19.bölüm

4338 Kelimeler
Karanlık soğuk bir geceyi daha da çekinilmez kılan şey nedir? O gecenin zifiri karanlığında maske giyerek saklanan hain karamsarlığını, tüm umutsuzluğunu, bütün bastırılmış duygularını çığlık çığlığa dile getiren acımasız notalardı! İnsanoğlu doğasının ürkütücü, umutlarını yok eden o korkunç lakin bir o kadar da muazzam olan o besteleri idi! O notalardı... İnsanı kendinden geçiren o şaheserlerdi... Haykırmak istediklerini, bastırılmış duygularını, içlerinde sakladıkları en derin sırlarını onların yerine haykıran keman telleriydi! Soğuk karanlık koridorları tüylerini diken diken eden bir keman sesi sarıp sarmalamıştı. Hayır, hayır... Bu kemanın sesi öyle kulak tırmalayan türden değildi... Bilakis insanın ayak parmak uçlarından her saç teline kadar bedeninin tüm hassas noktalarında sonuna kadar hissedebileceği türden ruhunu ürküten bir ölüm senfonisiydi! Sanki notalar keman sahibinin karamsarlığını haykırmak istercesine ahenkle hareket ediyordu. İnsanın iliklerine korku enfekte eden bu ürkütücü notalar dinleyenin en derinliklerine işliyordu. Sanki keman çığlık çığlığa içindeki öfkesini, kinini, dünyaya olan; insanlara olan nefretini kusuyordu. Notalar öyle bir hizayla ilerliyorduki... Kemancının alnından soğuk terler akmaya başlamıştı. Uzun kemikli parmakları ustaca hareket ediyordu. Kararmış soğuk bakışları boşluğa odaklanmıştı. Yüzü gergindi. Dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Yanak kasları oynuyordu ve bir tutam saçı alnında dalgalanarak hareket ediyordu. Kemanı hızla çalmaya devam ederken bedeni ahenkle hareket ediyordu. İnce notalara geldiğinde koyulaşan gözlerini kapayarak adeta kemanın sesiyle o da uzaklara yolculuk ediyordu. Dünya yavaş çekime girmiş her şey durmuştu. Tabiat sessizdi... İnsanlar yok olmuştu...Kainata ölü bir sessizlik hakimdi. Tıpkı bir mezarlık gibi... Tıpkı ölü bir ceset gibi... Sonra tekrar gözlerini aralayarak daha da hızlanmaya başlamıştı kemancı. Sanki bu gece bütün yeteneğini tüm dünyaya ifşa etmek istercesine devam ediyordu senfonisine. Gecenin karanlığında onun bestesine eşlik eden tek şey karanlık odada hafif rüzgar sayesinde dalgalanan perdelerdi. Dolunayın saçtığı ışıklar sayesinde bembeyaz görünen o perdelerin hareketleri bile notalara uyum sağlıyor gibiydi. Notalar hızlanmaya başlamıştı. Daha büyük bir öfkeyle besteye duygularını kusuyordu kemancı. Adeta haykırmak istiyordu! Ruhunda oluşan karamsarlığı sadece böyle dile getirebiliyordu. Böyle sessiz çığlıklarla bağırarak! Adeta birilerine... Birine ben buradayım der gibi! İşte tam buradayım der gibiydi! Her şeyi görüyorum! Her şeyi duyuyorum! Her şeyi hissediyorum! Kalbi yokmuş gibi davranıyorlardı lakin yanılıyordular..! Sonra tekrar yavaşladı... Notalar yavaş bir hizayla ilerlemeye başladığında gözlerini tekrar kapattı. İstemesede zihninde o kadının silüeti belirmişti. Buna engel olamıyordu. Onu hayal ettikçe notalar daha da yumuşamaya başlamıştı. Sanki notalar bile uysallaşmak istercesine çaresizce içindeki tufanı yok sayıyordu; görmezden geliyordu..! Sanki her şey çok güzelmiş gibi yumuşak bir tonda devam etmeye çalışıyordular. Sanki iradesi dışında hareket ediyordu notalar! Notaları kontrol edemiyordu. Aynı duyguları gibi... Sonunda son notalarını çaldığında birkaç saniye sessizce öylece durdu genç adam. Elindeki kemanına baktı. Sonra kemanının tellerine talimat veren parmak uçlarına...Kesiklerden kan damlıyordu. Yine kendini fazla kaptırmıştı. Sessizce kemanı masasının üzerine bıraktı. Açık büyük pencerenin önündeki eski meşe ağacından yapılmış olan işlemeli koltuğuna yayıldı. Açık pencereden içeriye sızan soğuk rüzgar perdelerin koltukla buluşmasına yardımcı oluyordu. Genç adam koltuğa geçip oturduğunda beyaz perde sanki ona üzülme dercesine teselli ederek yüzünü okşuyordu dalgalanarak. Genç adam tıslayarak güldü. Sanki Kont Drakula gibi hissetti kendisini. Herkesi canice öldürmek... Ona bakan her erkeğin gözlerini oyarak kafa tasından şarap içmek isteyen vahşi bir yırtıcı gibi hissediyordu kendisini. Ve bunu sadece hayal etmek bile ona büyük bir zevk