12.bölüm

3386 Kelimeler
"Leydiyi canınız pahasına koruyun!" diye bağırdı kılıcını savurmakta olan adam. Son anda üzerine atılan büyük canavarın ciğerine saplayabilmişti kılıcını. Arkaya doğru sendeleyerek beyaz karın üzerine düştüğünde öldürdüğü kurdun leşini taşıyamamış o da onunla beraber yığılmıştı. Üzerine yığılan leşi zar zor kenara ittirdi. Üstü adeta kanla boyanmıştı. Soluk soluğa kalmış, aldığı soğuk nefesler akciğerlerine işliyordu. Kılıcını toprağa saplayarak dayanak olarak kullandı. Bir dizinin üzerinde hızlanan nefeslerini dengelemeye çalışıyordu. Göğsüne bir pençe darbesi almıştı. Ve ayağından ısırılmıştı. Kurtların saylarında zehir vardı. Küçük bir sıyrık bile avlarının zayıflamasına neden olabiliyordu. Gözlerini kapayarak başını iki yana salladı adam. Kahretsin! Görüş alanı bulanıklaşmaya başlamıştı. Midesi bulanıyordu. Her an kusabilirdi. Kahretsin! Bu halde ne kadar savaşabilirdi bilmiyordu. "Kaptan! İyi misiniz!" diye bağırdı o sırada başka bir şövalye. Sör Albert ayağa kalktığında tekrar sendelemişti. Gittikçe hızlanan kar fırtınası yüzünden gözlerini kısarak etrafa baktığında neredeyse kurt sürüsü tarafından kuşatılmış durumda olduklarını fark etti. "Lanet olası bu yaratıklar bitmeyecek mi!" diye küfür geveledi. Daha can kaybı yoktu ancak durum böyle devam ederse sonları pek aydınlık sayılmazdı. "Sakın benden uzaklaşmayın Leydi Cassandra!" dedi koruma amacıyla genç kadını arkasına alırken "Bu lanet yaratıkların nerden saldıracağı belli olmaz!" Leydi korkudan titriyordu. Onun bulunduğu fayton devrilmişti. Kurtların saldırısına uğradıklarında hızlanmıştılar. Atlar korkuyla her biri başka bir tarafa hareket etmeye başlayınca faytonun tekerleklerinden biri yerinden çıkmış ve araba yana devrilmişti. Şimdiyse kapana kısılmış durumdaydılar. Önlerinde bu iğrenç yaratıklar arkalarındaysa uçurum! "Sikmişim kaderimi!" diye tekrar küfür geveledi Albert. Burada ölmeyi düşünmüyordu. Asla! Daha bu yaptığı işi ömrünün son anına kadar dükün başına kakmak zorundaydı. Bu lezzeti tatmadan ölemezdi. Ve Leydiyi canı pahasına korumalıydı. Söz vermişti. Ve onu koruyabilmek için canına ihtiyacı vardı. Kurtlar tekrar saldırıya geçmişti. İki kurdun aynı anda ona saldırması nedeniyle ardında saklanan leydi geriye doğru düşmüştü. Ayağa kayarak yuvarlanmaya başlamıştı. Uçurumun kenarında olan bazı ağaç dallarından son anda tutunarak düşmekten kurtulmuştu. Çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı. "Lanet olsun! Çekil üzerimde ucube!" Albert artık neredeyse önünü göremez hale gelmişti. Üzerine saldıran yaratıkların birinden kurtularak "Leydim! Dayanın!" diye bağırdı. Hemen genç kadına uzanarak elini uzattı. O an arkasındaki kurt bacağından ısırmıştı. Genç adam dişlerini sıkmıştı. İğrenç yaratık kaba etini neredeyse paramparça etmişti. Arkadan bir şövalye "Komutanım!" diye bağırdı "Uzaklaşın oradan! Çığ!" Albert arkasına döndüğün dağın tepesinden çığın gelmekte olduğunu fark etti. "Hassiktir!" Gün bu kadar iç açıcı olamazdı zaten. Tekrar leydiye döndü. "Hemen elimi tutun! Fazla zamanımız yok!" diye bağırdı. Eğer hemen bu uçurumdan uzaklaşmazsalar çığla beraber uçurumdan aşağıya boylacaktılar. Karın altında kalarak donmak istemiyorsalar elini çabucak tutmalıydı bu kadın. "Ulaşamıyorum!" diye