arkaya atarak konuştu Philip.
“Maalesef evet,” dedi Albert. “İki leydiyle aynı anda fingirdeşmeye çalışırsan adi bir pislik olursun dostum. Gerçekler acıdır.”
Philip kuru bir kahkaha attı. “Sırf bu yüzden seni seviyorum,” yavaşça arkadaşına bakarak “Yüzüme karşı gerçekleri söyleyen tek insansın,” dedi.
“Şu an kusabilirim,” Albert yüzünü ekşitmişti “Sana sarılmamı falan istemiyorsun değil mi? Sevgi dilenen bir bebek gibi görünüyorsun!”
Philip tekrar kuru bir kahkaha atarak başını iki yana salladı. “Leydi Cassandra teyzesinin yanına kuzeye gitmek istiyor,” dedi birden.
“Kuzey bölgenin şu an nasıl bir halde olduğunu biliyorsundur umarım. Söylentiler kulağına gelmiş olmalı. Oraya gitmek intihar etmek gibi bir şey olur.”
Philip “Biliyorum,” dedi biraz öfkeyle “Ancak anlatamıyorum. Bu kadınlar neden bu kadar laf anlamakta zorluk çekiyor?”
“Bunu cidden bana mı soruyorsun?” Albert işaret parmağıyla kendisini işaret etmişti “En son ne zaman bir ilişkim oldu onu bile hatırlamıyorum.”
Sör Albert kadınlar arasında popüler olsa bile ilişki konusunda berbattı. Kadınlar üniformalı erkeklere karşı her zaman özel bir ilgisi duyardı. Birazda soğuk görünümü olunca kadınlar Albert’e bayılıyordu. Ciddi görünümlü ağırbaşlı harika adam! Gerçi genç adam bunun tam tersiydi. Arkadaşlarının yanında açık sözlü, şaka yapmayı seven neşeli bir adamdı. Kadınlarla konuşmayı pek beceremediğinden de genellikle onları dinlemeyi tercih eder ve her zaman saygıdan belli bir mesafe koyardı. O nerden bilsin bu hareketinin kadınları etkilediğini!
“Neyse. Senden istediğim şey Leydi Cassandra’ya bu yolculukta eşlik etmen,” dedi Philip. “Onun başına bir şey gelmesini istemiyorum. Güvenebileceğim en iyi kılıç ustası da sensin.”
Albert biraz iç çekerek arkasına yaslandı. “Hayır demek isterdim doğrusu,” dedi gülümseyerek “Ancak çok saygıdeğer ekselansları ilk defa benden bir ricada bulundu. Reddetmeye gönlüm razı gelmiyor.”
“Götün tekisin.” Philip ağrıyan başını ovalarken “Sana borçlu olacağım,” dedi.
“Ödersin. Misliyle hem de.”
“Ona şüphem yok zaten.”
“Birkaç paund parayı sakındığını söyleme bana!”
“Söz konusu paramı sence?” Philip bu para konusu açılınca sabah leydi Valeria ile olan tartışmasını hatırlamıştı. Birde kadın ona tazminat ödemek zorunda değilsin demişti! Aklını kaçıracaktı neredeyse öfkeden. “Hayatını riske atacaksın.”
“İlk kez yaptığım şey değil,” dedi el sallayarak Albert “Sen bana esas konuyu anlatsana. Leydi Cassandra neden birden bire teyzesine gitmek istedi. Bildiğim kadarıyla ailesi burada.”
“Uzun hikâye.”
Genç adamın bir kaşı havalandı şüpheyle. “Pekâlâ. Sen öyle diyorsan. Peki, Leydi Valeria ile durumlar nasıl?” diye sordu bu kez “Nişan artık kesin olarak son buldu değil mi?”
“Hanımefendi şimdi Redcliff’in nişanlısı,” diye neredeyse homurdandı Philip.
“Nasıl? Lord Clark’tan mı bahsediyorsun?” Albert şaşkınlığını saklayamamıştı doğrusu. Lord Clark geçen sene sınırda katılmış olduğu savaşta generallik yapmıştı. Sosyetedeki güler yüzüne aldanmamak gerekiyordu. Adam bir canavardan farksızdı savaş meydanında. “Leydi Valeria generalle mi nişanlandı şimdi? Ne ara? Nasıl oldu bu?”
“Bunun gizemini bende bilmiyorum. Ancak leydi bizzat kendi ağzıyla söyledi.” Philip saçlarını geriye doğru taradı öfkeyle “O piç herifin bana ait olan şeylere göz koyduğunu bilmiyordum.”
Albert nedense gülmek istedi. “Bana kalırsa tam tersi,” dedi. “Lord Clark değil de leydi Valeria ona göz koymuş olabilir. Sana sahip olamayacağını anladıktan sonra ülkenin diğer en güçlü adamına pençelerini saldı. Oldukça akıllıca bir taktik. O kadının bir şeytan kadar kurnaz olduğu aşikâr.”
Philip’in içinden bir ses bunun tam tersi olduğunu söylüyordu nedense. Yine de bu düşüncelerini söyleme gereği duymadı. O kadının aklının bir köşesini sürekli meşgul etmesine sinir oluyordu. Niye onun sureti beliriyordu aklına anlayamıyordu. Onun hakkındaki her şeyi nasıl bildiğini bile öğrenememişti. O kadın kimdi! Nasıl bir insandı anlayamıyordu.
“Benim anlayamadığım şu aslında,” Albert’in sesiyle derin düşüncelerinden sıyrılan adam başını kaldırdı. “Leydi Valeria nişanı bozdu. Artık bu zorunlu evlilikten kurtulmuşken niye sanki dünyanın en mutsuz adamıymışsın gibi davranıyorsun?”
“Bilmiyorum,” dedi tüm dürüstlüğüyle genç adam. Biraz öne eğilerek göğsünü işaret etti. “Delice gelecek ama… Sanki ben, ben değilim. Kalbim… Leydi Cassandra’nın adını fısıldarken… Aklım sürekli onun suretiyle meşgul… Ben ne istediğimi bilmiyorum. Sanki deliriyorum! Aklım ve kalbim savaş içerisinde… En komik olan yanıysa ne biliyor musun?”
Albert kaşlarını çatmıştı. Philip’in bu kararsız halini ilk kez görüyordu. Sanki iç savaş veriyordu.
“Ben… Kontrol ediliyorum sanki. Leydi Cassandra’ya kendi iradem dışında çekiliyorum… Sanki kafamın içerisinde bir ses bana sürekli Cassandra’nın yanında ol diye emir veriyor.” Ancak nedense bunu yapmak istemiyorum.
Genç adam son sözlerini dile getirmemişti. İçindeki karmaşaya daha o bile anlam veremezken başka birinin onu anlamasını bekleyemezdi.
“Sen delirmişsin,” dedi gülerek Albert. “Sarhoşsun ve ne dediğini bilmiyorsun. Ben sana kısaca özet geçeyim durumunu. Ekselansları her şeyi elde etmeye alıştığından bu kez iki leydiye sahip olmak istiyor o kadar. Ancak bunu leydiler kabul etmiyor. Böylece dükümüzde hayal kırıklığına uğruyor ve elinden şekeri alınmış küçük bir bebek gibi mızıkçılık yapıyor.”
Philip üzgünce gülümseyerek “Belki de haklısın,” dedi.
Belki de gerçekten de saçmalıyordu. İradesi dışında birini sevecek değildi ya o! Fazla kafayı takmıştı o kadına o kadar. Bu yüzden belki de boşlukta gibi hissediyordu kendini. O kadın aklını ele geçirdikçe aptal şeyler düşünmesine neden oluyordu.
O leydi Cassandra’dan hoşlanıyordu. Onu seviyordu. Ve ona sahip olmak istiyordu. Leydi Valeria’yı yok saymalıydı o kadar. Bu saçmalıkları da düşünmeyi bırakmalıydı.
♣♣♣
Kılıcını savurarak geriye doğru iki adım attı genç adam. Son anda saldırı atağını geri püskürtebilmişti.
“Bu çok yakındı!” dedi gülümseyerek tekrar saldırdığında. Karşısındaki kadın ustalıkla saldırısını engellemişti.
“Bir dahakine bir yerlerine batabilir ama!” dedi kadın kılıcını sertçe havada savurduğunda.
