♣♣♣
Genç kadın kendi odasının balkonunda soğuk havaya aldırış etmeden tek başına oturuyordu. Bir hafta önce yaşananlar zihnini durmadan meşgul ediyordu. Adeta beynini kemiren bir solucan gibiydi. Aklından bir saniye bile çıkmıyordu o adam. Neden yapmıştı ki!
Josef ile birlikte olduğunu pişman değildi aslında. Sadece pişman olduğu şey... Sanırım... Bilmeden onun duygularıyla oynamış olmasıydı...
O nereden bilebilirdi ki Josef'in onu gerçekten sevebileceğini! Dur bir dakika... O adam kendisine hiç onu sevdiğini söylememişti. Belki de sevmiyordur. Sadece kadının biri onu reddetti diye inat yapıyordur? Gururu zedelenmiştir...
Olamaz mı?
Dilara başını iki yana salladı.
Tanrım! O Josef Henry Clark'tan bahsediyordu! Onun gibi bir adamın kibrine yenik düşerek sırf bir kadın onu istemiyor diye ona takıntılı olacak bir insan değildi. O karakteri kendi elleriyle yazmıştı!
Genç kadın iç geçirdi.
Onunla olan son tartışmasında onun gözlerindeki o ateşi... O yangını asla unutmazdı. Unutamazdı. O yeşil gözlerinde adeta bir orman alev almıştı. Başını büyük belaya sokmuştu. Gerçekten büyük belaya sokmuştu.
Sonunda istediği her şey planladığı gibi ilerlerken şimdi önüne bir engel çıkmıştı. Ve o engelin adı Josef Henry Clark'tı. Redcliff markisi...
Eğer gerekirse ona zorla alıkoyacağını söylemişti.
Ya bunu gerçekten başarırsa... Ya onu sonsuza kadar burada tutmanın bir yolunu bulursa?
Dilara korkuyla oturduğu koltukta bacaklarını kendine çekti. Dizlerine başını yaslarken "Artık beni rahat bırakın lütfen," diye mırıldandı.
Philip'in onu öldürebilme ihtimalinden ölümüne korkarken şimdi birde Josef çıkmıştı başına! Niye hikâye bu kadar değişmişti ki! Josef Cassandra'yı değil onu istiyordu, Albert leydiye âşık olacağına ona âşık olmuştu! Ve en önemlisi Philip! Lanet olası adamla olan son görüşmelerinden beri içinde ürkütücü bir huzursuzluk vardı. Sanki fırtına öncesi sessizlikti. Her an bir yaşanacakmış gibi hissediyordu.
"Leydim, müsait misiniz?"
Kara kara düşünmekte olan Dilara hizmetçisinin sesini duyunca biraz irkildi. Oturduğu koltuktan kalktı. Oldukça üşümüştü. Odaya girerek "İçeri gel lütfen Jane," dedi.
Hizmetçi kız içeriye girmişti. Leydinin yüzünü görür görmez endişeyle "Leydim iyi misiniz? Yoksa hastalandınız mı?" diye sordu.
"Hayır, Jane iyiyim. Sadece yorgunum biraz o kadar."
"İsterseniz ballı süt hazırlayayım sizin için, iyi gelir," diye teklifte bulundu Jane.
"Teşekkür ederim Jane ama hayır istemiyorum. Sen niye geldin? Bir şey mi oldu?" Dilara yatağın kenarına oturmuştu.
"Evet leydim. Akşam davete gidiyor musunuz? Arabayı hazırlatma mı ister misiniz diye soracaktım?"
"Oh, davet bu akşam mıydı? Neredeyse unutmuşum..."
"Tanrı aşkına leydim! Nasıl unutursunuz! Cavendish ailesi her yıl maskeli balo düzenliyor ve bu sizin Noel'den sonraki en sevdiğiniz etkinlik!"
Genç kadın iç çekerek gerçek Valeria'nın sevdiği etkinlikler bunlar diye mırıldandı. "Gitmesem çok mu ayıp olur?" diye sordu bir an. Jane ona ölü görmüş gibi bakınca "Tamam anladım. Bir dükün kızı olarak davete icabet etmek zorundayım ve lütfen bana öyle bakmayı kes Jane. Beni korkutuyorsun," dedi Dilara derin bir nefes alıp vererek.