ağlamaya başlamıştı Cassandra. "Yardım edin Sör Albert! Beni bırakmayın!" "Sizi bırakmıyorum! Elimi tutun!" diye dahada aşağıya doğru uzanmıştı Albert. Ancak arkasındaki lanet kurt bir türlü uzaklaşmıyordu ondan. "Tuttum sizi!" Son anda leydinin elini yakalayabilmişti genç adam ancak bir anda altındaki toprak kar yüzünden yumuşamış olduğundan kaymaya başlamıştı. "Kaptannn!!!" Diğer şövalyeler yetişemeden ikiside uçurumdan aşağıya düşmüştü. Ardından çığın gelmesiyle hiç biri yardım edememişti. *** Genç kadın hıçkırıklarına engel olamıyordu. Korku bütün bedenini ele geçirmişti. Gece olmuştu. Etraf zifiri karanlıktı. Açık alandaydılar. Ve dondurucu soğukluk içine işliyordu. Ve bacağında kocaman bir sıyrık vardı! Ve hepsi bu adam yüzündendi! Cassandra öfkeyle yanında baygın halde yatmakta olan adama baktı. Onu doğru dürüst koruyamamıştı bile beceriksiz adam! Nasıl ülkenin en iyi kılıç ustası namını alabilmişti bu şövalye! Onun yüzünden artık bedeninde bir yara izi taşıyor olacaktı! Hepsi bu beceriksiz şövalye yüzündendi. Şimdide ölmüştü sanırım. Kahretsin! Eğer o ölürse onu bu karanlık ürkütücü ormanda kim koruyacaktı! Cassandra korkuyla üzerindeki pelerinine sarıldı. Yanaklarındaki yaşları sıyrıklarla dolu olan elleriyle silerek yerde baygın bir şekilde yatmakta olan adama yaklaştı. Midesi bulandı nedense. Adamın sağ bacağından oluk oluk kan akıyordu. Yüzünün tamamı kanla kaplanmıştı vahşi adamın. "Sör Albert..." dedi yavaşça işaret parmağıyla hafiften dürterek. Parmağının ucu değdiği an hızla çekmişti elini sanki iğrenç bir şeye dokunuyormuş gibi. "İyi misiniz?" Adam cevap vermemişti. Genç kadın yukarıya baktı. Düştükleri uçuruma. Neyseki uçurum düşündükleri kadar yüksek değildi. Sör Albert düşerken genç kadına sıkıca sarılmıştı koruma amacıyla. Kılıcını havadayken kayalıklara, toprağa saplamıştı. Düşüşlerini yavaşlatabilmek için elinden geleni her şeyi yapmıştı. Kar fırtınası yüzünden yerleri kalın kar tabakası tutmuştu. Bu da biraz fayda etmişti hayatta kalmaları için. Birden kurt uluma sesini duydu genç kadın. Sesi duyar duymaz irkilmişti. Belki soğuk yüzündendi belkide hissettiği derin korku yüzünden genç kadının tüyleri dimdik olmuştu. Kurtlar kanın kokusunu almış olmalıydılar. Buradan kaçmalıydı hemen! Cassandra gitmek istedi. Ancak birkaç adım attıktan sonra duraksadı. Ya yolda önünden kurt çıkarsa? O savaşamazdı o yaratıklarla. Anında yem olurdu sadece. Bulundukları ormana dikti korku dolu yeşillerini. Karla kaplanmış ağaç dallarının arasında bir şeyler görmeyi umdu. Ama hiçbir şey yoktu. Sadece bu lanetli yerin üzerinde karanlık bir örtü gibi duran korkunç bir sessizlik vardı. Tekrar arkasına döndü. Sadece yanındaki bu baygın herif savaşabiliyordu o yaratıklarla. Onun yanından uzaklaşmamak en iyisiydi. "Sör Albert!" dedi adamın yanı başında oturarak. "Beni duyuyor musunuz? Kendinize gelmek zorundasınız! Burada kalamayız! Uyanın!" O an adamın ağzından acı dolu bir inleme kopmuştu. Cassandra sevinçle "Hayattasınız! Tanrıya şükür hayattasınız!" diye bağırmıştı. Sonunda kurtulmuştu. "Beni duyabiliyor musunuz?" dedi adamın başını kucağına alarak "Buradan hemen uzaklaşmalıyız. Kurtlar yakında. Her an saldırabilirler!" Albert'in tüm bedeni acıyla kıvranıyordu. Sol omzunda inanılmaz bir acı hissediyordu. Uçurumdan düşerken bazı dallardan tutunmuştu. Kendi ağırlığı bir yana leydinin ağırlığınıda hesaba katınca omzu çıkmış olabilirdi. Ve lanet sağ bacağını hissetmiyordu. "Siz... İyi misiniz?" diye sordu kan kusarak kendine gelir gelmez. "Bir şeyiniz... Bir şeyiniz yok değil mi? Yaralanmadınız umarım..." Cassandra nedense utanmıştı. Adam zar zor nefes alıyordu ama ilk işi onun iyi olup olmadığıydı. "Ben iyiyim... Sayenizde," dedi yavaşça kendisinden utanan kadın "Sadece ayağımda bir sıyrık var o kadar." "Agh..." Albert inleyerek ayağa kalkmaya çalıştı "Bunun için çok üzgünüm leydim... Benim yüzümden yaralandınız..." Genç adam ayağa kalkamamıştı. Ayaklarını uzatarak oturuyordu soğuk karın üzerinde. Eğer buradan kurtulamazsalar soğuktan ölebilirdiler. "Şimdi ne yapacağız Sör Albert?" diye gözü yaşlı bir şekilde sordu Cassandra "Yürüyebilecek misiniz?" Albert öksürdüğünde tekrar kan kusmuştu. Karnına baktığında bir küfür homurdandı. Bir dal karaciğerinin olduğu bölgeye saplanmıştı. Kuru dalı sertçe çektiğinde acı yüzünden neredeyse bayılacaktı. O sırada tekrar bir ulumu sesi duydular. İkide ormanın içindeki hafif gürültülere kulak kabarttı. Uzaklardan yırtıcı gece kuşlarının sesleri geliyordu; kuru bir dal küçük bir tavşanın ağırlığı altında çatırtıyla eğildi. Bir baykuş birkaç metre uzaklarındaki ağacın kuru dalının üzerinden gürültüyle uçtu. Ve tekrar her yönden gelen kurt uluma seslerini duydular. "Gidin!" dedi Albert zat zor. Nefes alması sıklaşmıştı. Bilincini kaybetmek üzereydi. "Ne?" "Kaçın leydim... Ben... Ne kadar uyanık kalabilirim bilmiyorum," yüzünü ekşitmişti acıya dayanamayarak. Yerdeki kılıcını işaret ederek "K-kılıcımı alın... Kendinizi korumak zorundasınız... Kurtlar kanın kokusunu alıyor. Onlar buraya ulaşmadan uzaklaşın..." Albert umudunu kaybetmişti. O ölmek üzereydi. Leydinin canını kurtarmak istiyorsa başka çaresi yoktu. Kendi canını feda edecekti. "Beni bırakıyor musunuz..." dedi o an genç kadın. Albert acıyla "Öyle düşünmeyin leydim," dedi. "Sizi korumamın tek yolu bu..." "O zaman işinizi doğru dürüst yapın!" diye neredeyse çığlık attı kadın. "Bir şövalyeysen bunu sonuna kadar yap! Anladın mı beni! Hayatın pahasına beni korumak zorundasın sen! Ölemezsin! Şu an beni bırakıp ölemezsin! Bu kadar beceriksiz olamazsın! Beni korumak zorundasın!" Albert duyduğu sözler karşısında ne diyeceğini bilememişti. Zaten bunu yapmaya çalışıyordu şu an. Bu yüzden teşekkür kelimesini duyacağına şikayet duyuyordu. Leydi resmen ona hakaret bile etmişti. Adam acısına zaten zar zor dayanıyordu. Birde önünde çocuk gibi ağlamaya başlayan ona hakaret eden bir kadın vardı şimdi! "Burada sizin için canımızı tehlikeye atıyoruz zaten leydim!" dedi tıslayarak, "Sadece ben değil bana bağlı şövalyelerimde sizin için canını riske attı!" Albert kılıcına dayanarak öfkeyle derin bir nefes aldı ve aniden ayağa kalktı. Yerde ağlamakta olan kadın burnunu çekerek "Ben korkuyorum Sör Albert!" diye hıçkırmaya devam ediyordu "Özür dilerim size hakaret ettiysem... Ama ben çok korkuyorum... O şeylerin beni diri diri yemesini istemiyorum! Ölemem... Ölmekten korkuyorum!" Albert yerde oturmuş ağlamakta olan kadına baktı. Ne diyebilirdi. O da korkuyordu. Diri diri parçalara ayrılarak yenmekten kim korkmazdı ki zaten. O yüzden onun korkuyla saçmalamış olmasını göz arda etti. "Kalkın leydim," dedi "Buralarda sığınabileceğimiz bir yer olmalı. Mağara gibi bir şey bulmak zorundayız. Açık alanda sizi ne kadar koruyabilirim bilmiyorum..." hırıltılı nefesler alıp veriyordu Albert. Beyaz karın üzerindeki kan lekeleri adeta kırmızıya karı boyamıştı. Leydiyle beraber yakında bir mağara bulabilmiştiler şanslarına. Albert mağaraya girer girmez yere yığılmıştı. Artık daha fazla dayanabileceğini sanmıyordu. O an bir kurt uluması sarmıştı etrafı. "Bizi buldular! Bizi buldular!" diye cıyaklamaya başladı yanındaki kadın. "Ayağa kalkın! Savaşmak zorundasınız!" Albert bu kadının çirkef sesine sinir olmaya başlamıştı. Görmüyordu burada son nefeslerini sayıyordu. Tekrar ayağa kalkmaya çalıştı ancak doğrulamadan düşmüştü. Tekrar denedi. Bu kez başabilmişti. Genç kadın o an bir çığlık atmıştı. Baktığı yöne başını çevirdiğinde bir kurdun mağara girişinde olduğunu fark etti Albert. "Sizi lanet yaratıklar!" Kılıcı sanki olması gerekenden bin kat daha ağırdı. Taşımakta o kadar güçlük çekiyorduki. Kurt aniden üzerine saldırında geriye düşmüştü Albert. Cassandra çığlık atarak geriye kaçmıştı. Genç adam yüzünü parçalamaya çalışan kurdu kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Kılıcı yana düşmüştü. Halsizdi. Bitkindi. Üzerindeki normal büyüklükteki kurdu bile halt etmekte acizdi. Kurdun kan kokan nefesi onun bir nefes uzaklığındaydı. "L-leydi Cassandra..!" dedi boğuk çıkan sesiyle. Kurdun sivri dişlerinden sallanan salyalar yüzüne akıyordu. "Yardım edin! Kılıç... Kılıcı mı uzatın..." "Ben sana değil sen bana yardım etmek zorundasın!" diye bağırdı o an Cassandra kendine engel olamayarak. Burada ölmek istemiyordu. Ayağındaki yarası sızlıyordu. Üşüyordu. Ve bu beceriksiz şövalye bu küçük kurdu bile haklayacak durumda değildi. Mağaranın girişinde başka kurtlarda ortaya çıkmaya başlamıştı o sırada. Cassandra korkudan deliye dönmek üzereydi. Bacağıyla yerdeki kılıcı şövalyeye uzattı. Albert son anda kılıcını eline alarak üzerindeki kurdu hakmayabilmişti. Kendisine engel olamayarak öfkeyle leydiye baktı. Cassandra bir kenara sığınmış ellerini dizlerine dolayarak ağlıyordu. Bu kadının ne kadar tatlı bir canı varmış böyle! "Burada öleceğim..." diyordu birde durmadan. Onu koruyan insan umurunda bile değildi. Dükün böyle bur kadından hoşlandığına inanamıyordu! Albert öfkeyle önüne baktı. Mağaranın içine üç tane kurt daha girmişti. Kanın kokusunu alıyordu bu lanet yaratıklar. Bulanık görüyordu. İçeriden sızan dolunayın ışığı pek fayda etmiyordu. Neyseki mağaranın içerisindeki parlak kristaller biraz içerisini aydınlatıyordu. Yoksa bu bulanık görüşüyle karanlıkta savaşamazdı. Kalan son gücüyle ayağa kalktı genç şövalye. Yirmi altı yaşında ölecekti demek. Son anlarında onurlu bir savaşçı olarak ölecekti o zaman. Son nefesine kadar savaşacaktı. Bağırarak üzerine atlayan kurdu bir kılıç darbesiyle öldürdü. Diğer iki kurt birlikte saldırınca arkaya doğru düşmüştü genç adam. Artık direnmenin bir faydası yoktu. Kaybetmişti. Burada sefil bir halde kurtların akşam yemeği olarak ölecekti. Gözlerini yavaşça kapatmıştı. Ölümün onu kollarının arasına almasını beklerken bir kurdun inlemesini duydu. Üzerine ağır bir şey yığılmıştı. Neler oluyordu? Bu garip seslerde neydi böyle? Yavaşça gözlerini açtığında üzerine atlayan iki kurdun üstünde leşinin olduğunu fark etti genç adam. Bu canavarları kim öldürmüştü? Leşlerden kurtularak biraz doğrulduğunda birinin en az on tane kurtla tek başına savaşmakta olduğunu fark etti. Gözlerini kıstı. Kahretsin! Neredeyse hiç bir şey göremiyordu bulanıklık yüzünden. Bu savaşan savaşçıda kimdi böyle? Onları kurtarmaya mı gelmişti? Albert acıyla inlerken "Benim kadar ahmaklarda varmış," dedi. Onlar için hayatını riske atıyordu bu kahraman her kimse. "İyi misiniz Sör Albert!" diye sordu birden bir kadın. Genç adam şaşkınlığını saklayamamıştı. Başını kaldırarak ona yaklaşmakta olan savaşçıya baktı. Uzağı bulanık görüyordu ancak yakını birazda olsun net bir şekilde ayırt edebiliyordu. Ona yaklaşan savaşçıyı görünce yanılmadığını anlamıştı. Az önce konuşan bir kadındı. Evet! Onu kurtaran bir kadındı! "L-leydi... Valeria!" dedi şaşkınlıkla. "Tanrıya şükür hayattasınız!" Genç kadın endişeyle adamın yanı başında diz çökmüştü. "Yaralarınız nasıl durumda? Hayati bir yaranız var mı?" diye bedenini kontrol etmeye başlamıştı. O an leydi Cassandra "Ben yaralıyım!" diye bağırarak araya girmişti. Bacağını gösterdiğinde ikiside genç kadının küçük sıyrık izine bakarak ciddi misin bakışını atmıştı. "Ben hayatı tehlike taşıyan bir yarayı kast etmiştim leydi Cassandra," dedi Valeria. Albert o an şaşkınlıkla leydinin yüzüne bakıyordu. Onu kurtarmaya gelen bu leydiydi. Aklı almıyordu! Cassandra "Bu da önemli bir yara! İz kalabilir!" diye öfkeyle bağırmıştı genç kadına. Dilara nedense şaşkınlıkla kaşlarını çatmıştı. Bu kıza ne olmuştu böyle? Cassandra'nın melek gibi bir insan olması gerekiyordu. Kendinden başkasını düşünmeyen bencil bir kadın olması değil. Mağaraya tekrar kurtlar dalmaya başlamıştı. Bu yüzden sinirine dokunan genç kızı boş vererek kılıcına sarıldı Dilara. Bu kurtlar sinirine dokunmaya başlamıştı. "Yardım gelene kadar kıpırdamayın!" dedi yerde kan revan içerisindeki yaralı adama "Yaralarınız derin gibi. Daha fazla kanama olmaması için kıpırdamayın!" Albert ayağa kalkmaya çalışarak "Olmaz sizi korumak zorundayım!" dedi. "Ne kuması be adam! Ölmek üzeresin!" dedi kadın öfkeyle "Başkalarını düşüneceğine önce kendini düşün! Önce sen hayatta kal. Diğerleri başının çaresine bakamıyorsa gebersin. Kendini bil önce." Albert duyduğu cümle karşısında afallamıştı. "Ben bir şövalyeyim.." dedi boğuk çıkan sesiyle. Gerçi şu an gerçektende savaşacak durumda değildi. "Ee ne olmuş bunda? Şövalyesin diye kendini mi feda etmek zorundasın?" Genç kadın o an tek darbede bir kurdun başını kopartmıştı. Bu öldürme işine alışmaya başlamıştı. "Beni dikkatle dinleyin şimdi Sör Albert! Şövalye olmak nasıl bir şey bilmiyorum!" Üzerine atlayan bir kurdu daha haklamıştı genç kadın. Ona hayranlıkla izlemekte olan Albert karnındaki yarayı tutarak biraz dikelmişti o sırada. "Bildiğim tek şey şövalyesin diye herkesi korumak zorunda olmadığınız!" diye cümlesini tamamladı genç kadın. "Her zaman siz insanları koruyamazsınız! Bazen sizi korumalarınıda izin vermelisiniz!" Albert'in gözleri dolmuştu nedense. Çektiği acı yüzünden gözleri dolmamıştı. Hayır. Acı yüzünden değildi bu yaşlar. Karşısında cesurca savaşmakta olan bu inanılmaz kadının sözleriydi gözlerinin dolmasına neden olan. 'Her zaman insanları koruyamazsın evlat, bazen onlarında seni korumasına izin ver.' Bu sözler ustasına aitti. Gençliğinde ona ilk kılıç kullanmayı öğreten ustasının her zaman kurduğu cümleydi bu. Leydi Valeria ona benziyordu. Kan kusuyordu ama şu an gülüyordu. Bu kadın gerçekten inanılmazdı. Dilara bir kayaya yaslanmış kan kusarken gülümsemekte olan adamı fark etmişti. "Ne o ölüm meleği yakından komik mi görünüyormuş Sör Albert?" dedi hafif alayla "Niye gülüyorsunuz?" Kurtlar bitmek bilmiyordu. Albert'in durumuda hiç bir iyi görünmüyordu. Onu hemen buradan götürmeliydi. Eğer bilincini kaybederse... Ölebilirdi. Uyumasına izin veremezdi. O yüzden konuşuyordu. "Sizin her zaman korkutucu biri olduğunuzu düşünmüştüm..." dedi zar zor nefes alırken Albert. "Şimdi fikrinizi mi değiştirdiniz?" "Hayır. Ne kadar haklı olduğumu görüyorum.." canının yanmasına rağmen gülmüştü "Kılıç kullanabilen bir leydiden herkesin ödü kopar..." "Sizin arkadaşınızda bu yüzden benden hep kaçmıştı ya!" dedi gülerek genç kadın. Küçük kurtları geri püskürtebilmişti. Şimdi hemen kaçmalıydılar buradan. "Yürüyebilir misiniz?" diye sordu. Albert başını iki yana sallayarak "Siz ikiniz gidin," dedi "Ben onları oyalarım..." "Yüce Tanrım! Ne kadarda kendinizi feda etmeye meraklısınız! Size aşık olmamı mı istiyorsunuz bu onurlu hareketinizle?" Albert şaşırarak ona baktığında genç kadın çoktan yanında bitmişti. "Sakın bir daha böyle saçmalıkları söylemeyin. Ölmeyeceksiniz! Bu gece kesinlikle kimse ölmeyecek!" "Siz ne... Ne yapıyorsunuz?" "Yaranıza bakıyorum!" Dilara genç adamın karın bölgesindeki kan lekesini fark etmişti. Yaralarını incelemeye başladı. Şövalyelerin kampüse gelerek olayı anlatmasıyla beraber hemen uçuruma gitmiştiler. Uçurumdan aşağıya inerek onları aramak yarım günlerini alabilirdi. Dilara zaman harcamak gibi bir tehlikeyi göze alamazdı. Uçurumdan düştükleri halde Cassandra ve Albert'in hayatta kaldığını biliyordu. Bu yüzden o da uçurumdan atlayabilirdi. Kar şiddetle yağıyordu. Böylece yumuşak inişde yapabilirdi. Ve hala elinde en büyük kozu vardı. Ona bir şey olmazdı. O ölümsüzdü. Ancak bunu kimseye belli etmeden yapmalıydı. Arama ekibine kimler katılacak diye tartışma başladığında Josef'e uçurumun altındaki mağaralara bakmasını söyleyerek gizlice uçurumdan atlamıştı genç kadın. Ve sonra kardaki kan izlerini takip ederek onların saklandığı yeri bulmuştu. Neyseki vaktinde yetişmişti. Yoksa gerçekten ölecektidiler. Tahmininde yanılmamıştı yine. Hikayenin gidişatını değiştirmesiyle her şey değişmeye başlamıştı. Cassandra esas karakter olmasına rağmen eğer yetişmeseydi ölebilirdi. Eğer o ölseydi... Asla bu dünyadan çıkamayabilirdi Dilara. Şimdi sadece yardım gelene kadar dayanması gerekiyordu o kadar. Josef her an burada olabilirdi. "Yaranız derin gibi görünüyor," dedi dikkatle yaraya bakarken genç kadın. Karaciğerinin tam üzerindeydi. İç kanama olabilirdi. "Nasıl dayanıyorsunuz bu acıya?" diye endişeyle genç adamın yüzüne baktı. Albert yüzünü buruşturarak "Alışkınım doğrusu," diyebildi. İnleyerek "Mideniz bulanmıyor mu?" diye sordu. Sonuçta daha önce hiç yaralı bir adam görmemiş olan bir leydi için kan iğrenç olmalıydı. "Midem bulanmıyor," dedi kadın kaşlarını çatarak tekrar yaraya bakarken "Aksine sinirliyim. Böyle kaslı bir vücutta yara izi kalacak, yazık oldu." Albert artık şaşırmaya alışmalıydı. Leydinin ağzından olur olmaz şeyler duyuyordu. O nasıl bir geve yaşıyordu böyle. Dilara ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. Kurtlar çok fazlaydı. Albert yürüyemiyordu. Cassandra desen... Kenarda ağlayarak korkuyla titriyordu. Aklına bir fikir geliyordu ancak işe yarar mı bilmiyordu. Tek başına savaşamazdı. Birinin yardımına ihtiyacı vardı. "Sör Albert," dedi yavaşça "Size güvenebilir miyim?" Albert neredeyse bayılmak üzereydi. Başını yavaşça sallayarak "Hayatımı kurtardınız... size borçluyum..." dedi. "Bu evet oluyor sanırım," dedi Dilara bir kaşını kaldırarak. Bacağındaki küçük hançeri çıkardı. Avuç içini kesti. "Bu sırrı mezara kadar götürmek zorundasınız!" diye yavaşça akmaya başlayan kan damlalarını genç adamın yarasının üzerine tuttu. "Siz ne yapıyo... Nasıl?" Albert leydinin elini kesmesiyle şaşkınlığını atamadan ikinci şoku kan damlalarının yarasına akmasıyla yarasının kapanmaya başladığını görmesiyle yaşamıştı. Genç kadının yüzüne bakarak "Bu nasıl mümkün olabilir?" diye sordu. Büyücüleri o da duymuştu. Ancak onlar kraliyetten sürgün edilmişti. Ülkede büyü kullanmak yasaktı. Büyüyle anılan herkes idama mahkûmdu. "Sakin olun ve bir şey çaktırmayın," diye fısıldadı Dilara Cassandra'ya bakış atarak. Avucundaki yarası kapanmıştı. Tekrar dişlerini sıkarak elini kesti. "Yapmayın!" dedi Albert leydinin yüzünü ekşitmesiyle "Canınız yanıyor!" "Benim yaram sizinkinin yanında bir şey değil," dedi avuç içini adamın bacağının üzerindeki yaranın üzerine koyarken. Kaba eti paramparça olmuştu. İğrenç yaratık neredeyse adamın diri diri yemişti. Kanın yarayla birleşmesiyle yara izi hızla iyileşiyordu. Genç adamın görüşüde düzelmeye başlamıştı. Karnındaki korkunç ağırda yok olmuştu. Artık daha iyi hissediyordu kendini. "Bunu nasıl yapıyorsunuz?" diye yavaşça sorduğunda genç kadın gizemli bir şekilde gülümseyerek "Bilmem," dedi. "Belkide sizi korumam için Tanrı beni şifacı olarak belledi." Albert gülmeden edememişti. Bacağındaki yarasıda iyileşmişti. "Artık savaşabilir misiniz?" diye sordu genç kadın "Yardımınıza ihtiyacım var çünkü. Hepsiyle başa çıkamam." "Emrinizdeyim leydim!" Albert ayağa kalktığında sol omzundaki ağrı yüzünden hafiften inlemişti. Genç kadın omzuna bakarak "Eğer çıkıksa yardım edemem," dedi "Sadece görünen yaraları iyileştirebiliyorum." "Bir çıkık bana bir şey yapmaz leydim," Albert yerdeli kılıcını eline almıştı. "Siz çoktan beni kurtardınız!" Mağaraya giren diğer kurtlarla ikisi beraber savaşçaya başlamıştılar. Sonunda içeriye dev gibi bir ulu kurt girmişti. "Hassiktir! Bu şey de ne böyle!" diye küfür savurmuştu Dilara. Genç leydilerin ağzından küfür duymaya pek alışık olmayan Albert kadına hayretle baktı. "Ben yanlış mı duydum?" dedi. "Neyi? Ah! Lütfen ettiğim küfür için bayılmayın şu an!" Albert tamam anlamında başını sallamıştı hızla. Leydinin elinde kılıç varken eniyisi her şeye tamam demekti. Dilara'nın korkudan ayakları titriyordu. Neyseki kalın zırhı bunu pek belli etmiyordu. Her ne kadar küçük yaraların ona bir şey yapmayacağını bilsede kafası kopartılırsa öleceğini hissediyordu. Tanrı aşkına o ölmek istemiyordu! Ve niye yanındaki bu adam ona ağzı açık kalmış bir vaziyette şaşkın şaşkın bakıyordu. "Sör Albert!" dedi bağırarak. Kurt onlara doğru yavaşça yaklaşmaya başlamıştı. Pis canavardan gelen iğrenç koku midesini bulandırıyordu. "Bu iğrenç şeyi haklayabiliriz değil mi?" "Eminim!" Albert sol kolunu pek kullanamıyordu. Yanındaki kadının korkusuzca savaşabildiğini görüyordu ancak o da yorulmuştu. Bu yaratıksa devasaydı! Lanet olsun ne kadar dayanabilirdiler bilmiyordu. Dilara tüm cesaretini toplayarak canavarın üzerine atladığı an birden büyük bir gürültü koptu. Kurdun üzerine yanan oklar atılmaya başlamıştı. "Leydim!" diye bağırdı tanıdık bir ses. Dilara'nın o an gözleri dolmaya başlamıştı. Ona güvenebileceği biliyordu. Kurtulmuştu işte. "Josef..." diye mırıldandı o an gülümseyerek. "Leydim neredesiniz?" Mağaranın biraz uzağından geliyordu ses. Askerler devasa büyüklükteki kurda arkadan saldırmıştı. Genç bir asker "Generalim! Leydi Valeria mağaranın içerisinde!" diye bağırmıştı. Ve o an mağaranın içerisine koşarak Josef girmişti. Gözleri endişeyle çakmak çakmaktı. "Valeria!" diye haykırdı. "Josef... Josef!!!" Dilara'nın gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Az önceden beri ne kadar cesur davranmaya çalışsada çok korkmuştu. Öleceğinden çok korkmuştu. Koşarak ona gelmekte olan adama doğru koştu o da. Ona sıkıca sarıldı. "Çok korktum!" dedi Josef ona sıkıca sarılırken. Ona bir şey olucak korkusuyla neredeyse aklını kaçırmıştı genç adam. "Başına bir şey gelmiş olmasından çok korktum!" Dilara burnunu çekmişti. Bu adama sarılmak onun bu dünyada yalnız olmadığını hatırlatmıştı. "Bende..." dedi ağlamaklı sesiyle "Bende çok korktum..." Askerler kurt sürüsüyle savaşmaya devam ederken Çavuş Belmont yanlarına gelmişti. Genç kadın hemen Josef'ten uzaklaşmıştı. Yanaklarından kendiliğinden akan yaşlarını silerek "Çavuş Sör Albert'in omzunda çıkık olabilme olasılığı var. Savaşmasına katiyen izin vermeyin!" diye emir verdi "Leydi Cassandra'nın güvenliğinden de emin olun! Yanında en az bir düzüne koruma olsun!" "Emredersiniz leydim!" Çavuş hemen emirleri uygulama koyulmuştu. Karşısındaki kadın inanılmazdı. Mağaraya girdiğinde yerdeki kurt leşlerini görmüştü. Bu kadar kurdu Sör Albert öldürmüş olamazdı. "Ben hala savaşabilirim!" dedi o an Albert. "Yüce Tanrım! Biri şu herifin kapanmayan çenesine yumruk atsın!" diye bağırdı Dilara "Ölmeye o kadar hevesliyseniz yarın olunca ölürsünüz! Ama bu gece değil! Benim nöbetimde değil şövalye! Şimdi emirlerimi derhal uygulayın! Tekrar ediyorum bu bir rica değil emir!" Çavuş Belmont şövalyenin kolunu omzuna atarak "Leydiyi duydunuz," dedi "Bu bir emir. Emin olun leydi emirlere uymayanlara ceza vermekte usta." Lord Danbury hala mahzende kapalıydı mesela. Ama bunu dile getirmemişti Çavuş. Albert çavuşun yardımıyla mağaradan çıkarken kendine engel olamayarak leydiye baktı. Lord Clark leydinin kollarından tutmuş ona kızarak nasıl böyle bir çılgınlık yapabildiğini soruyordu. Bir erkek olarak onun gözlerindeki endişeyi rahatça görebiliyordu. O gözlerde aşık bir adamın sevdiği kadını kaybetme korkusu vardı. Genç adam hüzünle önüne baktı. Sanırım kalbi hiç olmayacak bir aşka imza atmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE