Bölüm 16+ cinsellik içermektedir!
Bulutların ardından ara sıra elle sallayan güneş etrafa ne kadar ışık saçsa da hava yeterince soğuktu.
Dilara yavaşça başını yukarıya kaldırdı. Kar taneleri süzülerek yere iniş yapıyordu. Güneşe aldanmamak gerekiyordu. Kuzey bölge insanın iliklerine işleyecek kadar soğuktu. Lanet topraklar ismini hakkıyla taşıyordu.
Genç kadın siyah atının üzerinde binici kıyafetiyle yol almıştı. Tabii onun bu hali skandal olmuştu.
Dilara içten içe bu dönemin ahlak etiketine küfür savuruyordu. Leydiler asla iki bacağını açarak ata binmezdiler! Bu büyük bir rezaletti! Erkekler gibi pantolon giymezdiler! Sanki bu bir suçmuş gibi tepki veriyordular.
Dilara tekrar küfürle homurdandı. Zaten soğuk yüzünden titriyordu birde insanların ona bakarak verdikleri tepkiler delirmesine neden oluyordu. Pantolonda giymişti, botta giymişti, kemerde takmıştı hatta kılıç bile kuşanmıştı! Kuralların canı cehenneme! Yanına zırh bile almıştı eğer savaşması gerekirse diye. Açtı ve üşüyordu. Lanet olası yere gitmek istemiyordu. Sıcak evine geri dönmek istiyordu. İki gündür yoldaydılar zaten. Kuzey bölgenin bu kadar uzun olduğunu hesaba katmamıştı.
Redcliff markisi dâhil on beş tane asker daha eşlik ediyordu genç kadına. Onun emniyeti ilk sıradaydı. Birde leydiye eşlik eden iki özek kadın hizmetçi, Jane ve adının Emily olduğunu öğrendiği bir kadın vardı.
“Daha ne kadar yol olmamız gerekiyor?” diye sıkıntıyla sordu Dilara.
“Pek fazla değil. Bu bölgede bir kampüs olması gerekiyor,” dedi Josef beyaz atının üzerinde dikkatle etrafı incelerken. Soğuk rüzgâr siyah pelerinini dalgalandırıyordu. Bakışları yavaşça oflayan kadına kaydı. Leydinin iki bacağını açarak atın üzerinde cesurca oturuşu nedense onun çok hoşuna gitmişti. “Bu kadar iyi at bindiğinize şaşırdım doğrusu,” dedi birden kadına bakarak.
Dilara bakışlarını kaçırdı. Valeria’nın daha önce at binmediğini öğrenmişti yola çıkmadan önce. Ancak o kendi dünyasında at binmeyi çok severdi. Küçüklüğü anneannesinin çiftlik evinde geçmişti! Atları çok severdi. Hatta kasabada bazı arkadaşlarla at yarışı bile düzenlerdi. Çılgın bir genç kızdı. Bu yüzden at binmede neredeyse profesyoneldi. Tabii bu durum tuhaf kaçmıştı Valeria’yı tanıyan insanlar için.
“Doğuştan yetenek diyelim,” dedi sahte bir gülücükle. “Tanrı beni seviyor olmalı! Her şey de mükemmelim!”
Saçma konuştuğunu biliyordu ancak Valeria Herold karakteri gereği öyle davranmak zorundaydı Dilara. Döngü dün tekrar tekrarlanmıştı. Nedeniyse gün içerisinde hiç bir şey yapmamış olmasıydı. Valeria şımarık, kibirli, egoist bir kadındı. İnsanları statüsüne göre aşağılardı. Bu yüzden bazen onun gibi davranması gerekiyordu. Bu durumdan ne kadar hoşlanmasa da bazen şımarık, kibirli kadın rollerini sergiliyordu genç kadın.
Josef nedense kaşlarını çatmıştı. Yüzü sert bir hal aldı. “Tanrıya inanır mısınız?” diye sordu soğuk bir tonda.
“Elbette!” dedi genç kadın hemen. Bu soruyu neden sorduğunu şaşırmıştı. “Siz Tanrı’ya inanmaz mısınız Lord Clark?”
Genç adam bakışlarını çekti. İleride görünen dumanları süzerken bir elini kaldırarak yumruk yaptı. Bu hareketi arkadaki askerlere işaret olmuştu. Sonra genç kadına tekrar baktı. “İnanırım,” dedi soğuk ses tonuyla. “Ondan nefret etmem için onun varlığına inanmam gerekiyor.”
Redcliff “Deh!” diyerek atının kemendini sıktı. Hızlanarak kampüsteki askerlerle ilk önce görüşmeye gitti.
Genç kadınsa onun ardından bakakalmıştı.