Jane hemen başını sallayarak gülümsemişti.
"Pekâlâ, o zaman ben ne giyeceğim bu sözde maskeli baloya?"
Jane neşeyle gülümseyerek ellerini çarpmıştı. İçeriye bir uşak elindeki büyük kutuyla girmişti o an. "Bu ne?" diye sordu merakla Dilara. Masanın üzerine konan kutuyu hemen açmıştı. "Jane! İnanılmaz! Bunu sen mi seçtin!" diye içeriden kırmızı bir elbise çıkarmıştı.
"Ama bu çok güzel!" dedi Dilara enfes güzellikteki kırmızı elbiseyi aynanın önünde kendisine deneyerek. Gerçekten şahane görünüyordu elbise.
"Aslına bakarsanız o elbise hediye Leydim," dedi Jane biraz kıkırdayarak. Dilara ona kaşlarını çatarak baktığında "Lord Clark sizin için özel olarak seçmiş. Kutunun içinde birde mektupta var anladığım kadarıyla," dedi.
Dilara şaşırmıştı. Kutunun içine tekrar baktı. Evet, bir mektup vardı. "Akşam davete o da mı geliyor?" diye sordu biraz sıkıntılı bir sesle.
Mektubu eline almıştı.
"Elbette leydim! Nişanlınızın orada olmaması kötü olurdu!"
Dilara "Benim için orada olması daha kötü olacak ama..." diye homurdandı mektubun parşömenini açarken.
"Efendim?"
"Hiç," dedi hemen Dilara gülümseyerek "Sen gidebilirsin Jane. Ben hazırlanmaya başlarım birazdan."
Jane reverans yaparak odadan çıktığında Dilara hemen yatağa geçmişti. Üzerinden hafif parfüm kokusu gelen mektubu eline alarak okumaya başladı.
"Sevgilim...
Bu küçük hediyemi kabul etmen umuduyla baloda üzerinde görmeyi arzuluyorum. Gerçi senin güzelliğini dünyayla paylaşmak istemiyorum lakin güzelliğini saklamak demek güzelliğe hakaret olur. En kısa zamanda o güzel gözlerini tekrar görmek dileğiyle...
Josef..."
Dilara mektubu tekrar tekrar okumuştu. Bu adam niye hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu? Hediye göndermiş, aşk mektupları yazmış ve şimdide buluşmak mı istiyordu? Sıkıntıyla nefes alıp verdi. Bu işin sonunda gerçekten zararlı çıkacaktı. Kaderin ona garezi vardı anlaşılan. Bir beladan diğer belaya sıçrıyordu.
Akşam davete John'la beraber katılmıştı Dilara. En büyük abisi onun son şımarıklığından sonra onunla konuşmuyordu. Aklınca şımarık kardeşini cezalandırıyordu. Ve John'dan öğrendiğine göre abisi arkadaşı olan Josef'e sıkı bir yumruk hediye etmişti. Nedeniyse kız kardeşini o tehlikeye bölgeye götürmüş olmasıydı. Tuhaf bir arkadaşlıkları olduğu kesindi.
"Benedict seni bahane ediyor," diye homurdandı John kardeşine kolunu uzatırken. "Adi herif bu balodan kaçmanın yolunu buldu."
Dilara kıkırdayarak abisinin koluna girmişti. Sosyetenin zengin kadınları evlenmemiş kızları için şahane aday olan Devonshire markisini asla kaçıramazdılar. Dükün en büyük oğlu dük olana kadar marki ünvanına sahip oluyordu. Tıpkı kralın oğlunun prens olması gibi. Bu yüzden zavallı abisi kendisini kapana düşürmek isteyen sosyetenin azılı kadınlarından hep kaçıyordu. Zavallı haklıydı da. Patricia ve Juliana bile ondan hoşlanıyordu.
"Bakıyorum sende baya kaçmaya heveslisin," dedi Dilara Cavendish'lerin görkemli malikânesinin giriş kapısından içeriye adım atarken. John homurdanma gibi bir ses çıkarınca kahkaha attı. "Hadi ama o kadar kötü olamaz John! Sanki yamyam sürüsünün önüne atılıyorsun! Alt tarafı bir baloya geldik."
"Bütün gece boyunca boşboğaz kadınların evde kalmış kızlarını överek anlatması ne demek bilemezsin!" dedi çaresizce John. "Ölmekten daha beter!"
Dilara gülümseyerek "Her şeyin bedeli var," dedi. "Yakışıklı olmasaydın sende."
John boyun bağını düzeterek "Şimdi beni yakışıklı olarak yaratan Tanrı'ya öfkemi kusacağım! Bütün suç ona ait çünkü!" dedi ciddi bir tonda. "Çünkü saat on iki yönünde Leydi Peterson ve at suratlı kızı Alice Peterson üzerimize doğru geliyor!"
Dilara dudaklarını ısırdı gülmemek için. Yaklaşmakta olanlara doğru çevirdi başını.
"Ah Albay Herold ve Leydi Valeria! Sizi görmek ne güzel!" dedi Leydi Peterson. Kırklı yaşlarının ortalarında olan kadının oldukça hırslı biri olduğu yüzündeki kibirli gülümsemesinden anlaşılıyordu. Yanındaki sıska ve biraz uzun suratlı kızı utançla reverans yaparak selam vermişti.
John centilmenlere özgü hareket yaparak Leydi Peterson'un elini avuçladı ve nazikçe öperek "İyi akşamlar dilerim güzel leydim. Bu akşamda ışık saçıyorsunuz!" dedi. Dilara o an kıkırdamasını zor sakladı. John'un iyi bir aktör olduğu kesindi.
"Ah çok hoşsunuz Albay!" Leydi Peterson hemen gülerek elini sallamıştı. Kadının resmen yanakları kızarmıştı. "Bu kadar nazik olmayın! Sonra genç leydiler sizi benden kıskanabilirler!"
"Ben gerçekleri söylüyorum Leydim."
Dilara onların diyaloğunu bir kaşı havada dinliyordu. Vay be John'a bak sen. Biraz daha bu tonda devam ederse Leydi Peterson kızını değil kendisini ayarlamaya çalışacaktı. "İyi akşamlar Leydi Peterson," diye araya girdi hemen. Bence abisini kurtarmak en iyisiydi. Zavallının ne kadar çaresiz olduğu açıktı. Gerçi suçlu olan kendisiydi.
Bu yakışıklı suratla etrafa nazikçe gülücükler dağıtmaya devam ederse sadece leydi Peterson'la değil birkaç yüz tane Leydi Peterson'lar ile uğraşmak zorunda kalacaktı.
"Size de iyi akşamlar Leydi Valeria," Leydi Peterson'un kısa ve net selamlaşasından sonra yine bütün ilgi John'a kaymıştı "Bu gece sosyetenin bütün ileri gelenleri burada toplandı! Bakıyorum yine Devonshire markisi Lord Herold teşrif etmediler! Ne yazık!" dedi elindeki yelpazesini sallayarak.
"Maalesef sevgili abimin biraz başı ağrıyordu," dedi John hafif gülümseyerek.
"Ah çok geçmiş olsun! Kuzey bölge çok soğuk olmalı, bu aralar hastalanan çok," kadının yapmacık ilgisinden sonra tekrar konu misafirlere dönmüştü "Çok yazık oldu, bu akşam Hasting dükü de ortalıklarda yok! Gecenin yıldızlarını göremeyeceğiz!"
"Dük gelmedi mi?" Bu kez araya Dilara girmişti.
"Hayır, maalesef."
"Ama niye? Leydi Cassandra'nın burada olması gerekmiyor mu?"
Leydi Valeria'nın merakını tuhaf bulan Leydi Peterson "Sizin dükten önce nişanlınızı merak etmeniz gerekmiyor mu Leydi Valeria?" diye sordu kinayeli bakışlarla. "Duyduğuma göre şimdide markiyle nişanlanmışsınız. Doğrusu sizdeki şansa hayran olduk! Önce ekselansları dük, sonra General Redcliff!"
Kadının sesindeki hoşnutsuzluk ve küçümseme Dilara'nın hoşuna gitmemişti. "Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsunuz Leydi Peterson?" diye sordu kaşlarını çatarak.