veriyordu! Yanındaki tek ayaklı yuvarlak masanın üzerindeki kırmızı şaraba bakındı. Gümüş kadehini yavaşça eline aldı. İçindeki kırmızı sıvıya baktı birkaç saniye. Bu sıvı ona düşmanlarının kanını hatırlatmıştı. İçindeki canavarı körüklemişti. Yeşil gözleri vahşice parıldamıştı adeta. Evet, dedi içinden. Kesinlikle onların kanını dökmekten zevk alacaktı! Gümüş kadehin içindeki sıvıyı bir dikişte içti. Ve sonunda bütün gece boyunca kırbaçladığı öfkesine hakim olamayarak kadehi hızla duvara doğru fırlattı. Gümüş kadeh duvardaki antika guguklu saate isabet etmiş, camlarının rahatsız edici bir sesle etrafa saçılmasına neden olmuştu. Josef dişlerini sıkarak oturuyordu. O baloda Leydi Valeria'nın Sör Albert ile gittiğine şahit olmuştu. Bu durumdan oldukça rahatsız olmuştu. Peşlerine takmış olduğu adamlarından birine leydinin sağsalim köşküne ulaştığını bizzat kendisine bildirmesini istemişti. Lakin peşine takmış olduğu askeri bir müddet sonra hiç beklemediği bir haberle geri dönmüştü. Hasting Dükü Philip Worth Richardson gece yarısı leydinin köşkünden çıkmıştı! Koltuk kenarlarını adeta tırnaklarını geçirircesine sıkmaya başlamıştı Josef. Hasting'ten hiç haz etmediği doğruydu ancak onun olası tek bir yanlış hareketiyle onunla arasında mutlak bir savaşı seve seve başlatabilirdi. Onun nefretini kazanmak istemezdi dük! Onu yaşadığına bir değil bin kez pişman ederdi! Kapı çaldı. Josef öfkeyle kısılmış olan gözlerini kapıya çevirdiğinde "Lordum, girebilir miyim?" diyen kahyanın sesini duymuştu. "Gir!" Kahya soğuk istifini bozmadan odaya girdi. Yarım saatten uzun bir süredir devam eden o iliklerine işleyen keman sesinin son bulduğuna öyle mutluydu ki! Duygularını kelimelerle beyan etmeye aciz kalırdı. Efendisi Lord Clark kendini bildi bileli dünyanın en kurnaz ve en zeki adamı olmuştu. O asla duygularını dışa vurmayan, dünyanın en güçlü duygularından biri olan öfke patlamalarını bile mükemmel gülüşünün arkasında ustaca gizleyebilen bir manipülasyon uzmanıydı. İlk defa onun bu denli duygularının kölesi olduğunu şahitlik ediyordu ve durum onu fazlasıyla geriyordu. Lord eskidende keman çalardı ancak bu günkü uğursuz notalar... Az önceki bestelediği o müzik... Sanki gelecekte olacak büyük bir kaosun habercisiydi! "Lordum Düşmüş Melekler'de bir hareketlenme olursa haber vermemizi emretmiştiniz," dedi Kahya Edison. Josef oturduğu koltukta arkasına yaslandı. Üzerindeki geniş beyaz gömleğinin yakası neredeyse tamamen açıktı. İki bacağını açmış, kollarını koltuk kenarlarının üzerine dalgınca bırakmış bir halde durgun bakışlarını yaşlı adama çevirdi. Altın sarısı saçları alnını örtüyordu. Bay Edison bu bakışları anlat olarak kabul etti, boğazını temizleyerek "Ekselansları Hasting Dükü olay çıkarmış," dedi istifini bozmadan. Tepki olarak Josef'in sadece kaşları çatılmıştı o kadar. "Düşmüş Melekler'e bu gün Marki Lord Herold'da ziyarete gelmiş. Kendi görüşümü söylersem; sanırım Lord Benedict arkadaşından kız kardeşinden uzak durmasını rica etmiş. Bu yüzden biraz gerilim ortaya çıkmış." "Hmph! Rica etmek mi?" diye kuru bir sesle alay eder gibi güldü Josef. Benedict'i iyi tanırdı. Muhtemelen Hasting dükünü ayağını denk kalkması için ciddi ciddi tehdit etmişti. Arkadaşlığında bir sınırı vardı. Aristokratlar asla dost tutunmazdı! Onlar sadece olası düşman kazanırlardı o kadar! Bu toplumda dost bağı diye bir şey yoktu! Yüzüne gülenin arkasında daima sana saplamak için sakladığı bir hançeri olurdu! "Ne zaman oldu bu?" diye sordu Josef koltuktan kalkarken. "Az önce muhbir haber verdi Lordum." "Uzun zamandır mekanı ziyaret etmiyorduk. Bir kendi gözlerimizle bakalım neler olmuş." Josef üzerine siyah uzun ceketini geçirdi. Ellerine siyah deri eldivenlerini giydi. Sonrada kurt başlı baston görünüşüyle saklanan kılıcını aldı. Vahşi bir batılı gibi görünüyordu ancak görünüşü şu an umurunda değildi. Aristokratların canı cehennemdeydi! Hiç bir şey umurunda değildi. Saygın bir aristokratın daima güzel ve şık giyinik olması hiç umurumda olmamıştı! Bunun için cehenneme atılacaksa bile önemsemiyordu! Toplumdan dışlanacaksa da seve seve