Tanrı’dan nefret ediyordu… Sırf ondan nefret edebilmek için varlığına inanıyordu…
Bütün bedeninde nedense korkunç bir soğukluk yayıldı Dilara’nın. Kaderini değiştirmek isterken… Sanırım daha da çıkmaza sokuyordu kendini.
Düşmanı saydığı insandan kaçarken ona karşı saf nefret besleyen insanın kollarına gitmişti.
Dilara adamın gözlerindeki nefreti fark etmişti konuşurken. Tanrı’dan nefret ediyordu. Yani kısaca ondan nefret ediyordu… Tamam, belki Tanrı’nın ta kendisi değildi ancak… Eğer Tanrı’dan nefret etme nedeni başına gelen kötü bir olaysa… Bu demektir ki suçlu olan oydu. Kahretsin!
Katilinden kaçarken ondan nefret eden adamdan yardım mı istemişti şimdi o! Dilara bir şeyler hatırlamaya çalıştı. Josef’in hayat hikâyesini o yazmıştı sonuçta. Acı mı çekmişti? Ne yapmıştı o? Onunda mı ailesini öldürdü? Lanet olsun hatırlamıyordu! Ya çektiği acılar için Tanrı’dan ölesiye nefret ediyordu o adam! Eğer eline ona bu acıları çektiren varlıktan intikam alma şansı düştüğünü bilirse… Onu öldürür müydü?
Tanrım bunu düşünmek bile istemiyordu! Hatırlamalıydı! Onun Tanrı’dan nefret etmesine neden olacak kadar nasıl bir acı çekmesine sebep olmuştu Dilara acilen hatırlamalıydı.
Kahretsin! Hatırlayamıyordu! Gerildikçe daha da unutuyordu sanki kitabın sayfalarını! Neden korkuyordu ki şu an! Niye bütün bedenini ürkütücü bir tedirginlik sarmıştı?
“Leydim?”
“E-efendim!” Dilara derin düşüncelerinden sıyrılarak hızla cevap vermişti “B-bir şey mi istediniz Lord Clark?”
Marki kaşlarını çattı. “İyi görünmüyorsunuz,” dedi şüpheyle “Bir şey olmadığından emin misiniz?”
“Eminim! Eminim… Güvenin bana. Sadece yol yorgunluğu!” Uzaktan yaklaşmakta olan askerlere bakarak “Konuştunuz mu askerlerle? Nerede kalabiliriz şimdi?” diye sordu konuyu dağıtmak amacıyla.
“Evet, konuştum” dedi marki. “Bölgenin idaresini ele alan kontlardan biri Lord Danbury malikânesinde ağırlayacak bizi.” “Bölgedeki kasabaların yönetimi ona mı bağlı?”
“Evet. Babanız Lord Thomas yönetime onu bellemiş. Sizin dukalığa bağlı aristokratlardan.” Yavaşça ilerlemeye başladıklarında Redcliff iç cebinden çıkardığı purosunu yakmıştı “Gerçi bağlılığından o kadar emin değilim,” dedi dumanını üflerken.
Dilara’nın düşünceleri Lordun söylediği son cümleyle hemen dağılmasına neden olmuştu. “Nasıl?” diye sordu “Kont bir hain mi?”
Redcliff yavaşça gülümsedi. “Ben hain olduğunu söylemedim leydim,” dedi sanki küçük bir kız çocuğuna bir şey anlatan yetişkinler gibi. “Buraya gelirken kasabaların halini gördünüz. Kuzey böyledeki açlık iki senedir sürüyor. Her ay yardım gönderiliyor olması gerekiyor o kasabalara. Ancak yerel halkın hali içler açısı. Buraya gönderilen malların onların eline ulaşmadığını hissediyorum nedense.”
Genç kadın uzaktan görünen malikâneye baktı. Kurumuş ağaç dallarının arasından gözüken malikine oldukça büyük ve görkemliydi. “Aristokratların bu kadar açgözlü olabileceğini hesaba katmamıştım,” diye mırıldandı.
“Hayatın acı gerçeği. Çoğu aristokratlar için açlıktan ölen sıradan halk yaşamaya bile değmeyen bir parazitten ibaret sadece.”
Dilara dişlerini sıktı öfkeyle. Buradaki insanlar açlık çekiyordu. Üstlerinde onları sıcak tutacak bir giysi bile yoktu. Soğuk ve açlık onları bitirmişti. Bu duruma bir çözüm bulması gerekiyordu.
Lord Danbury misafirlerini büyük bir yağcılıkla karşılamıştı. Malikânesine bizzat dükün kızı ve ordu generali Redcliff markisi gelmişti! Onlar için odalar hazırlatmış hemen büyük bir masayı donatmıştı.
Büyük yemek masasında her türlü yiyecek, içecek bulunuyordu. Bu durumu gören Dilara daha da öfkelenmişti. Dışarıda halk açlıktan sefalet haldeyken, askerler soğuk hava yüzünden ölümle burun burunayken yaşlı kont burada sefahat içerisindeydi.
“Sizinle bizzat tanışmak benim için büyük bir onur Leydi Valeria!” dedi yaşlı kont masaya buyur ederken misafirlerini.
“Öyle mi lord Danbury,” Genç kadın evin sahibinin oturması gereken baş koltuğa kaba bir hareketle oturmuştu. Diğerleri bu durumu biraz tuhaf bulmuştu. Yaşlı kont gergince gülümseyerek “Elbette! Elbette leydim!” diye başka bir koltuğu oturacakken “Size oturabilirsiniz dediğimi hatırlamıyorum,” dedi genç kadın.
Lord Danbury “Nasıl?” dedi biraz şaşırarak.
Dilara çatalını eline alarak önündeki etten bir parça aldı. Yavaşça çiğnerken “Biraz daha pişmesi gerekiyormuş, sert olmuş. Ne bu sığır eti mi?” dedi. Soğuk bir gülümseme takınarak tekrar yaşlı lorda baktı. “Söyler misiniz lord Danbury bu muazzam masayı kendi kişisel paranız sayesinde mi donattınız?” Yaşlı adam cevap vermeyince daha da sinirlenmişti. “Ah demek öyle. Demek benim ailemin parasıyla bana ve benim misafirlerime ikramda bulunuyorsunuz. İlginç bir durum.”
“Ne yapmaya çalışıyorsunuz!” dedi öfkelenerek Lord Danbury. Kendinden en az kırk yaş küçük olan bir kızın geçip karşısında tiyatro sergilemesine izin veremezdi o.
“Ne yapmaya mı çalışıyorum?” Genç kadın güldü. “Sadece ortada ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum Lord Danbury! İki gün önce kuzey seferine çıktı çok sevgili abim Lord Benedict! Muhtemelen kuzey sınırlarında şu an! O geldiğinde de bu tonda konuşabilir misiniz çok merak ediyorum doğrusu!”
Lord Danbury’nın gözleri irileşmişti. Lord Benedict hakkında çok şey duymuştu. Dük babasına kıyasla daha sert daha zalim olabildiği hakkında bir sürü dedikodu vardı. “Siz beni yanlış anladınız sanırım Leydim,” diye tekrar konuşmaya başlamıştı ki “Kapat çeneni yaşlı bunak!” dedi leydi.
(O an Josef gülümsemesini zar zor gizlemişti. Leydi Valeria tekrar savaş moduna girmişti)
“Beş senenin bütün denetim, hesap, zarar ziyan, her türlü dosyaları hemen önümde olacak! Senin yönetimine bağlı olan bütün arazilere ait belgeleri her ayrıntısına kadar istiyorum! Buraya gönderilen desteğin buhar olup uçmaması gerekiyor değil mi lord Danbury?”
Lordun alnından soğuk terler akmaya başlamıştı. “Leydim… Bu belgeler gizli bilgi. Bir kadının…” daha konuşamadan boynuna kılıç dayanmıştı.
Redcliff soğuk kılıcını adamın kalın boynunun hizasında tutarken “Leydi mi duydun,” dedi sertçe. “Onu ikiletmen hoşuma gitmeyebilir Danbury.”
“T-tamam! Tamam! Lütfen… Yalvarırım kılıcınızı üzerimden çeker misiniz general…”
Daha sonra bütün belgeler bizzat Dilara ve Josef tarafından incelenmişti. Yaşlı kont bir sürü malı ticaret amacıyla güneydoğu bölgesine satıyormuş. Askerlerin erzakından kısarak halka dağıtıyordu. Aç gözlülüğü yüzünden hem askerler zorluk çekiyordu hem de halk. Duruma derhal el koymuştu genç kadın. Öncelikle yaşlı kontun bu güne kadar topladığı servetine el koydu. Paranın bir kısmını çevredeki halka dağıtılmasını emretti. Küçük bir serveti de erzak için harcadı.
İki gün içerisinde sipariş ettikleri erzaklar da gelmişti. Hem kasaba halkına hem de askerlere dağıtım yapılmıştı. Askerlerin soğuktan daha iyi korunabilmesi için yün kıyafetler hazırlanmıştı. Aynı zamanda bu iki gün içerisinde çevredeki ormanlık alanlarda sıkı bir denetim yapılmıştı. Ormana giden bazı oduncular kaybolmaya başlamıştı. Kurtların saldırısına uğradığı düşünülüyordu.