"Ah hayır! Ben ne ima edebilirim ki?"
"Bilmem. Bende onu soruyorum işte." Dilara korkutucu bir gülümseme takındı. "Ne ima edebilirsiniz ki zaten değil mi?" dedi soğuk bir tonda. Gözleriyle karşısındaki kadına yerini bil diyordu adeta.
John öksürerek araya girerek "Sanırım yanlış anlaşılma oldu," diye endişeyle güldü. Kardeşi kudurmuş köpeğe benziyordu. Birazdan birine saldırabilirdi. "Sevgili kardeşim eminim Leydi Peterson seni sözleriyle incitmek istemedi."
Leydi Peterson "Hah!" diye bir ses çıkararak yelpazesini sertçe salladı. "Ben sadece herkesin söylediklerini söyledim."
"Herkes ne söylüyormuş Leydi Peterson?" Dilara bu kadına sinir olmaya başlamıştı. Bu yarım akıllı sosyete şimdi nasıl bir dedikodu bulmuştu çok merak ediyordu doğrusu!
"Önce kaç yıldır nişanlı olduğunuz dükü tüm sosyetenin önünde terk etmeniz (!) aradan iki gün geçtikten sonra Redcliff markisiyle nişanlanmanız! Bunların hepsi bir tesadüf mü?"
Dilara kaşlarını çatmıştı. Bu kadın neyi ima etmeye çalışıyordu? Yoksa dükü nişanlıyken aldattığını mı söylemek istiyordu? Ah Tanrım! Bir fahişe olmadığı kalmıştı zaten.
"Dükü aldattığımı mı söylemek istiyorsunuz?" dedi sıkıntıyla. Doğrusu evet derse hiç şaşırmazdı.
Leydi Peterson biraz şaşırmıştı. Gülerek "Ah hayır! Tabii ki de bunu düşünmüyorum!" dedi.
Dilara bu cevabı beklemiyordu. Şaşırarak John'a baktı. Aynı şekilde John'da ona bakmıştı. "O zaman neyi ima ediyorsunuz? Gerçekten sizi anlamıyorum?" diye sordu.
"Hasting düküne yıllardır aşık olduğunuzu bütün sosyete biliyor Leydi Valeria. Bir anda bütün aşkınızın puf diye yok olduğuna hiçbir kadın inanmaz!"
Dilara içinden kadın haklı dedi. Sonuçta Valeria Herold hikâyenin sonuna kadar Philip'e çaresizce âşık olmuş ve bu aşk sonucu canından olmuştu.
Leydi Peterson bir kaşını küstahça havaya kaldırarak "Hasting dükünü kıskandırmak için Redcliff markisini kullandığınızın farkındayız Leydi Valeria," dedi.
"Nasıl?" işte bu cevabı katiyen beklemiyordu Dilara. Kendisini işaret ederek "Ben?" dedi ciddi ciddi "Ben dükü kıskandırmak istiyormuşum? Doğru mu anladım?"
Leydi Peterson sanki öfkelenmişti. "Ah bırakın bu saçma hareketlerinizi genç leydi! Doğrusu sizin kurnazlığınıza hayran kaldım! Her nasılsa isteğinize ulaşmış gibisiniz," dedi onu eleştiren bakışlarla. "Gelir gelmez dükün burada olup olmadığını merak ettiğinize göre."
Dilara'nın sabrı taşmak üzereydi gerçekten. Bu sosyetenin başka işi gücü yoktu gerçekten. Galiba hepsi aynı gün bir kurumda toplanarak olası entrikaları düşünüyordular. Tanrım bu gerçekten korkutucuydu.
"Akılları sadece entrikaya çalışan ve ilgi alanları sadece dedikodu olan bir insana nasıl cevap verilir doğrusu hiç bilemiyorum Leydi Peterson."
Leydi Peterson duyduğu kaba cevapla "Aman Tanrım!" dedi kızgınlıkla. "Siz nasıl olurda bana hakaret dersiniz! Bir leydinin bu kadar yüzsüz olabileceğini gerçekten hayal bile edemezdim!"
"Bende bir leydinin at suratlı, evde kalmış kızını yamamaya çalıştığı adamın kız kardeşine çatacak kadar aptal olabileceğini hayal bile edemezdim!" Dilara eleştirdiği kız için kendini kötü hissetmişti. Onun bir suçu yoktu biliyordu ancak annesi kaşınmıştı işte. John'un koluna girerek "Bu kadının kızıyla dans etmeni katiyen yasaklıyorum abi. Durdun mu beni?" dedi.
John afallayarak "Aaa... E-vet! Duydum kardeşim," diyebildi.
"Güzel. Şimdi buradan uzaklaşalım lütfen," dedi Dilara kibirli gülümsemesiyle "Hava kirliliği midemi bulandırıyor."
Şoka girmiş vaziyette olan kadınları arkalarında bırakıp diğer yana geçmiştiler.
Orkestradan yayılan müzik etrafı sarmıştı. Hava serin olduğundan ortam pek boğucu değildi ancak yine de etrafta çok insan vardı. Çoğunun yüzlerindeki maskelerde onları tanımalarını engelliyordu.
"Bu yaptığına inanamıyorum!" dedi John uzaklaşır uzaklaşmaz.
"Bana teşekkür etmen gerekiyor bence. Az önce at suratlı çocukların olmasından kurtardım seni."
"Biraz ciddi olur musun Valeria!"
"Ben gayet ciddiyim." John ona dik dik bakmaya devam edince "Ah John kadın resmen bana hakaret etti! Sessiz kalmamı bekleyemezsin benden!"
"Sessiz kalmanı beklemiyorum..." diye mırıldanmıştı John "Sadece... Bilemiyorum. Bu sosyete! Her zaman insanların canını sıkacak dedi kodular bulurlar!"
"Nedense senin canını sıkan dedikodu hiç yok abicim!" diye homurdandı Dilara sinirle. "Olan bana oluyor zaten."
John alnını karıştırarak "Geçen ay benim bir çingeneyi hamile bırakıp kaçtığım hakkında dedi kodu oldu," dedi iç çekerek. "Sonrada çingeneden olan çocuğumu boğarak öldürmüşüm ve cesedini bulamasınlar diye yakmışım. Bunu ben bile düşünemezdim! Bazen bu sosyeteden ben bile korkuyorum. İnsanın aklına gelmeyecek şeyler buluyorlar."
Dilara duyduğu şeyle büyük bir kahkaha patlatmıştı.
"Yani kısaca anlayacağın güzel kardeşim: sıkıcı dedikodulardan muzdarip olan sadece sen değilsin."
Dilara gülmemeye çalışıyordu. Alt dudağını ısırarak "Bir çingeneyle birlikte oldun değil mi?" diye sordu. John'un bakışları irileşince "Doğru tahmin etmişim," dedi. "O dedikoduların ortaya çıkabilmesi için ateşi yakan sensin kardeşim. Bu yüzden lütfen bana sütten çıkmış ak kaşık rolünü oynama. Seni iyi tanıyorum."
John homurdanmıştı. Kız kardeşinin önünde biraz kızarmıştı. Bir çingeneyle birlikte olduğu doğruydu. Kadın esmer seksi bir kadındı. Her erkek o kadınla birlikte olmak isterdi. Ama o nerden bilebilirdi ki kurnaz kadının başka bir adamdan hamile kalarak çocuğu ona kakalamaya çalışmasını!
"Böyle şeyleri bilmemen gerekiyor kardeşim," dedi konuyu değiştirerek.
Dilara dudak bükerek "Niyeymiş?" diye sordu. "Çocukların nasıl yapıldığını evlenmeden önce bilmek yasak mı?"
John öksürerek "Böyle şeyleri biliyorsan bari bildiğini sakla! Kendi itibarını yerle bir ediyorsun Valeria! Bunun farkında mısın?" dedi.
Dilara yanındaki ikram dolu masadan bir puding kâsesi alarak yemeye koyuldu. Dudaklarını bükerek "İtibarım çöp bidonun dibinde bile olsa benimle evlenebilmek için gözünü kırpmadan adam öldürecek birini tanıyorum sevgili kardeşim," dedi kibirli bir gülümsemeyle. Bu akşam özgüveni nedense tavan yapmıştı.
John kaşlarını çatarak kimmiş o ahmak diye soracakken biri "İyi akşamlar," diye biri araya girmişti.
"Ahanda iyi insan lafının üstüne!" diye homurdandı Dilara. Pudinginden bir kaşık daha alarak "İyi akşamlar Lordum," dedi istemsizce.
John markiye döndü ve baş selamı vererek "Nasılsın Henry?" diye nazikçe sordu. Markiyle pek yakın arkadaşlığı yoktu. Josef daha çok abisinin akranlarındandı. Ancak şimdi kardeşiyle nişanlı olduğundan ve ona karşı boş olmadığını gayet net bir şekilde gördüğünden arkadaş olabileceklerini kabul etmişti genç adam. Sonuçta o dükten daha iyi bir adaydı marki.
"Leydi mi gördüm daha iyi oldum," dedi Josef gülümseyerek. "Onu sizden çalmam sorun olmaz umarım."
"Hiç bana bakma!" dedi John hemen ellerini yukarıya kaldırarak "Beni ondan kurtararak bana iyilik yapmış olursun sadece."
"Abi!" diye ciyakladı genç kadın. Bu iki adamın o yokmuş gibi davranması hoşuna gitmiyordu.
"Leydim yine bir şey mi yaptı yoksa?" diye sordu Josef biraz eğlenerek.
"Leydi Peterson'un kızına evde kalmış at suratlı kız dedi." John konuşurken yüzünü buruşturmuştu.
"Of. Bu çok kötü olmuş," dedi Josef gülmemeye çalışarak. Bakışları Leydiye kaymıştı.
"Ayrıca kızının benle dans etmesini yasakladı."
"Bunu neden yaptı peki?"
"Leydi Peterson Hasting dükünü sordu diye saçma bir imada bulununca tutamadı kendisini," dedi John iç çekerek "Yarın bu olay tüm şehirde dolaşacak."
Josef kaşlarını çatmıştı. "Demek Hasting dükünü merak ettiniz?" diye sordu yavaşça bakışlarını tekrar genç kadına çevirirken.
John ikilinin arasındaki bakışmaları izledi bir süre. Valeria bakışlarını mı kaçırıyordu yoksa o mu yanlış görüyordu? Bak sen. Demek aralarında bir şey olmuştu. Genç adam öksürerek dikkatleri üzerine çekti. "Neyse hanımlar ve beyler," dedi çekici gülümsemesiyle. "Benim gitmem gerekiyor. Kardeşim sana emanet General."
Josef başını yavaşça elbette manasında bir kez salladı. John onlardan uzaklaşır uzaklaşmaz "Benim dışımda başka bir erkekle ilgilenmen hoşuma gitmiyor," dedi nazik ama bir o kadar soğuk bir tonda.
Dilara göz devirdi. "Benim durumumu biliyorsun," dedi elindeki pudingden yemeye devam ederken. "O adamın ne yaptığını bilmek zorundayım. Bu yüzden merak ediyorum. Yani anlayacağın Lordum; bu ilgi değil merak." Bir ara sessizlik olmuştu. Genç kadın başını çevirdiğinde Josef'in gözleriyle birleşmişti gözleri.
Josef bir saniye bile gözlerini çekmeden ona bakıyordu. Karanlık ormanın derinlerine inmek gibi bir şeydi onun gözlerine bakmak. Ve o orman gibi olan gözlerin ona böyle hülyalı hülyalı bakması sanki onun çıplakmış gibi hissetmesine neden oluyordu. Sırtındaki tüyler diken diken olmuştu sanki.
"Niye bana böyle bakıyorsun?" dedi gözlerini kaçırarak.
Josef gözlerini ondan alamayarak yavaşça "Nasıl bakıyorum?" diye sordu.
"Bilmiyorum."
"Biliyorsun."
"Cevabını bildiğin soruları sorma o zaman."
"Belki o cevabı senin ağzından duymak istiyorumdur sadece."
"Çok fazla şey isteyenler elindekinin değerini bilmeyen nankörlerdir."
"Belki de hiç bir zaman ulaşamayacağı şeyleri elde eden galip bir adamım."
Dilara'nın dudakları yavaşça aralanmıştı. Çakmak çakmak bakan mavi gözleri adamın gözleriyle birleşmişti.
"Beni..." dedi yavaşça. "Seviyormuşsun gibi bakıyorsun..." kendine engel olamamıştı. Kelimeler sanki kendiliğinden dökülüvermişti.
Josef hafifçe gülümsedi. Genç kadının elindeki puding kâsesini aldı. Onun yediği kaşıktan o da bir kaşık aldı. Kaşığı bilerek dudakların arasında uzunca tutmuştu. Gözlerini kapayarak "Mmm," sesi çıkardı ve yavaşça kaşığı yalayarak kaseye geri koymuştu. Tüm bunları yaparken Dilara ağzı hafif açık kalmış ona bakıyordu. Dudakları kurumuştu. Adam gözlerinin içine bakmaya devam ederken "Güzelmiş," dedi yavaşça ve kâseyi masaya bıraktı. Sonra onun elini tutarak dans pistine yol aldı.
"Sustun..." dedi kadın.
"Susmadım," diye cevap verdi adam.
"Soruma..." dedi, yanakları kızarmıştı. "Cevap vermedin..." çünkü onun ağzından çıkan kaşığı yalamakla meşguldü!
Adam arkasına döndü. Bir elini avuçladı diğer eliyle beline sarıldı. "Bazen gözler cevaplar her şeyi," dedi burun buruna geldiklerinde. "Gözlerime bak sevgilim. Ne söylüyorlar sana?"
Dilara belinde hissettiği sıcak avuçla irkilmişti. Josef onu yavaşça etrafında döndürerek arkasından sarılmıştı. Vals ediyordular ancak... O bu dansı bilmiyordu. Korkuyla Josef'e baktığında "Bana güven," diye fısıltıyla sanki ne söyleyeceğini önceden hissetmiş gibi. "Seni asla düşürmem. Çünkü izin vermem."
Orkestranın keman ağırlıklı çaldığı şahane müzik eşliğinde dansa başlamıştılar. Josef ani hareketlerle kollarının arasındaki kadını yönlendirdiğinde kadının kırmızı elbisenin kabarık etekleri ahenkle dalgalanarak havada süzülüyordu.
Genç kadının ince belini iki eliyle tutarak onu havada etrafında zarif bir hareketle döndürmüştü. Onların göz alıcı dansını fark eden diğer çiftler dans pistinden uzaklaşmıştı. Artık herkes sadece onların eşsiz dansını izliyordular.
Josef dans etmekten hiç hoşlanmazdı ancak şu an kollarının arasında olan kadın... Sevmediği her şeyi sevmesine neden oluyordu. Artık dans etmeyi seviyordu. Güzel bir şey gördüğünde onu hoşlandığı kadına almayı seviyordu. Gül kokulu parfümleri seviyordu. Çılgın kadınları, daha doğrusu tek bir çılgın kadını seviyordu. Hatta kıskanmayı bile seviyordu. Bu kadını kıskanmayı bile seviyordu.
Belinden tutarak onu havaya tekrar kaldırdığında Dilara ellerini omuzlarına koymuştu. Çekingenlikle "Josef... Herkes bize bakıyor," diye fısıldadı. Yanakları kızarmıştı. Ve niye bu adam sanki hiç tartışmamışlar gibi davranıyordu! Son buluşmalarında adam resmen ona ölmeyi bile yasaklamıştı!
"Baksınlar," dedi Josef gülümseyerek. Valeria'nın gözlerindeki heyecanı ve gerginliği gayet net bir şekilde görüyordu.
"Bakmasınlar..." diye mırıldandı genç kadın.
"Anlasınlar istiyorum," dedi bu kez Josef.
"Neyi?"
"Sana hayran olduğumu."
"B-bana hayran olduğunu mu?"
Josef cevap olarak sadece gülümsemişti. Onu yavaşça yere indirdiğinde müzikte son bulmuştu. Herkes birden el çarpmaya başlamıştı. Marki tekrar gülümseyerek diğer misafirlere teker teker baş selamı vermişti onları izledikleri için.
Dilara yanındaki adama hayranlıkla bakıyordu. Nasıl bir insandı bu böyle? Ona anlam veremiyordu. Birlikte oldukları o günden sonra... Bir saniye bile aklından çıkaramıyordu onu. Ve o gün söyledikleri... Bu günkü tavrı...
Sahi onun gözlerine baktığında ne görüyordu? Bir an bunu düşündü. Seviyor muydu gerçekten? Bu... Bu çok anlamsızdı. Onun kaderinde böyle bir şey yoktu. Başka bir kadın vardı onun kaderinde... Kalbine başka bir kadın sahip oluyordu. O kadın için kötü olmayı seçiyordu o.
O başka birine aşık oluyordu!
Ve o kişi Cassandra...
Dilara aniden Cassandra'yı hatırlamıştı. Kuzey bölgeden çoktan geri gelmiş olmalıydı. Eğer dük burada değilse... O zaman o neredeydi?
"Bir şey mi oldu?" diye sordu Josef yanındaki kadının aniden değişen bakışlarını fark edince.
"Leydi Cassandra'yı bulmam gerekiyor," dedi Dilara etrafa bakış atarken.
Josef bir ara sessiz kaldıktan sonra "Hala geri dönmeyi planlıyorsun değil mi?" diye sordu soğuk sesiyle.
"Planlamıyorum. Olması gereken bu."
"Lanet olsun Valeria! Beni hiç mi düşünmüyorsun!" Josef öfkelenerek genç kadının elini bırakmıştı. Dişlerini sıkmıştı. Bakışlarını kaçırarak "Benden nefret etmeni sağlamama izin verme! Bana, kendimden nefret etmeme izin verme!" dedi mırıldanarak.
Son sözlerini söyleyerek çekip giden adamın ardından bakıyordu Dilara. Bu ne demek oluyordu?
Benden nefret etmeni sağlamama izin verme... Kendimden nefret etmeme izin verme...
Sadece bu cümleler yankılanıyordu beyninde. Ne anlama geliyordu bunlar. Ne yani gerçekten söylediklerinde ciddi miydi? Ona zorla alımı koyacaktı? Gerekirse hapis mi edecekti? Hatta ondan nefret etse bile mi?
Gözlerini bir hüzün kaplamıştı genç kadının. Sessizce kalabalığın arasından geçti ve insanların az olduğu bahçe gibi bir yere gitti. Beyaz taştan yontularak yapılmış olan insan heykellerinin olduğu çeşmenin yanına gelmişti bahçede yalnız dolaşırken. Hava soğuktu ve onun üzerinde siyah bir şal dışında hiç bir şey yoktu. Üşüyordu ancak hiç bir şey umurunda değildi. Olan bitenleri düşünüyordu sadece. Aklından çıkaramıyordu.
Josef... Ona karşı ne hissediyordu?
Gerçekten geri dönmek mi istiyordu?
Ya onun kimliği? Ya onun aslında onların kaderini yazan kişi olduğunu öğrenirse... Eğer onu gerçekten seviyorsa onun hakkında gerçeği öğrendikten sonrada sevmeye devam edebilir miydi?
Bütün bunlar bir yana o burada gerçekten kalabilir miydi? Bundan bile emin değildi.
Onun hipotezi: eğer Philip ve Cassandra evlenirse hikâye mutlu sonla biter ve onun kendi dünyasında gözlerini açmasıyla her şeyin son bulmasıydı. Eğer bu hipotezi doğruysa o zaman... İstese bile burada kalamazdı.
Ancak eğer değilse... O zaman da bütün çabaları boşa demekti.
Onlar evlense bile buradan asla gitmeyebilir aksine hikâyenin bir karakteri olarak ölene kadar burada yaşamak zorunda olabilirdi. Artık hiç bir şeyden emin değildi. Hiç bir şeyden.
"O günden beri hep kendime şu soruyu sordum."
Duyduğu sesle başını kaldırmıştı genç kadın. Buruk gülümsemesiyle ona baktı bir saniye karşısındaki adam.
"Birini mi seviyor acaba?" diye devam etti.
"Hayır... Ben kimseyi sevmiyorum," dedi birden Dilara kendine engel olamayarak. Onun başka birini sevdiğini düşünerek kahrolmasına istemiyordu nedense.
Josef tekrar yarım ağız gülümseyerek "Güzel," dedi. "Birini öldürmek zorunda kalmayacağıma sevindim."