Dilara köşkün kapısına yaklaşır yaklaşmaz içeriden biri hızla çıkmıştı.
Jane endişeyle hanımına doğru yaklaşarak "Leydim!" diye cıyakladı.
"Bir şey mi oldu Jane? Yüzünün bu hali ne?"
Jane tedirginlikle Dilara'nın elinden tutarak "Leydim! Ekselansları Hasting Dükü sizi ziyarete geldi! Ve kendileri biraz sarhoş!" dedi.
Dilara gözlerini sinirle kapayarak derin bir nefes çekti ciğerlerine. Anlaşılan huzurlu bir gece geçirmek ona yasaktı. "Anladım," dedi istemsizce. "Nerede şu an?"
"Büyük salonda," dedi Jane kapıyı hanımefendi için tutarken. Dilara kapıdan içeriye girdikten sonra üzerindeki siyah şalı çıkardı. Elindeki kırmızı maskesiyle birlikte ona verdi. "Sen bunları odama götür. Ben misafirimizin yanına gidiyorum," dedi.
"Leydim emin misiniz?" diye sordu Jane çekingenlikle.
"Kendi evimde bana ne yapabilir ki Jane?" diye omuz silkti Dilara. Gerçi içinde korku yok dese yalan söylemiş olurdu. "Sen bizi yalnız bırak lütfen. O adamla özel konuşmam gerekiyor."
Philip sessizce koltuğa yayılmış vaziyette oturuyordu. Büyük pencereden boşluğa bakıyordu. Yıldızların süslediği gece nedense onun gözünde hiçte güzel görünmüyordu. Elindeki kehribar rengindeki brendisinden yudumladı yavaşça. Buraya neden geldiğini hatırlamaya çalıştı bir yandanda.
Ha evet, hatırlamıştı. Onu terk eden eski nişanlısını görmek istemişti. Koca bir sersemdi.
Bu kadar küçüldüğü için kendisinden nefret etti. Niye o kadını aklından hiç çıkaramıyordu. Yo, daha doğrusu o kadın hangi cüretle onu terk edebilirdi! Bunu hatırlayınca tekrar öfkelendi genç adam. Yeni yetme veletler gibi duygularını kontrol altına alamadığı için kendisini bir ahmak gibi hissediyordu açıkcası. Son dönemlerde yaşanan olaylar... Duydukları şeyler... Aklının daha da çok karışmasına neden oluyordu.
Tanrı aşkına! En yakın arkadaşı Albert resmen o kadına hayranlık duyduğunu dile getirmişti! Buna inanmak o kadar zor ve sinir bozucuydu ki... O kadında onun göremediği neyi görmüştü bu adamlar? Niye birden bire bütün adamlar o kadına hayranlık duyar oldu? Kara büyü mü biliyordu bu kadın?
Albert'in söylediklerini hatırladı bir an. Onun nasıl cesurca savaştığını öyle büyük bir hayranlıkla anlatmıştı ki... Bir an arkadaşının o kadına aşık olduğunu düşünmüştü Philip. Kendi hayatı söz konusu olmasına rağmen hem onu hemde... Leydi Cassandra'yı korumuştu.
Leydi Cassandra...
Bir an o kızı hatırlayınca içini bir huzursuzluk kapladı genç adamın. Artık nedense o leydiyi her gördüğünde kalbi eskisi gibi atmıyordu. Hayret, oysa onu ilk gördüğünde kalbi sanki duracakmış gibi hissetmişti. O güneş gibi olan yüzündeki ışık saçan tebessümü kalbinin derinliklerindeki karanlığı aydınlatmıştı sanki. Lakin daha sonra bir şey anlamıştı.
O tebessüm, parlak bir ışık olabilirdi ancak sıcak değildi. Hayret... Sanki bir soğukluk hissediyordu artık ona bakarken. Gülümsemesi kalbini ısıtmıyordu.
Küfür mırıldandı. Ne saçmalıyordu böyle. Shakespeare bile kitaplarında böyle dram yapmamıştı. Hayatı kendi ahmaklığı yüzünden çekinilmez hale gelmişti. Şimdide gecenin bir vakti kalkmış eski nişanlısının evine ziyarete gelmişti.
Bu akşam Cavendish'lerin maskeli balosunun olduğunu unutmuştu. Gerçi Leydi Cassandra birkaç gün önce bundan bahsetmişti sanırım. Hatırlamıyordu.
Leydi Valeria'da bu gün o davete icabet etmişti. Heh, muhtemelen o çok sevgili yeni nişanlısıda o davetteydi. Bir an dişlerini sıktı. O davete gitmeliydi. Burada boş boş oturup o kadının geri dönmesini beklemekten daha iyiydi sonuçta.
"İyi akşamlar ekselansları."
Aniden bir ses duydu Philip. Yavaşça kapıya döndürdü başını. İçeride yanan mumlar sayesinde salon yeterince aydınlıktı. Leydi Valeria'yı o seksi kırmızı elbiseninin içerisinde görünce bir an nefesi kesildi. Yavaşça kadını süzdü baştan aşağı. Elbisenin bel kısmı oldukça dardı. Yukarıya doğru gri gözleri havalandığında dekolte kısmından taşan günaha davet eden dirilikteki göğüslerinde oyalandı biraz. Sonra kuğu gibi boynuna oradan dolgun dudaklarına ve son olarak yakıcı mavi gözlerine dikti bakışlarını. O gözler dişi bir kurdu gözlerini andırıyordu sanki.
Kadın soğuk ifadesiyle "Bu ani ziyaretinizi neye borçluyuz?" dedi.
Philip sessizce gülümsedi. Bu kadın Kuzey bölgeden bile soğuktu ona karşı. Kışkırtıcı vahşi güzellikteki yüzü çoğu erkeğin gardını yok ederdi. Dolgun dudakları küçümsercesine yukarıya doğru kıvrılarak "Beni süzmeniz bittiyse cevap verin artık," dedi genç kadın. "Gözlerinizle beni soyamazsınız. Bu yüzden bence hayal etmeyide bırakın."
Philip kuru bir kahkaha atmıştı. Elindeki kadehinde kalan son yudumu kafaya dikerek "Doğuda şöyle bir söz var," dedi biraz kibirle. "Güzele bakmak sevaptır."
(Dilara o an "Bu Türk'lerin sözü gerizekalı!" demek istedi ancak sessiz kaldı.)
"Günahlarınızdan bana bakarak mı arınmaya çalışıyorsunuz?" diye sordu bu kez kadın onun oynuna uyarak. Kenarda duran içki masasına yönelerek o da kendisine bir kadeh koydu. "Babil'in* kapısını yanlış yerde arıyorsunuz o zaman."
"Günaha davet eden bir kadından beni günahlarımdan arındırmasını beklemek Âzâzil'e* saygısızlık olur."
"Oh, o zaman bir elma ikram edersem beni reddedeceksiniz, öyle mi?" dedi kadınsı bir tonda gülerek.
"Aden* bahçesinden bir şey yememeyi tercih ederim," dedi adam bir kaşını kaldırarak. "Bedelini herkes ödeyemez."
Kadın sessizce gülerek "Hayret, yasak elmaları* sevdiğinizi sanıyordum oysa," dedi ondan gözlerini ayırmayarak içkisini yudumladı.
"Yasaklar - lanet gibi. İnsanı kendine aniden bağlıyor."
Genç kadın birkaç saniye sessiz kaldı. Philip onun gözlerine içine bakıyordu. İkilinin bakışmaları sessizce devam ediyordu. Sonunda sessizliği ilk bozan "Neden buradanız?" sorusuyla Leydi Valeria olmuştu.
"Aynı soruyu bende size sormak istiyordum," diye cevap verdi Philip.
"Adreste hata olduğunu sanmıyorum. Burası benim çöplüğüm."
Philip tekrar sessizce gülmüştü. Bu kadın... Onu deli ediyordu. Her anlamda.
"Niye Kuzey bölgeye gittiniz?" diye sordu aniden.
"Canım sıkıldığı için."
Philip kaşlarını çatarak "Canınız sıkıldığı için?" diye tekrarlamıştı leydinin söylediklerini. Böyle bir cevabı hiç beklememişti.
Genç kadın omuz silkerek "Evet," dedi. "Josef'le yalnız vakit geçirmek istiyordum. Bunun içinde en iyi bölge gözlerden ırak olan Kuzey bölgesiydi. Sizede tavsiye edebilirim."
Leydinin biraz alayla sarf etmiş olduğu kelimeler Philip'in fazlasıyla sınırlarını zorlamıştı. "Josef..." dedi yavaşça. "Ona ismiyle hitap edebilecek kadar yakın olduğunuzu bilmiyordum."
Kadehini tekrar doldurarak büyük pencereye doğru yaklaştı genç kadın. Karanlık geceye bakarken "Neden öfkeliniz?" diye sordu sakince. Philip sessiz kalınca "Kime öfkelisiniz ekselansları?" diye tekrar sorusunu düzeltti.
Philip çenesini oynatıyordu gerginlikle. Doğru bir soru sormuştu. Neden öfkeliydi? Kime öfkeliydi?
Onu terk ettiği için bu kadına mı?
Yoksa nişanlısını elinden çalan o adama mı?
"Sanırım... Kendime," dedi sonunda. Oturduğu koltuktan kalkarak kadına yaklaştı. Genç kadın ona taraf biraz dönünce ay ışığı yüzüne vurmuştu. "Sanırım... Bana ait olanı kaybettiğim için kendime öfkeliyim..." dedi Philip genç kadının yüzüne dalgınca bakmaya başladığında.
Dilara'nın kaşları çatılmıştı yavaşça. Her ne kadar sakin ve soğuk görünmeye çalışıyorsa bile kalbi küt küt atmaya devam ediyordu. Tehlike çanları alarm veriyordu. Bu adamın bakışları hiç iyi değildi.
Sakin ol Dilara... Sakin... Seni evinde öldürecek değil ya? En fazla yine tehdit ederdi...
İç sesi doğru söylüyordu. Soğuk ve ulaşılmaz olmaya devam etmeliydi. Korktuğunu asla belli etmemesi gerekiyordu.