Üçüncü gün tekrar çevreyi denetime çıkmıştılar. Dilara, markiyle beraber çıkmıştı denetime ancak bölgedeki askerlerin lideri olan Çavuş Belmont genç kadını yalnız bırakmayı reddetmişti. Yanlarından dört askerle leydinin emniyetini sağlıyordular.
“Çavuş Belmont! Artık bunu kaç defa söylemek zorundayım! Ben kendimi koruyabilirim! Yanımda Lord Clark da var!” dedi isyanla genç kadın. “Burada bana zaman ayıracağınıza diğer ormanlık alanları denetime çıkın!”
Çavuş kırklı yaşlarının başlarında olan siyah bıyıkları olan, sol kaşında belirgin bir kılıç yara izi taşıyan iri bir adamdı. “Bunu yapamam leydim!” dedi kaşlarını çatarak “Sizin güvenliğiniz önce geliyor.”
“Ahhh! Niye kimse beni ciddiye almıyor!”
Dilara sinirle atından inmişti. Gerginliğinin nedeni korumalar değildi aslında. Hala Cassandra ve Sör Albert hakkında bir bilgiye ulaşamamıştı. Kuzey bölgenin iç kısımlarına gitmek isteyenler bu bölgeden geçmeliydi.
Her ne kadar Leydi Cassandra’dan bir gün sonra yola çıkmış olsa bile Dilara at üstünde geldiğinden Cassandra’dan erken gelmiş olmalıydı. Leydi Cassandra at arabasında gidiyor olmalıydı. Birde Hasting dükünün verdiği emir yüzünden gizli yollardan gitmek zorundaydı. Bu da yolun iki kat uzamasına neden oluyordu. Ancak halen yolcular hakkında bir bilgiye ulaşamamıştı. Bu oldukça sinirlerini geriyordu.
Hikâye gidişatı değişmeye başlamıştı. Değişkenler çok fazlaydı. Bu yüzden Leydi Cassandra’yı ve Sör Albert’i hemen bulmak onun lehine olurdu.
Hikaye gereği Sör Albert ve emrindeki diğer şövalyeler ulu kurtların saldırısına uğruyordu. Leydiyi kurtarabilmek için Sör Albert hayatını riske atıyor ve uçurumdan düşüyordular. Dilara o an kendisine küfür savurdu. Uçurumun kenarında savaş yazmıştı! Uçurum ne alakaydı üstelik! İşte uçurumdan düşen Sör Albert ağır şekilde yaralanır. Leydi Cassandra ile bir mağarada saklanırlar. Üç gün boyunca orada yardım beklerler. Bu süre zarfı boyunca Sör Albert yaralı olduğundan havale geçirir durumu ağır bir hal alır. Bizim iyilik meleğimiz olan Cassandra’da şövalyenin yanı başından ayrılmaz iyileşmesi için elinden gelen her şeyi yapar. İşte bu yüzdende Sör Albert leydi Cassandra’ya aşık olmaya başlar. Onunla anne şefkatiyle ilgilenmesi genç şövalyede yepyeni duyguların filizlenmesine neden olur.
“Kendimi boğazlayarak öldürmek istiyorum!” diye tekrar küfür savurdu Dilara “Bu saçmalığı yazmamış olsaydım şu an bu durumda olmazdım!” üstelik hava bozmuştu. Dün kar fırtınası başlamıştı. Ve hala devam ediyordu. Her yer ince kar tabakasıyla kaplanmıştı.
Eğer elini çabuk tutmazsa Sör Albert Cassandra’ya âşık olacaktı… Ya da başka bir aksaklık olabilirdi. Ölebilirdiler! Bunun olmaması ve döngünün de tekrarlanması için olaya dahil olmalıydı.
“Yardım edin! Yardım edin!”
Biri çığlık atarak yardım istemişti. Dilara hemen sesin geldiği yöne baktı. Gözlerini kıstı. Hızlanarak yağmakta olan kar uzağı görmesini engelliyordu. Dikkatle baktığında karanlık ormanın derinliklerinden kan revan içerisinde biri koşarak onlara doğru geliyordu.
Çavuş Belmont hemen atından inmişti. Kılıcını eline alarak “Neler oluyor?” diye sordu. Adam daha “K-kurtlar… Sürü…” diye kekeleyerek konuşmasını bitiremeden uzaktan karanlığın içerisinden kırmızı parlak gözler belirmeye başlamıştı.
Lord Clark hemen atından inerek genç kadını arkasına almıştı. Bütün askerler kılıcına sarıldı. Ormanlık alandan altı tane kurt yavaşça ortaya çıkmıştı.
Dilara o an nefesini tuttu. Korkuyla önündeki adamın siyah pelerinini sıktı. Bu canavarlar… Sanki cehennemden gelmiş şeytani yaratıklar gibiydi. En az bir insan büyüklüğünde olan, siyah ve gri renklerinin karışımı, sivri sarı dişlerinden salyaların aktığı kurtların gözleri kan kırmızısıydı. Korkuyla dudakları aralanmıştı.
Kurtlardan kaçarak gelen adama baktı. Bacağından su gibi kan akıyordu. Kıyafetleri paramparçaydı. Titriyordu. Gözlerinin içi korkudan ve ağlamaktan kan çanağına dönmüştü.
Dilara’nın gözleri buharlandı.
Bunlar gerçekti… İnsanlar vahşice can veriyordu. Ve suçlu olan oydu. Bu yüzden kaçamazdı. Her ne kadar arkasına bakmadan kaçıp gitmek istiyorsa bile korkusuna yenik düşemezdi. Bu insanları korumak zorundaydı. Burnunu çekti. Yanaklarından birkaç damla süzülen yaşları sildi hızla. Savaşabilirdi.
“Sakın yanımdan uzaklaşmayın!” diye emir verdi yanındaki adam. Sesinden itiraz istemediği açıktı.
“Bu benim savaşım,” dedi genç kadın. Marki kaşlarını öfkeyle çatarak arkasına döndüğünde genç kadın kılıcını kılından sıyırarak “Ve ben bu savaşa hazırım! Buna kimse engel olamaz!” dedi.
Kurtlar aniden saldırıya geçmişti. Bütün askerler savaşa girişmişti. O an genç bir asker korkudan hareket bile edememişti. Kılıcını yere düşürmüştü. Geriye doğru poposunun üzerine düştü. Önündeki koca gri kurt salyalarını akıtarak ona doğru yavaşça ilerlemeye başladığında asker öleceğini düşünmüştü.
“Sakın burada ölmeyim deme asker!” Dilara bir anda kılıcını savurmuştu. Pençe atmak üzere olan kurdun ayağını kesmişti. Kurdun ayağından püsküren kan yerdeki askerin yüzüne gelmişti.
Bunları uzaktan izlemekte olan Lord Clark ve Çavuş Belmont şaşkınlıkla kalakalmıştı. Çavuş kendisine engel olamayarak “Generalim, nişanlınıza talim mi yaptırıyorsunuz?” diye sordu.
Lord Clark iğrenç canavarı kendi elleriyle (kılıcıyla) öldüren savaşçı kadını hafif aralanmış dudaklarıyla hayranlıkla izliyordu.
“Nişanlımın kılıç tutabildiğinden bile habersizdim çavuş,” dedi birden fısıldayarak “İnanın haberim bile yoktu…”
Çavuş buna ister istemez kahkaha atmıştı. “Leydinin şımarık bir kız olduğunu duymuştum ben. Demek ki her dedikoduya inanmak gerekiyor!” diye arkadaki bir kurdu o haklamıştı.
Kurtlardan ikisini bizzat öldüren leydi Valeria olmuştu. Genç kadın günün kahramanı olmuştu. Kampüse geri döndüklerinde Dilara’nın hayatını kurtardığı genç asker bizzat bütün olayları detaylıca diğer askerlere anlatıyordu. Leydinin nasıl efsanevi bir savaşçı olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu.
O sırada Dilara gülerek uzaktan onları izliyordu. Yavaşça koluna baktı. Kurt son anda koluna bir pençe atmıştı. Üzerindeki kürk beyaz renkte olduğundan kanın rengi ortaya çıkmıştı. Siyah giymesi gerekiyordu. Yoksa sırrı ortaya çıkabilirdi.
Kurt pençe attığı an derisinde yara izi oluşmuştu. O an biraz kan akmıştı o kadar. Daha sonra birkaç dakikaya yara izi kapanmıştı. Ancak kan lekesi duruyordu. Diğerlerinin dikkatini çekebilirdi bu. Yara izi yok ancak kan izi vardı. Üzerindeki kürkten hemen kurtulmalı, kan lekesinin belirgin olmaması için siyah bir şeyler giymeliydi.
“Leydim! Leydim!” Dilara kampüsteki kendi çadırına gireceği vakit genç bir asker durdurmuştu onu. Bu hayatını kurtardığı askerdi.
“Size teşekkür etmek istiyorum!” dedi genç asker, yanında birkaç asker daha vardı. Hepsi Leydi Valeria’ya hayranlıkla bakıyordu. Leydinin güzelliği göz arda edilecek türden değildi. “Eğer bu gün siz olmasaydınız belki de ben hayatta bile olmayacaktım…”
“Sorun değil. Savaş meydanında birbirimize destek olmak zorundayız.”