kabul ederdi! Az sonra Düşmüş Melek'lerin önünde atından inmişti genç adam. Temkinli bakan zümrüt yeşili gözlerini karanlık sokaklarda yavaşça gezdirdi. Buranın sahibi olduğu gerçeği kimse tarafından bilinmiyordu. Düşmüş Melek'ler bütün pisliklerin ilk başladığı merkez noktaydı. Aristokratların toplandığı bir bok çukuruydu genç adam için. Kime ait olduğu bir sır gibi saklanan kumarhane sırf bu yüzden zenginlerin ilgi odağı olmuştu. Hatta bazı ünvan sahibi zengin aristokratlar burasının sahibini tanıdığını ve ya bazen aşırı sarhoş olmanın nedeniyle buranın sahibi olduklarını iddia ederek saçma yalanlar ortaya atardılar. Hatta bazı aristokratlar burasının sahibinin kraliyetten birinin olduğunu, kralın sevgililerinden birinin olduğunu (!) ve ya sosyeteden sürülmüş dul bir aristokrat kadının olduğunu dahi iddia ediyordular! Bu saçmalıkların haddi sınırı yoktu. Josef bu yerden nefret ediyordu. Ancak ülkenin hiç bir yerinde ulaşamayacağı en karanlık eşsiz bilgiler en kolay bir şekilde burada bulunuyordu. Bu yüzdendi burasına hala sahiplik etmesi. Sırf bir gün o bilgiler işine yarar diye her zaman perdenin arkasında saklanıyordu. Oysa buraya adımını dahi atmaktan tiksinirdi. Genç adam son derece kaliteli kumaştan olan siyah fötr şapkasına dokunarak daha da alnını kapattı. Kaşlarını çatmış vaziyette içeriye doğru ilk adımını attı. Son derece kaliteli brendi, konyak, morfin ve afyon kokusu ele geçirmişti etrafı. Birkaç aristokrat uzaktaki bir masada bahis oynuyordu. Tabii neredeyse hepsinin elinde puro vardı. Tütün kokusu pek sert olmasa da hafif dumanı etrafı sarmıştı. Ortam loş bir aydınlanma ile donatılmıştı. Duvarlarda asılı olan geyik başlarına bakındı Josef. Bu modern olarak algıladıkları hayvan başından duvarlara süs yapan insanlardan nefret ettiğini düşündü bir an genç adam. Avlanmayı severdi. Ancak et ihtiyacı mecburiyeti olduğunda tercih ederdi avlanmayı. Aksi takdirde zevk için hayvan avlamak ona göre değildi. Direk bara yöneldi. Eskimiş tahta taburelerden birine geçti. Yavaşça etrafı taradı. Dük ortalıklarda görünmüyordu. "Burada sizi ağırlamak bir şereftir Lordum!" Barmen adam otuzlu yaşlarında gür uzun siyah saçları olan, sakallı iri cüsseli bir adamdı. Elinde temizlemekte olduğu bardağı bırakmayarak markiye taraf dönmüştü. "Ne arzu ederdiniz?" Josef kaşlarını çattı. "Afyon." "Mmm. Güzel seçim. Doğudan yeni sipariş verdiğim mallar dün elimize geçti. Çok kaliteli afyonumuz var!" Barmen arkasına dönerek bir içki şişesini aldı. İçkiyi hazırlarken rahat bir tavırla "Hangi rüzgar sizi buraya sürükledi?" diye sordu. Josef kısılmış gözlerini adamın koyu kahvelerine dikti. "Yararımıza bir şey var mı?" "Sanmam!" dedi adam kristal bardağa içkiyi koyarken. "Sosyetenin ileri gelenlerinden Kont Wilson'un kızının müstehcen bir halde at bakıcısıyla yakalandığı söylentisi var!" Josef barmen bardağı uzattığında ciddi misin bakışını attı. Afyondan bir yudum alırken barmen adam anlatmaya devam etti; "Lord Smith'in gayrimeşru bir oğlu olduğu ortaya çıktı! Üstelik kimdenmiş tahmin edin Lordum! Evine kızlarına ders vermeye gelen mürebbiyeden! Ha birde şu yaşlı dul Kontes vardı! Leydi Amanda! Onun genç erkeklere para ödeyerek beraber zaman geçirdiği söyleniyor! Yani böyle bir söylenti var... Benim de midem bulandı! Gerçi yaşlı dulun iyi para ödediğini söylüyorlar....Acaba banada öder mi? Bende fena sayılmam sonuçta!" Josef canı sıkılmışçasına nefes alıp verdi. Sonunda kristal bardağı sertçe masaya koyduğunda "Dmitriy!" dedi sakin ama bir o kadarda tehlikeli bir tonda "Sadede gel!" Dmitriy sırıtmıştı. Uzamış sakalını sağ eliyle kaşırken "Kralın hasta olduğu söyleniyor," dedi oyununa devam ederek. Gerçi söylediği her bilgi doğruydu ancak bunların hiçbiri Lordun zerre umurunda değildi. "Müttefikler ikiye ayrılmış. Parlementonun yarısı veliaht prensin tahta geçmesini onaylarken yarısı prensesin onların seçtiği soylu birisiyle evlenerek o adamın tahta geçmesini istiyorlar." "Sosyetenin canı cehenneme! Kraliyetin kıyamete kadar yolu var! Bana istediklerimi ver!" diye neredeyse hırlamıştı Josef. "Ov ahbap! Sanırım