İfadesini sabit tutmaya çalışarak "Size ait olduğumu bilmiyordum?" dedi hafif alayla. Kadehini dudağına yakınlaştırarak bir yudum almıştı.
Dükün bakışları onun dudaklarına odaklanmıştı. Bu onun ürpermesine neden olmuştu. Adamın kararan bakışları altında genç kadın daha da rahatsız olmuştu.
Ta-mam... En iyisi bu laf çarpıtma oynunu sonlandırmaktı.
"Eğer söyleyecekleriniz bittiyse-"
Daha cümlesini bitiremeden dük onun dudaklarını kendi dudaklarıyla sertçe birleştirmişti. Neler olduğunu anlayamayan Dilara elindeki altın kadehi yere düşürmüştü şaşkınlıkla. Kırmızı şarap şimdi küçük bir kan gölünü oluşturmuştu yerde.
Dilara dudaklarının üzerindeki sert dudakları kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ancak nafile. Dük güçlü kollarından birini hoyratça onun ince beline sarmıştı. Diğer eliyle saçlarından yakalamıştı. Israrla dudaklarını sömürmeye başlamıştı.
Dilara başını çekmeye çalışıyordu ancak kıpırdayamıyordu. Adam her ne kadar karşılık vermese bile inatla onu öpmeye devam ediyordu. Göğsünü yumruklamaya başlamıştı ancak yinede onu hareket ettirememişti. Sonunda onun öpüşüne dayanamayarak genç adamın dudağını sertçe ısırmıştı. Ağzına gelen kan tadıyla birlikte dükün kendinden uzaklaşması bir olmuştu.
"Lanet olsun!"
Daha dük kanayan dudağını silemeden bir anda başı yana kaymıştı. Şimdi sessizce gözleri şaşkınlıkla açılmış öylece duruyordu. Başı hala yana dönüktü. Az önce... Hayatında ilk kez bir tokat yemişti. İlk kez bir insan ona tokat atmıştı!
"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz!" diye bağırdı kadın. "Hangi cüretle beni öpebilirsiniz! Aklınızı mı kaçırdınız siz?!"
Philip hala yediği tokatın şokundaydı. Yanağına dokundu yavaşça. Yanağı hala biraz sıcaktı. Kadına çevirdi gri gözlerini. "Bana," dedi yavaşça "tokat attınız..."
Dilara adama delirmiş gibi bakıyordu. Ne saçmalıyordu bu adam. "Yumrukta atabilirim!" dedi sertçe. "Kafayı mı yediniz siz! Bizim aramızda bir şey yok! Bitti her şey!"
Philip gülmeye başlamıştı aniden. Genç kadın o an adamın gerçekten de akıl sağlığından şüphe duymuştu.
Dük gülmeye devam ederken "Ben kaybetmem," dedi. Tehlikeli bakışlarını ona çevirdiğinde genç kadın ürpermişti.
Dilara bu bakışlardan korkuyordu. Bu bakışlar o kabuslarındaki bakışlardı. Göğsüne kılıç saplanırmış gibi hissetti bir an. Adamdan birkaç adım uzaklaşmak istedi ancak Dük onu hoyratça kollarından yakalamıştı. Yüzünü ona doğru yaklaştırarak "Daha hikaye bitmedi!" diye neredeyse hırlamıştı.
"Bırakın beni!" diye debelendi Dilara.
"Ben kaybetmem Leydi Valeria! Bana ait olan her zaman bana ait olur! Zorla ya da güzellikle! Fark etmez!" diye genç kadına doğru tekrar yaklaşmıştı ki bu kez kadın başını hızla yana çevirmişti. Philip soğuk gülümsemesiyle "Ben bitti demeden bu hikaye asla bitmez!" dedi.
Genç kadın nefret dolu bakışlarını dükün gözleriyle birleştirerek "Hayır yanılıyorsunuz!" dedi inatla.
"Hikaye çoktan sona erdi! Prenses kaybetmedi sadece bir başkasını seçti. Ve işte o an prens kaybetmişti!"
Adam öfkeyle dişlerini sıkmıştı. Genç kadının canını acıtırcasına kollarını sıktı. Susmasını, daha fazla konuşarak canını sıkmasını istemiyordu. Ancak kadın canı yanmasına rağmen gözlerini ondan ayırmayarak son cümlesini tereddütsüzce dile getirmişti:
"Çünkü prenses vazgeçtiği an vazgeçilmez oldu!"
###
Babil* - Ibranice bir kelimedir. Anlamı "Tanrının kapısı" olarak bilinir. Cennetin kapısı olarakta bazen nitelendirilir
Âzâzil* - İslami literatürde şeytan veya iblisin asıl adıdır. Günah işlemedikten önce Âzâzil adında bir melekti. Ancak Allah katından kovulduktan sonra İblis adını alır.
Aden* - kelime olarak anlamı "Cennet bahçesi" demektir.
Yasak elma* - Genellikle Hristiyan literatüründe Adem ve Havva'nın yedikleri için kovulma nedeni olan yasak meyve olarak nitelendirilir.