John zar zor darbeden kaçtı. Bu kadın iki gün içerisinde nasıl bu kadar geliştirebilmişti kılıç yeteneğini aklı almıyordu! “Ailemizde dahi olduğunu bilmiyordum!” dedi kılıçları buluştuğunda. “Birkaç sıkı eğitimle beni bile yenebilirsin!”
İki kardeş çapraz şekilde kılıçlarını birbirlerine dayıyordular. İkisinin de yüzü birbirine çok yakındı. John tekrar gülerek “Seninle böyle kıyasıya mücadele edeceğime asla inanmazdım!” dedi. Alnından terler akmaya başlamıştı.
“Yaşlanıyorsun abi! Bir kadına yenilmek üzeresin!”
“Sen öyle san!” Kılıcını savurduğunda Valeria arkaya doğru sendeledi ve o an son hamleyi yaparak kılıcının ucunu genç kadının boğazına dayadı John “Nakavt! Kaybettin sevgili kardeşim.”
Genç kadın gülerek kılıcını bıraktı. Ellerini yukarıya kaldırarak “Pes ediyorum,” dedi. John kılıcını tekrar kılıfına soktu. “Yılların tecrübesi seni kurtardı Albay Herold. Sizi birkaç aya yenerim.”
“Hayaller dünyasında yaşamaya devam et güzel kardeşim,” John kibirli bir sırıtmayla arkasında döndüğü an bir esinti hissetti. Son saniyede arkadan gelen saldırıdan kurtulmuştu. Valeria tekrar kılıcına sarılmıştı. “İkinci raunt sanırım,” diye o da tekrar kılıcını kılıfından çıkardı.
“Senin kaybettiğini görmezsem bu gün uyuyamam!” diye tekrar savaşa başladılar.
John kız kardeşinin saldırılarından kolaylıkla sıyrılıyordu “Generalle nişanlandığına hala inanamıyorum!” dedi karşı atağı engellediğinde. “Benedict az kalsın bayılacaktı!”
“Lord Clark oldukça hoş bir adam,” dedi Valeria. İki gün önce Redcliff markisi genç kadının babasıyla konuşmaya gelmişti. Böylece nişanlarını resmi olarak doğrulamıştılar. Lord Thomas başta çok şaşırsa da kızının mutluluğu için yine ses çıkarmamıştı. Büyük tepkiyi veren iki erkek kardeş olmuştu.
“Adam bir general, Valeria!” dedi John hızlı bir manevra ile kardeşinin arkasına geçti. “Ömrünün yarısı savaş meydanında geçiyor!”
“Ve?” Valeri tekrar atağa geçmişti.
“Her an ölümle burun buruna!”
“Rahat ol John! Lord Clark daha ölmeyecek!” Valeria havada uçan bir kartal kadar hızlıydı kılıcını kullanırken.
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye son anda gelen kılıç darbesini geriye savurdu John “Nişanlı olduğun adam ölümle dans ediyor bunu unutma! Unvan için bu riski almana değmez. Dul bir markis olmak sana ne kazandırır?”
John kardeşinin mevki peşinde olduğunu düşünüyordu. Yoksa niye birden bire Redcliff markisiyle nişanlansın ki? İlk görüşte âşık olacak bir kadın değildi Valeria. Ha eski hali olsun ha 142 şimdiki. Fark etmez. Valeria ilk bakışta âşık olamayacak kadar iradesi güçlü bir kadındı. O daha çok mantık açısından bakmayı tercih ederdi. Zenginlik, unvan falan filan. Ve bu durumda mantıklı olan tek şey: markinin büyük serveti ve unvanının olmasıydı. Yani kardeşinin istediği her şeye sahipti.
“Kız kardeşinin geleceği görebilme gibi bir yeteneği olduğunu söylesem inanır mısın abi?” dedi Valeria arkaya doğru birkaç adım atarak. Arkadan örgülü uzun saçı savrulmuştu hızlı hareketi yüzünden. “O adam ölmeyecek. Bundan emin olabilirsin!”
John kahkaha attı. Valeria’nın gözlerindeki kararlılıktan anladığı kadarıyla geri adım atmayacaktı. Her ne kadar bu duruma hala anlam veremese de nişanı kabul etmek zorundaydı. “Pekâlâ, söylesene güzel kardeşim madem geleceği görme gibi yeteneğin var o zaman ben kiminle evleniyorum?” Kılıçların çarpışmasıyla metalik bir ses çıkmıştı.
“Tanrının senin kaderini yazmaya pek zamanı olmamış bu yüzden kaderini senin eline bırakmış kardeşim,” dedi genç kadın tekrar kılıcını savurarak. Kılıçla savaşmak hoşuna gitmeye başlamıştı. John’la talim yapmak ona çok iyi geliyordu.
“Buna sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Tanrı beni unutmuş desene!”
Dilara buna güldü. Doğrusu John karakterini hikâyenin bazı yerlerinde sadece varlığını göstererek birkaç satır yer tutsun diye yazmıştı. Onun kaderi hakkında bir tek satır bile yazmadığından onun geleceği hakkında bir şey bilmiyordu. Aslında hikâyede gıpta edilecek tek insandı o.
İradesi dışında birini sevmeye zorlanmıyordu, sonu ölümle sonuçlanmıyordu, kötü olmak içinde zorlanmıyordu. Kaderi tamamen kendi ellerindeydi.
“Emin ol John sana gıpta ediyorum,” dedi Dilara yorulduğunu göstererek ellerini kaldırdı. “Kaderin bir başkasının elinde oyuncak değil. Kendi çabalarınla yazabilme iradesine sahipsin.”
John nefesini düzenlemeye çalışırken içinden sonunda dedi. Eğer Valeria biraz daha talimi uzatsaydı bu kıza savaşı gerçekten kaybedecekti. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi onu fazlasıyla zorlamıştı. “Sanki gerçekten geleceği görebiliyormuşsun gibi konuşuyorsun,” dedi kâhyanın getirdiği ipek havluyla yüzünü silerken “Teşekkürler Sebastian. Bana bir kahve hazırlarsan çok sevinirim.”
“Emredersiniz Lordum,” kâhya uzaklaşırken John üzerindeki koruma amacı giymiş olduğu zırhtan kurtuldu. “Biraz dinlenelim. Sayende bir ay kılıç tutamaz hale geldi ellerim.” Hafiften morluklar oluşan sağ elini havada sallayarak içeriye yöneldi John.
Dilara onun arkasından bakıyordu. John’un uzaklaştığından emin olduktan sonra yavaşça eldivenlerini çıkardı. Avuçlarında oluşan morlukların yavaş yavaş kaybolduğunu gördü.
Bu gerçeği iki gün önce fark etmişti. Yanlışlıkla odasındaki vazoyu kırmıştı. Kırık parçaları toplarken elini kesmişti. Ve kesik anında kapanmıştı. Bunu ilk başta anlayamasa da sonra nedenini bulmuştu Dilara.
O her ne olursa olsun bir başka evrenden gelen bir ruhtu. Ve artık bu bedene sahiplik ediyordu. Artı hikâyenin ana kötü karakteri olan Valeria Herold hikâyenin sonuna kadar yaşıyordu.
Bu demektir ki ona hiç bir şey olmaması gerekiyor.
Bu yüzden bedeninde oluşan her hangi bir yara hemen kayboluyordu. Bir çeşit ölümsüz gibi şeydi şu an.
“Şimdilik,” diye mırıldandı o an. Yumruklarını sıktı Dilara. “Beni öldürebilecek güce sahip kişi hala yaşıyor.”
Hasting Dükü Philip Worth Richardson onu öldürebilecek güce sahipti. Teknik olarak daha ölümle burun buruna gelmemişti ama küçük yaraları iyileştiğine göre büyük yaralarda iyileşiyordu. Dilara’nın hipotezi böyleydi. Diğer yaralar öldürmüyorsa demek ki bunu yapabilen tek kişi Philip’ti.
Bu yüzden kılıç talimine başlamıştı.
Bu dünyaya ait olmadığından diğer insanlardan üstündü. Daha çabuk öğreniyor ve hemen uygulamaya geçebiliyordu. Fazlasıyla çevik ve hızlıydı. Zaten bu dünyada gerçek iradeye sahip tek insan oydu. Kaderi değiştirme gücüne sahipti sonuçta. Bu yüzden başarabilirdi. Valeria Herold’un açıklı sonunu değiştirebilirdi. Ve mutlu sonla yaşayabilirdi.
Genç kadın tamamen iyileşen ellerine bakarak eldivenlerini tekrar giydi. Bu sırrı kimsenin öğrenmemesi gerekiyordu. Cadı damgası yemek istemezdi doğrusu. Salona girdiğinde John koltuğa uzanmış “Çok yoruldum!” diye söyleniyordu.
“Ben yarın kuzeye gidiyorum,” dedi aniden Dilara. Mor bir koltuğa geçip oturdu. Hizmetçilerden biri çay uzatmıştı o an.
“Nasıl?”
“Babamdan izin aldım. Kuzey bölgenin sorumluluğu sadece Benedict’e ait değil. Bende yerel halka yardım etmek için denetime çıkmak istiyorum.”
John uzandığı koltuktan kalkarken “Siz aklınızı kaçırmış olmalısınız!” dedi hayretle. “Babam buna nasıl izin verir! Ve Benedict! Dün yola çıktı! Senin oraya gittiğini öğrenemeyecek mi sanıyorsun? Oradaki bütün askerler Benedict’e bağlı! Oraya ayak basmana bile izin vermezler!”
Dilara John’dan böyle bir tepki bekliyordu açıkçası. Sonuçta adam kız kardeşini korumaya çalışıyordu. “Benedict daha Wyndham dükü değil. Onun benim adıma karar alma yetkisi yok.” Sakince çayından yudumladı. “Oraya gittiğimi öğrenip öğrenmesi de umurumda değil açıkçası.”
“Sen gerçekten aklını kaçırmışsın!” John öfkeyle yerinden kalktı. Salonda volta atmaya devam ederken homurdanıyordu “Kuzey bölgenin ne kadar tehlikeli olduğunu sana açık bir dille anlattım! Tanrı aşkına oraya gitmek ölümün kucağına atlamak gibi bir şey Valeria! Ölmek mi istiyorsun!”
“Bana bir şey olmayacak John!” dedi Dilara sesini biraz yükselterek “Yanımda Lord Clark’ta olacak.”
“Birde generalle mi oraya gidiyorsun! Siz ikinizde çıldırmışsınız!” John kardeşine çatık kaşlarıyla bakarken “Buna ben izin vermiyorum!” dedi bağırarak. “Göz göre göre ölüme gitmene izin vermem Valeria!”
“John seni anlıyorum…” Dilara yerinden kalkarak abisinin ellerini avuçladı “Benim için endişeleniyorsun. Ama korkma bana bir şey olmayacak. Yerel halka yiyecek ve giyecek dağıtmak istiyorum o kadar.” Bu biraz yalandı ama başka çaresi yoktu. John’a leydi Cassandra’yı ve Sör Albert’i kurtarmaya gittiğini söylemezdi. “Sınıra yaklaşmayacağım bile. Hem yanımda Lord Clark var. Eminim o beni canı pahasına korur.”
John kararsız kalmıştı. Kardeşinin yalvaran gözlerine bakarak “Neden Valeria?” diye sordu “Niye birden bire kuzeye gitmek istiyorsun?”
“Ben… Yeni bir itibar kazanmak istiyorum!” dedi aklına gelen ilk düşünceyle genç kadın “John… Belki sen fark etmiyorsun ama herkes benim arkamdan dükün peşinden yıllarca koşan takıntılı kadın etiketiyle tanıyorlar! Bir kusuru varmış gibi sürekli sorun yaratan çirkef bir kadın olarak tanınmak istemiyorum! Dükün yüz çevirdiği güzelliğinden başka hiç şeyi olmayan şımarık sosyete güzeliyim ben insanların gözünde! Ben bu isimlerle anılmak istemiyorum. Yeni bir imaj, yeni bir ben yaratmak istiyorum. Lütfen bu konuda bana destek ol John. Lütfen.”
John kardeşine sarılmıştı. Kardeşinin bu konuda acı çektiğini bilmiyordu. Çok öfkelenmişti. Ona yardım edemediği için kendisine kızmıştı. Onun haberi bile yoktu bunlardan! “Sosyetenin canı cehenneme! Bazen o insanları bizzat kendi ellerimle kılıçtan geçirmek istiyorum!” dedi kardeşinin saçlarını okşarken.
“İnan buna hiç gerek yok!” Genç kadın gülmüştü “Çünkü kılıçtan geçirmek istersem bunu gayet bende başarabilirim.”
İkisi de bu duruma gülmüştü. John her ne kadar kuzey bölgeye gitmesini istemese de sonunda kardeşi onu ikna etmişti. Yarım saat daha sohbet etmiştiler. Daha sonra kâhya içeriye girmiş ve Lord Clark’ın Leydi Valeria’yı ziyarete geldiğini iletmişti. Dilara hemen saçını düzenlemeye başlamıştı. Onun bu halini fark eden John zar zor kahkahasını bastırdı. “Güzelsin Valeria,” dedi yavaşça. “Redcliff seni güzel bulmazsa gözlerini oyarım rahat ol sen.”
Genç kadın kardeşinin tuhaf tehdidine kaşlarını çattı. “Abiler genellikle bunun tam tersini söylemez mi?” dedi “Hani kız kardeşlerini kıskanırlar ya… O açıdan dedim.”
John gülerek “Onu Benedict gibiler yapar,” dedi ve içeriye giren adama başını çevirerek “Oh generalim! Bu ne şahane bir sürpriz!” dedi.
Josef elindeki bir buket çiçekle baş selamı vererek “Lütfen bana sadece Henry diye seslenin Albay Herold,” dedi. Sonra yeşilleri leydiye kaymıştı “Leydim, bu günde şahane görünüyorsunuz.”
Dilara biraz kızarmıştı. Yerinden kalkarak çiçeklerini aldı teşekkür ederek. “O halde sizde sadece John deyin general. Belki o zaman anlaşırız.” Genç adam aşk kumrularını yalnız bırakmak amacıyla yerinden kalktı.
Josef başını sallayarak “Nasıl uygun görürseniz albay,” dedi. John gülümsemişti. Kız kardeşine son bir bakış atarak salondan ayrıldı.
O gittiği an Dilara hemen Josef’in kolundan tutarak koltuğa oturttu. O da yanına geçerek “Öğrendin mi istediğim bilgileri?” diye sordu. Genç kadının ani değişimi Josef’i güldürmüştü. “Bu ne acele leydim?” dedi bir kaşı havalanırken
“Nişanlınıza bir çay ikram etmeyecek misiniz?”
“Şu an çaydan önemli bir sorunumuz var Lord Clark!”
“Josef,” dedi birden Redcliff. “Eğer bana adımla seslenirseniz size öğrendiğim bilgileri anlatabilirim.”
Genç kadının kaşları çatılmıştı. Josef bu durumu daha da eğlenceli bulmuştu. Beyaz eldivenli ellerinden biri yavaşça örgüsünden taşan lülelere kaydı.
“İsmimi ağzınızdan duymak istiyorum,” dedi yavaşça “Hem size her bilgi taşıdığımda bana bir ödül vermek zorundasınız. Bu günkü ödülümde bu olsun.” Genç kadının gözleri kısıldığında adam tekrar gülümseyerek “Emin olun küçük bir şey istedim. Sizden öpücükte isteyebilirdim!” dedi.
Leydi iç çekerek “Pekâlâ, kulağa oldukça adil geliyor,” dedi. “Şimdi lütfen öğrendiklerinizi söyler misin? Josef…” Markinin yeşil gözleri parıldamıştı.
“Hay hay leydim,” dedi keyifle “Leydi Cassandra bu gün yola çıkmış. Kuzey bölgede yaşayan teyzesini ziyarete gidiyormuş. Öğrendiğime göre leydiye bu yolculukta eşlik edende dükün emriyle Sör Albert’in bizzat kendisi oluyormuş.”
“Tam tahmin ettiğim gibi!” Leydi mırıldanarak yerinden kalkmıştı.
Josef genç kadını izlerken “Bunu zaten biliyordunuz değil mi?” diye sordu.
Onun sorusuyla Dilara daldığı derin düşüncelerinden sıyrılmıştı.
“Neyi?” diye sordu.
“Leydi Cassandra’ın kuzeye gideceğini. Hasting bunu gizli tutmuştu. Leydiye ilgi gösterdiği için düşmanları onu zayıf noktası diye kullanmaya çalışabilirdi. Bu yüzden dük leydinin yolculuğunu gizli tutuyordu. Yola çıktıkları gün öğrenebildim bende bu yolculuğu. Ve siz bunu herkesten önce biliyordunuz. Bu yüzden kuzeye gitmeye karar vermiştiniz.”
Genç kadın sessiz kalmıştı. “Bunu nasıl yapıyorsunuz? Nasıl her şeyi önceden görebiliyorsunuz? Daha doğrusu ne planlıyorsunuz?”
“Anlaşmamızı unutmayın Lord Clark,” dedi aniden genç kadın. Yüz ifadesi ciddi bir hal almıştı. Aslında biraz gerilmişti de. “Soru yok. Asla sebebini sormayacaksınız. Bir neden aramayacaksınız.”
“Sizin yanınızda olmak sanki göz bağıyla savaş meydanında savaşmak gibi bir şey,” diye sessizce güldü genç adam.
“O savaşa isteyerek katıldınız lordum. Ve şimdi geri mi çekiliyorsunuz?”
Josef ayağa kalktı. Leydiye yaklaştı. Yavaşça belinden tutarak “Asla,” dedi. “Bu savaşı kazanmak için katıldım ben. Kaybetmek edebiyatıma aykırı. Ödüller kazananlar içindir.”
Genç kadının boğazı kurumuştu. Sanki bedeni alev almıştı. Belindeki ellerin sıcaklığını o eldivenlerin içerisinden bile hissediyordu.
Bu gün koyu kan kırmızısı üniformasını giymişti Josef. Ordu generali olduğu her halinden göze batıyordu. İnanılmaz çekiciydi ve seksiydi bu adam. Bu adamı kesinlikle şu an öpebilirdi. O yeşil gözler ona açlıkla bakıyordu. O kıvrılmış güzel dudakları teninde hissetmek isterdi.
“Ne düşünüyorsunuz Leydi Valeria?” diye fısıldadı adam bir tutam saçını kulağının arkasına atarken.
Dilara kendine gelmeliydi. Şu an salondaydı. İçeriye her an hizmetçilerden biri dalabilirdi. Ancak adamın seksi kokusu onu mest ediyordu. Parfümü inanılmazdı! “Dudaklarını…” dedi yavaşça.
“Başka?” dedi adam daha da yaklaşarak. Onunda nefes alış verişleri hızlanmıştı. “Başka ne düşünüyorsunuz leydim?”
“Dudaklarının tenimin üzerinde gezerken ki halini…” dedi genç kadın gözlerini yavaşça kapayarak.
“Ah siktir!” Josef bir anda geri adım atmıştı. Daha ne olduğunu anlayamayan genç kadına özür dileyerek “Ben özür dilerim leydim… Acil bir işim olduğunu hatırladım gitmem gerekiyor. Yarın erkenden arabalar hazır olur. Yola çıkmaya hazır olun sizde. İyi günler dilerim!” diye hızla salonu terk etti.
Onun arkasından şaşkın şaşkın bakmakta olan Dilara’ysa ne olduğunu bile anlayamamıştı.
Yanlış bir şey mi söylemişti? Niye adamın yüzü domates gibi kızarmıştı? Sanki az önce biri tarafından boğazlanmış gibiydi hali. Kulak uçlarına kadar kıpkırmızıydı… Dur bir dakika…
Dilara’nın aklına nedense çok çılgın bir fikir gelmişti. Bu bedenin sahibi küçük bile olsa Tanrı aşkına o yirmi beş yaşında yetişkin bir kadındı! İlişki nedir biliyordu! Josef… Hayır, olamaz yani… O adam… Az önce cidden utanmış olamazdı değil mi? Yeni yetme ergen veletler gibi tepki vermişti.
Tanrı aşkına adam yirmi altı yaşındaydı! Hala saf olamazdı ya! Üstelik adam onunla yattığını söylememiş miydi? Burada bir terslik vardı. Kesinlikle yanlış giden bir şeyler vardı.