afyon sana yaramadı!" Dmitriy hafif kahkaha atmıştı kalın sesiyle. Josef en eski arkadaşıydı. Burayı onun gizli yönetimi sayesinde yöneten kişiydi. Onun dışında hiç bir çalışan Düşmüş Melek'lerin asıl sahibinin kim olduğunu bilmiyordu. "Sana ne oldu böyle? Kırmızı görmüş boğa gibisin!" "Sayende!" dedi Josef homurdanarak. Boş bardağını tekrar uzatarak "Lanet olası o şeyden tekrar koy!" dedi. Dmitriy gülerek tekrar içkiyi koydu. "Bir saat önce iki dük neredeyse yumruk yumruğa birbirine dalacaktı!" dedi. "Yüzyıllık tiyatroyu kaçırdın! Bir daha bu şansı elde edemezsin." Josef sonunda istediği bilgileri duymaya başlamıştı. İçkisini dudaklarına yaklaştırırken "Ee?" diye devam etmesini bekledi. "İki filin çarpışmasını izliyormuş gibi oldum!" dedi Dmitriy cevap olarak. Josef hafif öfkeli sesiyle "Senin görüşlerin sikimde değil Dmitriy!" dedi. Dmitriy bu kez gerçek bir kahkaha atmıştı. "Dostum sana ne oldu böyle! Benim bütün görüşlerimi seve seve dinleyen o güleç markiye neler oldu?" Josef yine içkisini tek dikişte bitirmişti. O güleç adamı bu gece kendi elleriyle mezara koymuştu. O kadının gözlerinde gördüğü o bakıştan sonra... Anlamıştı. Bir şey saklıyordu. Çok büyük bir şey saklıyordu ve bu yüzdende ondan kaçmayı çare biliyordu. "Dmitriy gerçekten kafam iyi değil. Şimdi beni yorma. Neler oldu?" Dmitriy eski ciddi haline geri dönmüştü. Josef'in her zamam bir gülümsemeyle süslediği o zümrüt yeşili gözleri bu gece ürkütücü bir hal almıştı. Şakanın dozunu kaçırmamak akıllıca bir seçim olurdu. "Olaylar tam burada gerçekleşti. Her şeyi duydum; o kendini beğenmiş buz dağı Lord Benedict'e sarhoş bir halde olur olmaz şeyler geveledi. Tabii öfkelenen Lord'da çareyi buz dağının çenesine yumruk indirmekte buldu!" "Ne dedi?" "Duymak istemezsin dostum." Josef kararan gözleriyle tekrar "Ne dedi?" diye sözlerini vurgulayarak sordu. Dmitriy dışa doğru bir nefes verdi. "Pek doğru duydum mu bilmiyorum yaşlandım sonuçta..." diye önce lafı biraz uzatmıştı. Ancak markinin dik bakışları hala üzerindeyken buna fazla devam edemedi. "Hasting Lord Herold'a eğer isterse Leydi Valeria'ya istediği vakit sahip olabileceğini ve buna kimsenin karşı koyamayacağını biraz kaba bir dille aktardı..." "Sikmişim Hasting'i!" Josef avucunun içinde tuttuğu kristal bardağı öyle bir güçle sıkmıştı ki bir anda bardak tuzla buz olmuştu! "Ahbap! Kendine gel!" Dmitriy vikingleri andıran koca cüssesine tezat hemen temiz beyaz bir mendil alarak markinin kanla boyanmış olan avucunu dikkatle temizlemeye başlamıştı. "Lanet olası! Avucunun halini görüyor musun!" diye biraz sesini yükseltmişti. Bu adamı bazen küçük kardeşi gibi gördüğünden abilik tasladığı olurdu. Josef "Bırak! İyiyim ben!" diye elini çekmişti. Avucuna batan kırık cam parçalarını kendisi ayırdı. Beyaz mendilide kabaca kendisi sarmıştı o kadar. "Hasting'in bir gün böyle bir şey yapacağını tahmin etmeliydim!" Dmitriy iç çekmişti. Kalın kaslı kollarını masaya dayayarak "Siz ikinize neler oluyor?" diye sordu ciddi bir tonda. "Ciddiyim ahbap? Dükün o leydiye takıntılı olduğu aşikar! O leydide düke aşıktı diye biliyorum! Peki sana neler oluyor? Cidden o leydiye takmış olamazsın! O kadının... Kusura bakma ama bir cadıdan farkı yok!" "Leydi Valeria Hasting'e aşık falan değil!" Josef sözlerini sertçe vurgulayarak konuşmuştu. Sonra kararan gözlerini arkadaşına dikerek "Ve bahsettiğin leydi benim nişanlım! Seçtiğin kelimelere dikkat et!" dedi. Sesindeki tondan bunun bir rica olmadığı açıktı. Dimitriy öyle mi dercesine kalın gür kaşlarından birini yukarıya doğru hareket ettirdi. "Ciddiyim ahbap, o leydiden gerçekten hoşlanıyor musun şimdi?" diye sordu tereddütlü bakan gözleriyle. Genç adam cevap vermeyince "Leydinin neyin peşinde olduğunun farkındasındır umarım?" dedi bu kez. "Neyin farkında mıyım?" "Leydi Valeria'nın sırf dükün dikkatini çekebilmek için seninle bilerek nişanlandığına dair garip dedikodular var! Tüm şehir bunun hakkında konuşuyor! Leydiyi kurnazlıkla kimsenin geçemeyeceğini söylüyorlar!" "Yarım akıllı sosyetenin benim hakkımda ne düşündüğü zerre umurumda değil!" dedi Josef