“Yine de… Orada sizde yaralanabilirdiniz leydim!” dedi bu kez asker, “Ben… Aslında biz çok üzgünüz. Sizin arkanızdan hep… Dalga geçerdik. Hasting dükünün terk ettiği cadı huylu bir leydi derdik…”
“Birde bunu benim yüzüme söylüyorsunuz şu an…” diye Dilara dudak büktü.
“Gerçekten çok üzgünüz leydim! Sizin uyuz bir sürtük olmadığınızı artık biliyoruz! Siz melek gibisiniz!”
Başka bir asker az önce konuşan çocuğun kafasına vurarak “Ahmak leydiye sürtük dedin! Sözlerine dikkat et kuş beyinli!” diye uyarmıştı.
“Özür dilerim! Affedin leydim! Ben bilmeyerek öyle dedim… Affedersiniz!”
Genç kadın sıkıntıyla başını iki yana salladı. Dedikoducuların burada bile olduğuna inanamıyordu. Kızamıyordu bile artık bu duruma. Sonuçta onların görevi dedikodu yapmak ve yaymaktı. Valeria Herold karakterini uyuz bir sürtük yapanda oydu. Genç leydinin hiç bir yerde iyi bir itibarı yoktu. Kadın bildiğin kötü bir veba gibi biliniyordu.
“Leydim yaralandınız mı? Kolunuz kanamış!”
Leydinin kolundaki kan izlerini fark eden asker koluna uzanmıştı ki bir adam askeri omzundan yakalayarak geriye doğru itti. Asker onu itene sinirle baktığı an karşılaştığı korkutucu bakışlar yutkunmasına neden olmuştu.
“Generalim!” dedi asker selamı vererek.
“Nereye dokunduğuna dikkat et asker.” Josef’in kuzey bölgenin soğuk havasından bile bin kat daha soğuk olan sesi bütün askerlerin tedirginlikle yutkunmasına neden olmuştu.
Bu gün koyu kahveler içerisindeydi marki. Uzun kalın peleriniyle oldukça heybetli görünüyordu. Belindeyse hala kılıcı bulunmaktaydı. Sert görünümünü tamamlıyordu giysileri.
“Suçluyum generalim!” dedi asker mahcup bir tavırla “Leydim benim yüzümden yaralandı. Cezayı hak ediyorum!”
Lordun koyulaşan yeşil bakışları ürkütücü bir şekilde bütün genç askerlerin üzerinde dolanıyordu. “Kaybolun!” dedi sertçe.
“E-emredersiniz!” diye anında kaçmıştı askerler.
Genç adam öfkeyle giden genç askerlerin ardından bakıyordu. Hepsinin leydiye olan bakışlarını pekâlâ fark etmişti. O gözleri oymak istemişti.
Dilara gözlerini kırpıştırarak lorda bakıyordu. Bu neydi şimdi? Resmen çocukları korkutarak kaçırmıştı. Daha onlar 19-20 yaşlarında çocuk yaşta askerlerdi. Burada canlarını riske atıyordular. Biraz yumuşak olabilirdi.
“Hey… Neredeyse gözlerinizle yediniz çocukları. Bu kadar sert olmayın general!” dedi gülerek çadırın içerisine girerken.
“Bir daha sizin on metre yakınınıza yaklaştıklarını görürsem o zaman sertliğin ne demek olduğunu anlarlar,” dedi Redcliff homurdanarak.
“Sizi tanımasam kıskanıldığımı düşüneceğim,” diye kıkırdadı Dilara. Üzerindeki kılıcını çıkarmıştı.
“Kıskanıyorum zaten.”
Dilara üzerindeki kürkünü çıkarmaya başlamıştı ki duyduğu itirafla “Ne?” diye kalakalmıştı.
Marki genç kadına iyice yaklaştı. Omuzlarından tutarak üzerindeki kürkünü çıkarmasına yavaşça yardım etti. “Sizi kıskanıyorum leydim,” dedi gözlerini ayırmadan. “Başka erkeklerin size bakmasını istemiyorum. Sizi kimsenin bulamayacağı bir yere saklamak istiyorum. Kimsenin göremeyeceği bir yere. Sadece benim görebileceğim bir yerde sadece benimle olmanızı istiyorum. Sizce de çok mu şey istiyorum?”
Genç kadının kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. Ciğerlerine dolan koku hoşuna gitmeye başlamıştı. Bu koku Josef’in özel kokusuydu.
Lord yavaşça kollarına dokundu. Elleri yukarıya doğru hareket ediyordu. Sonunda boynuna ulaştığında genç kadın gözlerini kapatmıştı. Adamın nefesini, onun sıcaklığını hissedebiliyordu. Bütün soğuğu unutmuştu. Sanki içerisi alev almıştı. “Beni durdurmayacak mısınız?” diye sordu Josef fısıldayarak.
Dilara cevap olarak başını yavaşça iki yana sallamıştı. Gözleri halen kapalıydı.
“Cevabınızı duymak istiyorum leydim.”
“Durmanı… İstemiyorum lordum…” diye fısıldadı.
“Adımı söyleyin leydim…” Lord daha da yaklaşmıştı. Yüzünü genç kadının boynuna gömmüştü. Derince kokusunu içine çektiğinde Dilara neredeyse inleyerek “Josef…” diye mırıldandı.
“Emredin leydim.”
Josef’in dudakları boynunda dolanmaya başlamıştı. Kulak memesini dişlerinin arasına aldığında kadının ağzından bir inleme kopmuştu.
Genç kadın ellerini adamın geniş göğsüne yerleştirmişti. Ceketinin yakasından sıkıca tuttu. Göğsü öyle bir hızla inip kalkıyordu ki… Sanki akciğerleri yanmaya başlamıştı. Gözleri hala kapalıydı ama her şeyi görüyordu sanki. Bütün bedeni karıncalanmaya başlamıştı. Yanağındaki dudaklar yavaşça hareket ediyordular. Dudaklarına doğru yaklaştığında “Son şansınız leydim,” diye fısıldadı o dudakların sahibi. Ve sonra dudakları yavaşça o tatlı dudaklarla birleşmişti. Dilara kollarını onu sertçe öpmeye başlayan adamın boynuna dolamıştı. Parmak uçlarına çıkmıştı. Kendisini çıldırmış gibi hissediyordu. İçindeki bütün kan deli gibi damarlarında geziniyordu.
Lord güçlü kollarından birini beline dolamıştı bile. Diğer eliyle saçlarını avuçlamıştı. Öpüşmeleri başta yumuşakça devam ederken saniyeler çoğaldıkça aralarındaki vahşi çekimde artmaya başlamıştı.
Josef dudaklarının arasında hissettiği enfes tatlılıkla boğulabilirdi. Hissettiği, yaşadığı arzu onu yakıp küle çeviriyordu. Bütün gün boyunca bu eşsiz kadını düşünmüştü. Hayır. Sadece bu gün değil. Onu gördüğü ilk günden beri düşünüyordu. Onun vahşi dudaklarını doyasıya öpmeyi hayal etmişti. Her santimini okşamayı, öpmeyi, tatmayı arzulamıştı.
Arzusu içinde bir çığ gibi büyürken bu kadın onu fark etmiyordu bile. Bütün bunları düşündükçe öpüşmesi daha da sert bir hal almıştı. Onun dolgun alt dudağını dudaklarının arasına alarak sertçe emdi. Dili sert darbelerle onun ağız boşluğunda varlığını kanıtlıyordu. Sanki dudakları onun dudaklarında mührünü koymak istercesine daha da sert öpüyordu. Daha evvel hiç bu kadar yoğun bir duygu içine girmemişti. Bu kadın adeta onu büyülüyordu. Sanki onun girdabında boğuluyordu. Tadını aldıkça, onu hissettikçe sonu ölüm bile olsa razıydı bu yolda ilerlemeye.
Genç kadının ağzından bir inleme daha kopmuştu. Bu acayip bir histi. Bütün duyuları ayağa kalkmıştı ve tamamıyla bu seksi adama yönelmişti. İnanılmaz derecede susamış ve kana kana su içmeye hasret birisi gibi hissediyordu kendisini. Onun tadını aldıkça daha da açlığı güçleniyordu sanki. Sertçe adamın alt dudağını ısırdığında Josef’in erkeksi inlemesi onun vahşi dürtülerini daha da alevlendirmişti. Hissediyordu. Deli gibi arzulandığını bu eşsiz öpücüklerden anlıyordu. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Hiç böyle arzulanmamıştı. Hiç bu kadar seksi bir adam tarafından delicesine öpülmemişti.
Ah, öpüşmek hiç bu kadar güzel olmamıştı. İnanılmaz bir zevkle onun öpüşüne karşılık veriyordu. Onun tadını ağzında hissetmek inanılmazdı, yüreğini coşturuyordu. Onun eşsiz tadı kokusundan bin kat daha iyiydi. Dilini onun diline dokundurmak… Bu çok erotikti. Daha fazlasını istiyordu. Hem de çok daha fazlasını.
Ancak onların bu zevk dolu anı pek uzun sürememişti. Dışarıdan bir takım seslen gelmeye başlamıştı. İlk çekilen Josef olmuştu. Nefes nefese “Kahretsin!” dedi homurdanarak. Onu bölenleri öldürmek istiyordu.
Genç kadın alt dudağını yalamıştı. Nefes nefeseydi. Onun alt dudağını yaladığını fark eden adam birden kadını tekrar kendine çekerek sert bir şekilde öptü ve birkaç adım geriye giderek uzaklaştı.
“Lanet olsun! Aklımı başımdan alıyorsunuz leydim!” Adam sanki kendisine öfkeliydi. Ceketinin yakasını düzeltti. Kadının dudaklarından zar zor gözlerini çekmişti. “Güzel öpüşüyorsunuz doğrusu,” dedi neredeyse homurdanarak.
Dilara karışan saçlarını düzenlemeye başladı. Doğrusu hala olan bitene oldukça şaşkındı. Markinin ne demek istediğine pek anlam verememişti. “Sizde fena değilsiniz,” dedi kadınsı bir tonla. “Gerçi daha iyi performans beklerdim.”
Adam sertçe yutkunmuştu. “Siktir! Benimle oynuyorsunuz!” Tekrar yüzü kızarmıştı.
Genç kadın ister istemez bu duruma gülmüştü. Bu adama neler olduğunu anlayamıyordu doğrusu.
“Bana öğretirsiniz o zaman nasıl iyi performans sergilemesini leydim!” dedi biraz alınarak.
“Sanki daha önce hiç ilişkiniz olmamış gibi davranıyorsunuz lordum,” genç kadın yavaşça adama yaklaşarak kırışan boyun bağını düzeltmeye başladı. İkisinin de dudakları biraz kızarmıştı.
Genç adam gözlerini kaçırarak “Kadınlarla aram pekiyi sayılmaz,” diye mırıldandı.
“Nasıl?”
“Ben… Yedi senedir savaş meydanındayım. Kadınlara ayıracak zamanım pek olmadı.”
“En son kaç yaşınızda bir kadınla birlikte oldunuz Lord Clark?” Dilara gülmemek için kendisini zor tutuyordu şu an. Böyle bir konuda erkeklerin hassas olabildiklerini biliyordu. Gülerek onu utandırmak istemiyordu ancak şu an öyle tatlı bir hali vardı ki bu adamın (!) onu nedense boğulana kadar öpücüklere boğmak istiyordu. Kulak uçlarına kadar kıpkırmızı olmuştu. Demek o yüzden böyle bir tepki vermişti ilk yakınlaşmalarında. Bu adamın yanında galiba o fahişe kaçardı.
“Size bir şey sordum lordum?”
Redcliff markisi tüm ciddiyetiyle kaşlarını çatmış bir başka yöne bakıyordu. Bu lanet soruda nerden çıkmıştı böyle? Tecrübesiz olduğunu o da biliyordu. Toy bir delikanlıyken olmuştu sanırım ilk ilişkisi. Oda o kadar uzun zaman önce olmuştu ki kadın kim onu bile hatırlamıyordu!
“Böyle bir soruyu sormadığınız varsayıyorum!” dedi kalın sesiyle.
“Mmmm. Madem öyle tamam,” dedi genç kadın. Kulağına doğru yaklaşarak “Ben size öpüşmeyi zevkle öğretirim,” diye fısıldadı.
Genç adam hem kızarmıştı hem de öfkelenmişti. Leydinin bu konuda becerikli olduğu açıktı. “Siz bana göre baya beceriklisiniz leydim!” dedi biraz kıskançlık kokan sesiyle.
Genç kadın cevap vermek için ağzını açtığında çadıra biri girmişti.
“Generalim kraliyet şövalyeleri yaralı bir halde bulundu efendim!” dedi içeriye giren genç asker.
“Sör Albert…” diye fısıldadı Dilara. “Bunlar onlar… Sör Albert kraliyet şövalyesi! Leydi Cassandra… O da var mı?” Endişeyle çadırdan çıkmıştı genç kadın. Onunla birlikte Lord Clark’ta dışarıya çıktı.
Yaralı olan askerlerin tedavi aldığı çadıra yöneldiler. İçeriye girdiklerinde yara bere içerisindeki sekiz şövalye yatıyordu. Hepsi kan revan içerisinde acınası haldeydiler.
“Sör Albert! Aranızda Sör Albert var mı?” diye endişeyle sordu Dilara. Tahmininde yanılmamıştı. Sonunda saldırıya uğramıştılar. “Leydi Cassandra o nerede peki?”
Yaralı şövalyelerden biri zar zor doğrularak “Sör Albert ve leydi… Uçurumdan aşağıya düştüler…” dedi inleyerek. “Hayattalar mı bilmiyoruz…”