öfkeyle. "Lakin Leydi hakkında yanlış konuşanı düelloya çağıracağımı herkese duyur Dmitriy! Bir daha benim sevdiğim kadının ardından konuşmadan önce iki kez düşünürler!" Dmitriy arkadaşına delirmiş gibi baktı. "Sen baya ciddisin! Ne yani önüne geleni düelloya mı çağıracaksın!" "Hemde zevkle!" Adam alnına vurdu. "Aşk gözünüzü kör etmiş Lordum!" İki tane yeni bardak çıkararak bu kez kendisinide içecek bir şeyler koydu. "Cidden ne yapmayı düşünüyorsun?" Josef sessizce kristal bardaktaki sıvıya bakıyordu. "Dükün geri çekileceğini sanmıyorum! Adamın bakışlarını görecektin! Leydiye kafasını takmış gibi!" "Bana ait olan... Her zaman bana ait olur! Ölü ya da diri fark etmez!" dedi Josef koyulaşan yeşillerini karşısındaki adamın gözleriyle birleştirerek. Dükün ne yapacağını tahmin edebiliyordu. Geri çekilmeyecekti. Leydi Valeria'ya göz koymuşsa ona sahip olana kadar tüm sınırları zorlayacaktı. Ancak onun hiç bir şeyden haberi yoktu. Josef hayatta olduğu sürece onun kadınına kimse dokunamazdı! "Yani ikinizde aynı kadın diye aklınızı kaçırdınız! Ne şahane bir durum!" Dmitriy alayla durum tespiti yapmış sonrada bir dikişte bütün içkisini bitirmişti. "Kafanızı o kadından kaldırın ve etrafınıza bakın bir ara!" Josef kaşlarını çatmış bir halde hala sessizdi. Dmitriy sesli bir nefes alıp verdi. "Kral," dedi basa basa. "Parlemento. Taht. Veliaht. Kraliyet! Ülkenin donanımı! Bu tür şeyler yani!" diye tane tane konuşmaya devam etti. Josef hala bir şey anlamışa benzemiyordu. Daha doğrusu umurunda değildi. Bu yüzden anlamaya çalışma gibi bir çabası da yoktu. Dmitriy oflarcasına "Ahbap sen markisin! Bunu benim mi hatırlatmam gerekiyor!" dedi. "Sadete gel Dmitriy. Basit diyalogları uzatan insanlardan nefret ederim." Dmitriy bu kez öfkeyle bir nefes alıp verdi. "Sen bir markisin Henry," dedi. Markiyle yalnız kaldığında ona ikinci adıyla seslenirdi. "Sınırlar senin yönetiminde! Orduda generalsin! Orduda en büyük rütbe ve artı soylu ünvan sahibisin!" "Sa-de-te gel!" dedi Josef tane tane. "Parlementonun yarısı prensesle senin evlenmeni isteyebilirler! En iyi adaylardan birisin! Halk tarafından seviliyorsun! Ordu senin yönetiminle şahane ilerliyor! Kraliyetle de aran her zaman iyi olmuştu!" dedi Dmitriy son derece ciddi bakışlarının altında. Josef gece boyunca ilk kez rahatsızca kıpırdandı. Ağrımaya başlayan boynuna dokunurken "Kral olmakla ilgilenmiyorum," dedi. "Aday olarak gösterseler bile prensesle asla evlenmem! Kraliyet entrikaları benim boyumu aşar." Dmitriy kuru bir kahkaha attı. "Sen aklını kaçırmış olmalısın!" dedi sinirle. "Bu şans... Bin yılda bir elimize geçer! Her zaman aristokratların alt tabakayı ezdiğinden nefret ettiğini söylerdin! İşte eline fırsat geçti Henry! Kral olabilirsin! Seni destekleyecek yüzlerce aristokrat var! Halkı saymıyorum bile!" "İlgilenmiyorum dedim Dmitriy!" dedi Josef sertçe. "Tekrarlamaktan hoşlanmam." Dmitriy öfkeyle boş bardakları aldı. "O kadın yüzünden değil mi?" diye sordu bu kez. "Sen cidden o kadınla bozmuşsun kafayı! Eski tanıdığım marki böyle bir şansı değil kaçırma.." "Yeter!" Josef arkadaşının sözünü yarıda kesmişti. "Kraliyetin bir çocuk oyuncağı olduğunu mu sanıyorsun? Parlemento yeni bir kral istemiyor! Onların yönetebilecekleri bir kukla arıyorlar sadece! Veliaht prensi dışlamalarının nedeni ne sanıyorsun! Prens onların istediklerine uymuyor diye hakkı olan tahtından ediyorlar!" "Yine de böyle bir şansı tepmen... Ahbap bu büyük bir aptallık! O tahta bir geçersen... Sen kralsın..! İstediğini yapabilirsin!" Josef gözlerini kapayarak sabır dilercesine nefes alıp verdi. Arkadaşının ülke yönetimini bir çocuk oyunundan farksız gördüğü açıktı. Müttefikleri yönetmek bu kadar kolay olsaydı dünyada savaş olmazdı! Sınırda her gün onlarca askeri hayatını kaybetmezdi! "Bu konuşma seyiri burada bitmiştir," dedi taburenden kalkarken. "Bir daha açmazsan çok memnun olurum Dmitriy." Dmitriy cevap olarak sadece kaşlarını çatmıştı o kadar. Onunda daha fazla tartışmak istemediği aşikardı. "Önemli bir şey olursa haber veririm lordum!" dedi son derece kaba çıkan sesiyle. "Memnun olurum," dedi Josef'te barmen adamın aksine oldukça kibar çıkan sesiyle. *** Genç kadın büyük kütüphane odasındaki bir koltukta oturmuş tırnak yemeye devam ediyordu. Dün gece yaşananları aklından çıkaramıyordu. O lanet dük aklını kaçırmış olmalıydı! Onu tehdit etmekte ne demek oluyordu! Bunu hangi cesaretle yapabiliyordu! Ülkenin kraldan sonraki en güçlü adamıyım diye her aklına eseni yapabileceğini mi sanıyordu! Bu ondan daha da nefret etmesine neden oluyordu! Başını dizlerine dayamıştı Dilara. Kollarını bacaklarına iyice sarmış alnını dizlerine vurmaya başlamıştı. Niye hayatı raylardan çıkmış bir hız treni gibi son sürat ilerliyordu! Sanki sonunda bir uçurumdan aşağıya dibe vuracaktı! Paramparça olacak kendi kanında boğulacakmış gibi hissediyordu! Olaylar hiç istediği gibi ilerlemiyordu. Değil istediği ilerlemek tahmin ettiğinden bile bambaşka ilerliyordu! Sanki hikaye baştan yazılmaya başlamıştı! Bütün gece gözünü hiç kırpmamıştı. Bütün bu yaşananları düşündü. Beynini zorlayınca her şeyi yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştı. Hikayenin bazı kopuk sahneleri yapboz parçaları gibi yerine oturmaya başlamıştı. Cavendish ailesinin maskeli balosuna ne Hasting dükü katılıyordu ne de Leydi Cassandra! Çünkü daha öncesinde iki gencin arasında bir tartışma oluyordu ve Leydi Cassandra ağlayarak evine gidiyordu. Yanlış hatırlamıyorsa tartışma Hasting dükünün köşkünde oluyordu. Leydi Patricia aklınca abisine iyilik yapmak için onun hoşlandığı kızı köşke misafirliğe çağırıyordu. Daha sonrası malum. O balodan sonra dük sarhoş bir halde Leydi Cassandra'yı ziyarete şehirde kiralamış oldukları Shelley'lerin evine gidiyordu. Gece vakti Shelley'lerin evini ziyaret etmesi ertesi gün bütün şehri bir bomba gibi yayılacaktı. Bu skandalı örtmenin en uygun yoluda Leydiyle sözlenmek olacaktı. Yani onun yazmış olduğu hikaye böyle ilerliyordu. Ancak... O aptal dük dün gece Leydi Cassandra'yı görmeye gitmek yerine onun köşküne gelmişti! Lanet olsun! Lanet olsun! Sikerler böyle işi! O bu hikayede değil başrol yan karakter bile değildi! O bu hikayede kötü kadındı! Esas ana karakter değildi! Ama niye hikayenin bütün esas erkek karakterleri onun etrafında dolanmaya bu kadar hevesliydi! "Girebilir miyim?" Genç kadın duyduğu otoriter sesle başını kaldırdı. En büyük ağabeyi Benedict kapı eşiğinde duruyordu. Dilara yavaşça başını salladı. "Nasılsın?" diye sordu genç adam kardeşinin karşısında duran boş koltuğa geçerek. "İyiyim..." "Nasılsın Valeria?" "İyiyim dedim ya..." Genç kadın karşısında zekice parıldayan sarı gözleri görünce gerilmişti. Bakışlarını kaçırdı. "Son kez soruyorum Valeria. Nasılsın?" dedi tekrar adam. Ancak bu kez sesi bir babanın evladına nasılsın diye sorması gibi şefkatle, ilgiyle çıkmıştı. Dilara daha fazla dayanamamıştı. Gözleri dolmaya başladı. Bakışlarını kaçırarak tekrar bacaklarına sarıldı. "Ben... Bilmiyorum," dedi sonunda kısık sesiyle. "İyimiyim değil miyim bilmiyorum Benedict... Her şey... Üzerime üzerime geliyor... Nefes alamıyorum..." birine içine dökmeyi o kadar çok ihtiyacı vardı ki bunu şimdi anlamıştı. Konuşmaya başladığında ağlamaya başlamıştı. "Herkes... Sanki herkes benden bir şey istiyor... Sanki her şeyin sorumlusu benmişim gibi hissediyorum... Birileri boğazımı sıkıyormuş gibi hissediyorum..." Bir anda bedeninde bir sıcaklık hissetti genç kadın. Gözyaşlarının süsledi yanaklarını aldırmadan başını kaldırdığında abisinin ona sıkıca sarılmakta olduğunu anladı. "Benim küçük cadım," dedi Benedict içtenlikle kardeşine sarılırken. "Ben her zaman yanındayım. Bana her zaman içini dökebilirsin. Ve emin ol hiç bir şeyin sorumlusu sen değilsin! Bunu ima edeni düelloya çağıracağımı bil!" Genç kadın zar zor gülümseyerek burnunu çekti. Belki bu adamın gerçek kız kardeşi değildi ancak şu an hissettiği bu sıcaklık, bu güven verici sıcak göğüs ona gerçekten değerli hissettiriyordu. Bir ailesi olduğunu hatırlatıyordu. Sevildiğini hissediyordu. "Teşekkür ederim abi," dedi fısıldayarak. Başını abisinin geniş göğsüne iyice yaslamıştı. "Senin soğuk odunun biri sanmıştım ama öyle değilmişsin!" Benedict biraz kaşlarını çatarak kardeşine tepeden baktı. "Az önce bana odun olduğumu mu söyledin?" Genç kadın kıkırdamıştı. Ondan biraz ayrılarak "Yakışıklı odunsun ama!" dedi hınzırca. Benedict sessizce gülmüştü kardeşinin bu yorumuna. Onun ne kadar çok değiştiğini görebiliyordu. Babası artık onun eskisi gibi şımarık bir kız olmadığını kaç kere söylemişti ancak o inanmamayı tercih etmişti. Ama şimdi bu güzelim mavi gözlerde şımarık bir kızda olamayacak bulanıklık bir esaret vardı. Sanki çok büyük sıkıntısı bir derdi varmış gibi bakıyordular. "Ooo! Bensiz Herold kardeş harekatımı başladı yoksa?!" İçeriye giren John'dan başkası değildi. İki kardeşinin sarıldığını görünce "Beni aranıza almıyorsunuz demek (!) sizi hainler!" dedi sanki kırılmış gibi. Dilara yanaklarındaki yaşları silerek kollarını iki yana açtı. "Gel kardeşlerin en yakışıklısı koca bebek!" dedi. "Az önce benim yakışıklı olduğumu söylüyordun ama?" dedi Benedict. "Ben senden daha yakışıklıyım!" John sırıtarak kardeşinin yanına oturmuş ve yanağına koca sulu bir öpücük kondurmuştu. "Benim sevgili kardeşim neden ağlıyor bakayım?" Dilara'nın tekrar gözleri dolmuştu elinde olmadan. Ah o ne güzel bir ailenin içine düşmüştü böyle. İki uzun boylu, heybetli, yakışıklı abilerine baktı. Öyle sert mizaçlı tehlikeli görünüyordular ki (!) ama ona bakarken o sert gözlerde şefkat ve sevgi vardı. Ve bu onun kalbine işliyordu. İçi titriyordu. Sanki onun tek göz yaşı için herkesi öldürebileceklermiş gibi bakıyordular bu iki cüsseli adam. Bir anda kendisine engel olamayarak ikisinede aynı anda sarıldı. Kollarını iki adamın boynuna dolayarak sıkıca sarılırken "Sizleri çok seviyorum!" dedi içtenlikle. "Bizde seni sevgili kardeşim ama," John öksürürmüş gibi yaparak "Bırakmazdan birazdan boğularak ölebilirim! Sonra seni sevecek yakışıklı bir abin kalmaz!" dedi alayla. Genç kadın kıkırdayarak abilerini bırakmıştı. İki genç adamda boş koltuklardan birine geçmişti. Herkesin yüzündeki ciddi ifade birazdan aralarında olacak ciddi konuşmanın habercisiydi. "Jonathan'da burada olduğuna göre, artık esas konuya gelebiliriz," dedi Benedict kollarını dizlerine dayayarak ellerini birleştirmişti. John sesli bir nefes alıp verdi. "Tam adım da söylediğine göre durum oldukça vahim!" Dilara nefesini tutmuştu. En büyük ağabeyine bakıyordu dikkatle. "Konu Hasting," dedi Benedict kardeşinin bayat espirilerini umursayacak durumda değildi şu an. "Ne belalı Hasting'miş! Bitmedi gitti! Adam veba gibi bir şey!" "John! Konuyu biraz ciddiye alır mısın?" Benedict kardeşine sarı gözlerini kısarak baktığında John omuz silkmişti o kadar. "Hasting bir dük! Öyle sıradan bir serseri değil!" "Ancak bir serseri gibi davranıyor!" dedi John biraz öfkeyle. Kaşlarını çatarak devam etti; "Dün gece buraya gelmiş. Bundan haberin var mı?" "Ne?" "Sen uyuklarken adam gelmiş kız kardeşimizi tehdit etmiş!" "Bunu neden bize söylemedin Valeria!" Benedict öfkeden titremeye başlamıştı. Sert bakışlarını önlerinde koltuğa sinmiş olan kardeşine çevirmişti. Dilara konuşmanın bir anda nasıl kendisine döndüğünü anlayamamıştı bile. Neredeyse korkudan koltuğa sinmişti. Alacağın olsun John! Nasıl bunu Benedict'e söylerdi! Gerçi dükün dün gece ziyarete gelmiş olduğunu bütün ev halkı biliyor olmalıydı. Bu duvarlar sır denen şeyi saklamıyordu. Hizmetçilerin her yerde gözleri vardı. Acaba o adamın onu zorla öptüğünüde biliyor muydu John? Bunu biliyorsa olacaklardan o bile çok korkuyordu. Bu iki tehlikeli adamın neler yapabileceğini tahmin dahi etmek istemezdi! "Sana bir şey sordum Valeria!" "Bana bağırma abi!" Genç kadın bakışlarını kaçırmıştı. "Benim yüzümden zaten yeterince sıkıntı yaşıyorsunuz... Sizi rahatsız etmek istemedim kendi problemlerimle..." "Sen benim kardeşimsin!" dedi Benedict biraz öfkeyle. "Sence birkaç sıkıntı yaşamam senden yüz çevireceğim anlamına mı geliyor? Beni aklında böyle biri olarak mı görüyorsun?" Dilara genç adamın sesindeki kırgınlığı hissedebilmişti. "Ah hayır... Öyle değil abi!" dedi hemen. "Sen çok değerlisin benim için! Sadece... Kendi aptallığım yüzünden sizin canınızı sıkmak istememiştim o kadar..." "Aptal olduğun doğru," dedi John koltukta kaykılarak. Dilara ona kaşlarını çatarak baktığında "Ama bu senin probleminin bizim problemimiz olduğu gerçeğini değiştirmiyor küçük kardeşim," dedi. "Aptalsın ama seni seviyorum," dedi genç kadın hafifçe gülerek. "Duygularımız karşılıklı!" diye göz kırptı John. Benedict sesli bir nefes alıp verdi. "Dük neden gelmiş?" diye sordu kardeşine yönelik. Dilara başta biraz çekinsede sonunda saklamanın bir yararı olmayacağı kanaatına geldi. Sonuçta karşısında kraldan sonra ikinci en rütbeli adamla karşı karşıyaydı. Onunla tek başına başa çıkamazdı. "Bana... Beni istediğini söyledi..." dedi yavaşça. Tehdit ettiği kısmı nedense kendisine saklamak istedi. Benedict kendine engel olamayarak küfür savurdu. "Şerefsiz adi herif! Dün gece onu daha iyi pataklayacaktım!" John kaşlarını daha da çatmıştı. Koyulaşan mavi gözlerini kardeşine dikerek "Dün gece Düşmüş Melekler'de olay yarattığını duydum. Demek doğruydu," dedi yavaşça. "Dük kafayı yemiş desene!" "Muhtemelen Valeria onu reddetti diye gururu kaldıramadı," dedi düşünceli bir sesle Benedict. Arkasına yaslanarak bir eliyle çenesini sıvazlamaya başlamıştı. Siyaha yakın asi saçları biraz uzamış omzuna değiyordu. Her zaman çatık kaşlarına artı bu gün tıraşta olmamıştı. Kirli sakalı ve sert çehresi onu oldukça ürkütücü gösteriyordu. "İlk defa bir konuda aynı düşünmemize şaşırdım doğrusu!" John kuru bir sesle gülmüştü. "Ne komik değil mi? Yıllarca peşinden koştuğun adamdan sonunda vazgeçtin şimdi adam senin peşinden koşuyor?" Genç kadın John'un koyulaşmış mavi gözlerini üzerinde hissedebiliyordu. John'un pek ciddi olabileceğini sanmıyordu. Ancak bu durumda o da oldukça gergin görünüyordu. "Bende şaşkınım," dedi yavaşça. "Ben... Dükü sevmiyorum... Bunu onada söyledim... Hem onun Leydi Cassandra'ya ilgi duyduğunu sanıyordum. Nişanımızı bozmam onun yararına olacağını varsayıyordum!" "Demek ki yanlış varsaymışsın!" dedi John. "Leydi Cassandra kim?" Dilara nefesini tutmuştu. Anlaşılan daha Benedict Leydi Cassandra ile karşılaşmamıştı. Lanet olsun! Benedict'te o kızdan hoşlanıyordu hikayenin ilerdeki bölümlerinde. Ancak şimdi o kadar çok ters köşe olmuştu ki (!) genç kadın olası ihtimalları artık tahmin edemiyordu. Josef ona aşkını ilan etmişti. Philip ona zorla dahi olsa sahip olacağını söylemişti. Albert her zaman onun yanında olacağını söyleyerek sevgisini dile getirmişti. Şimdi geriye son aday kalıyordu; Benedict Arthur Herold! Leydi Cassandra'ya aşık olacak son aday! Daha onlar karşılaşmamıştı. Bu demek ki daha bir şey olmadı. Benedict'in abisi olduğu gerçeğini ortaya koyarsa artık başka bir adamın ona aşık olma olasılığından korkması gerekmiyordu. O zaman Benedict'in gerçektende leydiye aşık olma ihtimali vardı. Bunu oturup detaylıca düşünmesi gerekiyordu. "Valeria? Valeria sana sesleniyorum?" Genç kadın düşüncelerinden sıyrılarak Benedict'e döndü. "Leydi Cassandra bu sezonda Dükün ilgisini çekmiş genç bir leydi." "Yeterince ilgisini çekememiş ama," dedi John biraz öfkeyle. "Nişanı atmana rağmen sana sardığına göre!" "Şu an bunları düşünecek durumda değiliz," dedi Benedict son derece ciddi bir tonda. "Hasting'in geri çekileceğini sanmıyorum. Bunu sana söyleyerek seni endişelendirmek istemezdim Valeria ancak dükten uzak durman hepimiz için akıllıca bir adım olur." "Düke yaklaşmak gibi niyetim yok zaten!" "İyi! Bunu anlamana sevindim. Hasting dükünün kralla yakınlığı aşikar. Onunla olası düşmanlık hiç birimizin yararına değil. Artı senin Markiyle nişanlanman yanan ateşe barut atmaktan farksız kaldı." "Generalle nişanlı olması bence iyi bir durum," diye araya John girmişti. "Henry'nin Valeria'ya değer verdiği açık." Benedict sert bakışlarını kardeşine çevirdi. "Konu burada aşk değil," dedi soğuk çıkan ses tonuyla; "Konu burada nefret!" Genç kadın nedense ürktüğünü hissetti. Sanki birazdan ağabeyinin söyleyeceği cümle onun en korkulu rüyasının gerçekleşeciğinin habercisiydi. "Aynı kadını isteyen iki erkeğin arasındaki nefret ancak birinin ölümüyle son bulur!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE