Genç kadın önündeki büyük kâğıda bakıyordu. Ellerini beline dayamış bir halde kâğıdın üzerine geçirmiş olduğu karmaşık planının başta ne kadar muhteşem olduğunu düşünse de şimdi adam akıllı düşününce o kadar da harikulade bir plan olmadığını yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştı.
Kahretsin!
İyi bir plana ihtiyacı vardı. Sonunda paçayı ele vermeyeceği sağlam bir plana! Ancak lanet olası aklına hiç bir şey gelmiyordu.
Büyük kütüphanede volta atmaya başladı. Birinden yardım isteyebilirdi ama hayır! Yardım isteyebileceği tek kişiden de kendisi kurtulmuştu! Lanet olsun! Bir şekilde bu gece köşkten kaçmanın bir yolunu bulmalıydı! Hesaplamalarında hatalı değilse bu gece hikâyenim dönem noktalarından biriydi! Bu gece leydi Cassandra Devonshire markisiyle karşılaşıyordu! Ve sevgili ağabeyi Benedict, yani çok saygıdeğer Devonshire markisi ve gelecekteki Wyndham dükü Leydi Cassandra'ya âşık oluyordu!
Dilara bir sandalyeye geçerek başını önündeki masaya vurdu. Sikerler böyle işi!Ne yapıp edip köşkten kaçmanın yolunu bulmalıydı. Yoksa abisini kaybedecekti! Ama gel gör ki o çok sevgili ağabeyi Benedict sevgili kız kardeşine ona takıntılı olan eski nişanlısı yüzünden evden çıkma yasağı uygulamıştı. Bir haftadır evden çıkamıyordu ve delirmesine ramak kalmıştı! Neyse ki günler tekrarlanmıyordu. Bu da iyi bir şeydi.
Dilara arkasına yaslandı. Mavi gözlerini tavana dikerek kendi kendine düşünmeye başladı. Gerçekten de uzun zamandır günler tekrarlanmıyordu. Demek ki Philip ve Cassandra'nın arasında bir şeyler olmaya devam ediyordu. Eğer öyle olmasaydı döngü tekrar başlardı değil mi?
Çok fazla değişken vardı. Bu yüzden mantıklı düşünemiyordu. İlk önce Josef konusuna bir açıklık getirmeliydi. Markiyle en son o baloda olan görüşmelerinden sonra hiç görüşmediler. Adam bir haftadır nişanlısını ziyarete bile gelmemişti!
Tabii elbette onu beklemiyordu Dilara!
Umurunda değildi o adam! Gelmeyebilirdi! Zaten gelmezse çok memnun kalırdı! Ondan kurtulmuş olurdu işte! Kime yalan söylüyorsa artık...
O adamı beklemişti...
Ve hala bekliyordu.
İç çekti. Yerdeki kâğıda baktı. Bütün gün hikâyede hatırladığı en küçük detaya kadar her şeyi yazmıştı. Hikâyenin nasıl bu hale geldiğini pek anlayamasa da durumu düzeltmek zorundaydı. Bunu yapabilecek güce sahip tek insan oydu. Her şeyden haberdar olan oydu. Yazar oydu. Bu dünya onun yaratmış olduğu bir evrendi. Ve kendi dünyasından ölmeyi reddediyordu!
İlk önce yapması gereken en önemli şey başındaki kara beladan kurtulmaktı. Ve burada kara beladan kastı Hasting Dükü Philip Worth Richardson oluyordu.
O manyak herifin kafayı ona taktığı aşikârdı. Öğrendiğine göre Benedict'i tehdit etmişti bir nevi. Hatta generalle olan nişanını bozmasını talep etmişti iki gün önce. Bu hiç iyi değildi hem de hiç. O adamın ne yapıp edip Cassandra ile evlenmesini sağlamalıydı. Hala hipotezine inanıyordu. Eğer onlar evlenirse... O burayı terk edebilirdi... Ama yine de bu bir işe yaramaz ve geri dönemezse de en azından ölmeyeceğini garanti altına almış olurdu.
Dilara aklına gelen çılgın düşünceyle dün gece eline küçük bir kesik atmıştı. O manyak dük artık onu sevdiğini iddia ediyordu bir nevi... Her ne kadar seviyorum kelimesini ağzından duymasa da... Onu istiyorum demişti... Yani bir erkek bedenini istediği bir kadını öldürmezdi değil mi? Bu yüzden eline kesik atmıştı. Eğer kesik kapanmazsa... Demektir ki o malum korkunç sonu değişmişti. Çünkü eğer dük gerçekten de Valeria Herold'u seviyorsa o zaman sevdiği kadını öldürmekten vazgeçiyor olmalıydı gelecekte..!
Ancak yanılmıştı.
Kesik anında kapanmıştı. Ve bu Dilara'nın kalbinde büyük bir korkunun kök salmasına neden olmuştu.
Yaraları hala kapanıyordu... Demek ki o korkunç sonu hala değişmemişti. Kaderi aynıydı... Ölümü o dükün elindendi... Eninde sonunda o dükün elinde can verecekti. O cani adam onu öldürecekti... Onu seviyor olsun ya da olmasın o adam tekrar tekrar Valeria'yı öldürüyordu...
Başını iki yana salladı genç kadın. Bunu şu an düşünemezdi. Düşündükçe bütün umut ışığını kaybediyor kendi kendini karanlığa gömüyordu. Karamsarlığa kapılıp kötülüğün onu ele geçirmesine asla izin veremezdi! Bir kere o bu hikâyede ana kötü kadın karakterdi! Ve bu hikâyede kötüler kazanacak iyiler kaybedecekti! O kaybetmeyecekti! O ölmeyecekti! Ölmeyi reddediyordu!
Ölmeyi sadece yazar olarak reddetmiyordu Dilara.
O ölmeyi Valeria Herold olarak reddediyordu! Burada gözlerini açtığı ilk günden beri Valeria Herold olarak yaşamış ve onun hayatını benimsemişti. O artık gerçekten Valeria Herold olmuştu. Dilara olmayı unutmuştu. Aslında kim olduğunu bile bilmiyordu bazen. Sahiden kimdi o? Bu dünyayı yarattığını iddia eden kaçık bir yazar olduğu doğruydu ancak nedense kendisini hiç yaratıcı olarak hissetmiyordu. Aksine o da kendisini bir kukla gibi hissediyordu. Eğer gerçekten birileri insanların kaderini yazma gücüne sahipse o kişi kendisi olmadığı aşikârdı. Onunda kaderi bir deli tarafından yazılıyordu sanki. Birilerinin zevkle okuması için yazar onun kaderini canice hiç acımadan yazmaya devam ediyor ve onu bir kukla gibi kullanıyordu. Ve sonunda canı sıkıldığında çok sevgili karakterini kullanarak onu öldürecekti o kadar. Kullanılıp atılan bir mendilden farksızdı.
Hayır, o kesinlikle bu dünyada yazar değildi. O da burada bir kuklaydı! Yazarın istediği zaman gözden çıkarabileceği bir yan karakterdi! Günah keçisiydi! Esas karakterlerin arasındaki engeldi! Okurları eğlendiren, sonunda hak ettiği cezayı alan bitik bir karakterdi!
Yumruklarını sıktı. Belki bir zamanlar buradaki insanların geçmişlerini o yazmış olabilirdi ama geleceklerini yazmamıştı. Ve şu an onun kaderini yazan her kimse ona kafa tutuyordu! Gerekirse onunla düşman olacaktı! Ama asla ona boyun eğmeyecekti!
Geleceğini onun yazmasına izin vermeyecekti!
Kukla olmayacaktı!
Onun efendisi o değildi! Kendi hayatının efendisi oydu!
Dişlerinin arasından kendi kendine "Beni duyuyor musun?" dedi Dilara. "Eğer duyuyorsun beni iyi dinle yazar! Ben bu hikâyede ölmeyi reddediyorum! Kaybetmeyeceğim! Senin kuklan olmayı reddediyorum! Kaderimin efendisi benim! Benim kararlarım, benim seçimlerim, benim yolum! Ve ben yaşayacağım!"
Onu seven ve her zaman arkasında olan muhteşem bir babaya sahip olmuştu burada. Ona değer veren ve onun için gerekirse birini öldürebilecek iki tane sevgi dolu ağabeye sahip olmuştu. İyi bir arkadaş edinmişti, Jane. Ve en önemlisi her ne kadar duygularından korksa da bu dünyada bir adamı sevmişti. Belki onun gerçek kimliğini bildiğinde ondan yüz çevirecek, belki de bir daha yüzünü dahi görmek istemeyeceği kişi olacaktı onun gözünde fakat yine de o adamın sonuna kadar yanında olmak istiyordu.
İçinde çığ gibi büyümekte olan bir korku olsa bile görmezden gelmeye çalışıyordu. Eğer sonunda kendi sonunu değiştirebilir ve hayatta kalırsa ve hikâyeden yine de çıkamazsa... O zaman gidip her şeyi anlatacaktı Josef'e.
Bunları yapmak zorundaydı.
Eğer hiçbir şey yapmadan oturursa sonunda ölebilirdi. Ölmemek için çabalıyordu o. Ondan ya da bu dünyadan kaçmak için değil.
Eğer ölümü değiştirebilir ve burada yaşamaya devam edebilirse... O an her şeyi anlatacaktı sevdiği adama. Ve bütün bunları öğrendikten sonra onu kabul ederse onunla sonsuza kadar mutlu bir şekilde yaşamak istiyordu Dilara. Sadece o ve kendisinin yaşayabileceği güzel bir evde çocuklarıyla beraber mutlu bir sonla yaşamak istiyordu. Çok şey istemiyordu. Sadece mutlu olmak istiyordu o kadar.
"Leydim? Size kahve getirdim."
Dilara yorgun bakışlarını içeriye giren Jane'e çevirdi. Biraz gülümseyerek "Teşekkür ederim Jane, ne zaman neye ihtiyacım olduğunu her zaman biliyorsun," dedi içtenlikle.
"Ne demek leydim! Bu benim görevim!" Jane gülümseyerek elindeki küçük gümüş tepsiyi masanın üzerine bıraktı. Sıcak kahveyi genç kadına uzattığında yerdeki tuhaf karalamaların olduğu kâğıda baktı. "Bunlar ne leydim?"
"Ah... Bunlar mı? Uzun hikâye," Dilara kahvesinden bir yudum aldı. Sütlü kahve biraz iyi gelmişti. "Çok güzel," dedi mırıldanarak. Yerdeki kâğıdı şaşkınlıkla incelemekte olan genç kıza baktı. Jane gerçekten iyi bir kızdı.
O dükün kendisini tehdit ettiğini hatta onu zorla öptüğünü biliyordu ve John bunu sorduğunda sadece biraz tehdit ettiğini söyleyerek bu gerçeği saklamasına yardım etmişti. Genç kadın sessizce güldü. Aslında Jane birçok şeyin farkındaydı. Bundan yüzde yüz emindi. Muhtemelen Josef'le olan yakınlığını da fark etmişti. Hizmetçiler aristokratların bütün karanlık sırlarını bilen tek insanlardı. Onlardan bir şey saklamak imkânsızdı. Kapılı kapıların ardındaki her şeyi gören, duyan, hisseden insanlardı onlar. Ve bütün bunlar bir yana... Jane onun, daha doğrusu Valeria Herold'un ne kadar değişmiş olduğunu en yakından gören insandı. Bir insanın bir anda bu kadar değişebileceğine inanacak kadar saf olduğunu düşünmüyordu Dilara. Jane sadece her şeyi görmezden geliyor ve çenesini kapalı tutuyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordu ama içinden bir ses bunu yapmasının nedeni iyi bir insan olduğu için diye inanmak istiyordu.
Tekrar planına baktı Dilara. İlk önce bu köşkten kaçmanın bir yolunu bulmalıydı.
"Jane," dedi Dilara. "Senden çok büyük bir şey isteyeceğim birazdan."
Jane biraz şaşırarak hanımefendisine baktı. "Benden mi? Yapabilirsem elbette yardım ederim leydim."
"Bu gece evden kaçmama yardım etmelisin."
"Siz ne dediğinizin farkında mısınız leydim!" Jane'nin gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. "Lordum bunu öğrenirse beni işten atar!"
Dilara yüzünü ekşiterek "Benedict bunları bilmeyecek," dedi kesin bir dille.
"Siz öyle sanıyorsunuz leydim! Köşkten lordumdan habersiz bir adım attığınız an Bay Sebastian her şeyi lorduma bizzat haber verir!"
"O yaşlı adamın Benedict'in adamı olduğunu zaten hissetmiştim! Bir haftadır gözü üzerimde yaşlı kurdun!"
Jane biraz yüzünü ekşiterek "Bay Sebastian kendisine yaşlı kurt denmesinden pek hoşlanmaz," diye mırıldandı.
"Jane bu yüzden senden yardım istiyorum bende! Ne Benedict ne de Bay Sebastian! Hiç kimsenin ruhu bile duymadan buradan kaçmam gerekiyor!"
"Ama... Leydim bu çok riskli... Ben size yardım etsem bile... Bunu nasıl yapacaksınız ki?"
Dilara biraz sesini alçaltarak "Bu gece kılık değiştirerek gizlice köşkten kaçmayı düşünüyorum," dedi.
"Ne!"
"Şşşt! Yavaş ol Jane!"
Jane boş sandalyelerden birine geçerek "Leydim siz aklınızı kaçırmışsınız! Bir de kılık mı değiştireceksiniz?" dedi.
"Evet, en doğrusu bu olur. Kimse benim Valeria olduğumu bilmemeli," dedi Dilara sesli bir nefes alıp vererek. "İlk önce erkek kılığına girmeyi düşündüm... Tamam Jane yüz ifadeni böyle yapman gerekmiyor... Aptalca bir fikir olduğunu bende kabul ediyorum."
Jane hayıflanarak "İyi bari. Erkek kılığına girmenin aptalca bir fikir olduğunu kabul ediyorsunuz!" dedi.
"Evet! Bu yüzden avcı kılığına gireceğim!"
Jane o an sandalyeden düşüp bayılabilirdi. "Leydim! Siz delisiniz!" diye ciyakladı. "Erkek kılığına girmekle avcı kılığına girmenin neresi farklı acaba! Bunu bana açıklar mısınız?"
Dilara homurdanarak kahvesinden yudumladı. "Bana sanki kuş beyinliymişim gibi bakma Jane... Başka çarem yok. Gece barına girmem gerekiyorsa erkek olmak zorundayım. Kadın kılığında sadece fahişe olarak oraya girebilirim sonuçta!"
"Ne!!! Birde gece barına mı gitmeye çalışıyorsunuz!" Jane neredeyse bağırmıştı.
"Sessiz olsana Jane! İstersen bunu bütün dünyaya duyur! Böylece daha başlayamadan Benedict her şeyden haberdar olur!"
"Leydim size bu konuda asla yardım etmeyeceğim," diye bu kez alçak sesle konuştu Jane. "İşimden kovulmayı geçtim eğer bunu lordum öğrenirse beni kendi elleriyle öldürür!"
"Abartma Jane. Benedict o kadar gaddar olamaz."
"Siz öyle sanın. Siz sonuçta kız kardeşiniz. Ama ben sıradan, basit bir hizmetçiyim!"
Dilara bir an Jane'nin ellerinden tutarak avuçladı. "Benim için sen sıradan, basit bir hizmetçi değilsin Jane," dedi genç kızın gözlerinin içine bakarak. "Sen benim bu dünyada tek gerçek arkadaşımsın. Bu yüzden senden böyle bir iyilik istiyorum. Senin dışında güvenebileceğim kimse yok Jane."
"Leydim... Ben..." Jane şaşkınlıkla genç kadını dinliyordu. Onu arkadaşı olarak gördüğüne şaşırmıştı. Evet, leydi Valeria'nın inanılmaz derecede değiştiğini o da fark ediyordu. Sanki başka bir insanla yerleri değiştirilmişti. Fakat yine de leydiye tamamen güvenemezdi. O bir aristokrattı. Ve emin olduğu bir şey varsa aristokratlar asla alt tabakanın insanlarıyla dost olmazdı. "Size yardım edemem... Ama kaçmanızı görmezden gelebilirim. Yapabileceğim tek şey bu."
Dilara için bu bile yeterdi. "Tamam! Elbette! Anlıyorum seni!" dedi avuçlarını sıkarak. "Çok teşekkür ederim Jane! Gerçekten çok teşekkür ederim. Bu iyiliğini asla unutmayacağım!"
Jane biraz rahatsızlanarak kıpırdandı. Hanımefendinin buna bile razı olması onu biraz mahcup etmişti. "Şimdi siz gerçekten avcı kılığına mı girmeyi düşünüyorsunuz?" diye sordu konuyu değiştirerek.
"Evet, başka çarem yok. Eğer erkek kılığına girersem buradaki aristokratlar benim hangi aileden geldiğimle ilgilenebilir. Bir aristokrat olmadığım hemen ortaya çıkar! Ama bir avcı kılığına girersem bu çok daha kolay olur. Hem üzerime zırh falan giyerek kendimi saklayabilirim. Yoldan geçerken şehre uğramış yalnız bir avcı rolünü üstlenebilirim." Dilara planını gururla anlatmıştı. Oldukça mantıklı bir plan yapmıştı kendince. Buradaki bütün aristokratlar birbirlerini tanıyordular. O yüzden züppe erkek kılığına giremezdi. Bu çok daha tehlikeliydi. O tür yerlere bir kadın olarak girmek çok çok daha tehlikeliydi. Kimsenin onu fahişe sanmasını doğrusu hiç istemiyordu. Geriye tek çözüm kalıyordu o da avcılar! Neyse ki geçenlerde hizmetçiler kendi aralarında konuşurken kulak misafiri olmuştu.
Şehir dışı bölgelerde orduya bağlı gizli yönetimle yönetilen avcılar vardı. Sanırım bazı yaratıkları avlıyordular. Muhtemelen ulu kurt diye düşünmüştü Dilara. O şeyleri hatırlayınca bile tüyleri diken diken oluyordu. O iğrenç yaratıkları öldürmek için özel bir birliğin olması daha iyiydi. Şövalye kaybetmekten iyiydi. Avcılar bu konularda onlardan daha üstün olmalıydı. Bu yüzden o da avcı kılığına girmeye karar vermişti.
"İnsanların, hele hele aristokratların avcılardan ne kadar hoşlanmadığını biliyorsunuzdur umarım," dedi aniden Jane.
"Nasıl?" Dilara çok şaşırmıştı. "Avcıları sevmiyorlar mı? Ama niye? Ben onları bizim için savaşıyorlar diye biliyordum..."
Jane dışa doğru sesli bir nefes aldı. "Kendileri için savaşıyorlar demek daha doğru olur leydim," dedi. "Avcıların çoğu sürülmüş ya da unvanı elinden almış tehlikeli eski aristokratlar. Hatta aralarından bazılarının kraliyetten olduğu bile söylenir. Bilirsiniz parlamento elinden geldikçe mavi kan dökmemeye gayret gösteriyor. Safkan bir aristokratı öldürmek onlar için büyük günah ya! O yüzden hüküm giymiş aristokratlar sıkı bir eğitim aldıktan sonra avcı oluyorlar. Aslında avcı olmaya zorlanıyorlar."
"Ben bunları bilmiyordum..." Dilara'nın mavi gözleri düşünceyle kısıldı. İçinde garip bir endişe oluşmuştu. O bu dünyayı yazarken tek önem verdiği şey Philip ve Cassandra arasındaki aşk olmuştu. Bu yüzden her şeyi katmıştı hikâyeye. Ancak şimdi mantıklı bir şekilde düşününce hikâyenin evrenine katmış olduğu her detay en küçük ayrıntılarıyla bir krallığı inşa ediyordu. "Avcılar tam olarak ne avlıyorlar peki? Onlarda mı ulu kurt peşinde?"
"Leydim... Daha avcıların tam olarak ne yaptıklarını bile bilmiyorsunuz ve onlar kılığına girmeye çalışıyorsunuz!"
"Tamam Jane, abartma. Ne avlıyorlar şimdi söyleyecek misin?"
"Büyücüleri."
"B-bü-büyücüleri mi!" Dilara'nın kaşları şaşkınlıkla yukarıya havalanmıştı. "Şu bildiğimiz büyücüler? Hani şu sihir yapanlardan? Onlardan mı bahsediyoruz?"
Jane başını sallayarak "Evet leydim, niye bu kadar şaşırıyorsunuz ki?" dedi. "Avcılar büyücüleri, cadıları, sihir yapabilen herkesi avlıyorlar! Kral tahta geçtiğinden beri ülkede büyü yasak. Büyüyle anılan herkes idam ediliyor! Kim olduğuna bakmaksızın!"
Dilara o an yutkunmuştu. Aklına nedense Sör Albert gelmişti. Onun yaralarını iyileştirebilmesine bu yüzden çok şaşırmıştı. Ülkede katiyen büyü yasaktı ve o yaraları anında iyileştirebiliyordu. Bunu tabii ki de büyü olarak algılamıştı şövalye. Ancak yine de sessiz kalmıştı. Eğer onun bu yeteneği ortaya çıksaydı muhtemelen şu anda idam ipinde sallanıyor olurdu. Dilara'nın nedense ense tüyleri diken diken oldu. Yarın Sör Albert'e güzel bir hediye göndermeliydi bence. Çenesini sıkı tutması için...
"Kralın büyüyle ne alıp veremediği var? Ne yani ülkede her zaman büyü yasak mıydı?"
Jane biraz sesini alçaltarak "Bunun gerçek nedenini kimse bilmiyor ama ortada tuhaf bir söylenti var," dedi. Dilara ona daha da yaklaşmıştı. "Kral daha veliaht prensken ilk eşi veliaht prenses kara büyüyle öldürülmüş. Ve bunu yapan eski kralın ikinci eşi kraliçe Charlotte olduğu söyleniyor. Ancak kral veliaht prens iken bunu kanıtlayamamış babasına. Daha sonra tahta geçtiğinde büyüyle anılan herkesi idam ettirdi. İlk öncede kendi üvey annesi olan kraliçe Charlotte'yi!"
"Desene tahtta oturan kaçığın teki!"
"Yüce Tanrım! Majesteleri hakkında böyle konuşamazsınız leydim!"
Dilara kollarını göğsünde birleştirmişti. "Kral sanırım sevdiği kadını koruyamadığı için kendini suçluyor ve öfkesini suçsuz insanlardan çıkarıyor," dedi yavaşça. O kendi hikâyesinde böyle şeyler yazmamıştı. Bu lanet olasıca evrende neler dönüyordu böyle? "Bu yüzden avcıları kurdu. Dünyadan büyüyü tamamen silmek istiyor. Doğru mu anlamışım?"
Jane başını sallamıştı. "Evet, yaklaşık yirmi beş senedir büyü kullanmak yasak ülkede," dedi. "Bende pek bilmiyorum, küçükken dedem anlatırdı. Eskiden kraliyette büyücüler birliği varmış. Ancak kral tahta geçtikten sonra hepsini idam ettirmiş... Ailesiyle birlikte..." Jane anlatırken bakışlarını kaçırmıştı. Kucağındaki ellerine baktı. Avuç içlerine almış olduğu elbisesini sıkarken "Bazı büyücülerin kaçmayı başaran aileleri de kaçak hayatı yaşayarak saklanıyorlar... Kral bu yüzden avcıları kurdu. Sırf o kaçan aileleri bulup öldürebilmeleri için." dedi sessizce.
Dilara kaşlarını çatmıştı sinirle. Nasıl bir manyaktı bu böyle tahtta oturan kral? "Acımasız pislik! Eğer kaçan aileler büyü yapmıyorsa niye onların izini sürüyor?"
"Büyü öğrenilmiyor leydim," dedi Jane birden. Cam mavisi gözlerini yavaşça Dilara'nın gözleriyle birleştirmişti. "Bu büyücülerin kanında var. Kanlarında büyüyle doğarlar ve büyüdükçe büyüleri güçlenir. Kral büyücülerden korkuyor. Bir gün aralarından birinin ölen büyücülerin intikamını alacağını biliyor çünkü. Bu yüzden çabası. Ölmemek için öldürüyor."
Genç kadının tüyleri diken diken olmuştu. Sanki ortamdaki hava daha da ağırlaşmıştı. Jane'nin gözlerindeki o soğuk bakış onu tedirgin etmişti. "Yani şimdi... Avcı kılığına girmekte mi tehlikeli?" diye sordu. "Sanırım masum insanları avladıkları için avcılardan hoşlanmıyorlar, değil mi?"
"Ben öyle demezdim," dedi Jane başını biraz yana eğerek. Düşünceli bir şekilde anlatmaya devam etti; "Aristokratların önem verdiği tek şey kendi itibarları. Avcılar onlar için lekelenmiş aristokratlar. Toplumda bir kir olarak görüyorlar, katil olmaları umurlarında değil. Masum insanları öldürüp öldürmemeleriyle pek ilgilenmiyorlar. Gerçi aralarında masum insanların öldürülmesine karşı çıkanlar var elbette ama çok az. Kraldan korktukları için protesto edemiyorlar. Büyücülerin çoğu eski köklü aristokrat ailelerden geliyor, bu sebepten dolayıda..."
"Gereksiz dikkat toplayarak risk almaktan korkuyorlar öyle degil mi?" dedi Dilara yavaşça. "Bu sebeple sessiz kalıyorlar. Saklanabilmeleri için... Çünkü onların arasında da büyücüler olabilir."
"Aynen öyle," dedi Jane onaylayarak.
Dilara sesli bir nefes alarak oturduğu yerden kalktı. Büyük pencereye doğru yaklaştı ve dışarıdan manzarayı izlemeye başladı. Kış yaklaşıyordu. Kollarını birbirine doladı. Bu dünya hakkında her gün yeni bir şey öğreniyordu ve öğrendikçe aslında buraya ne kadar yabancı olduğunu anlıyordu.
"Jane..." dedi ciddi ses tonuyla. "Senden o zaman tek bir şey istiyorum." Yavaşça arkasına döndü. "Mümkünse Sör Albert'i ziyaret etmeni istiyorum."
"Sör Albert mi? Şövalyeden mi bahsediyorsunuz?"
"Evet."
"Ona ne iletme mi istiyorsunuz ki leydim?" Jane şaşkınlığını saklamayarak sormuştu.
"Yardıma ihtiyacım olduğunda bana yardım edeceğini söylemişti. Zaten kendileri anlar. Sen sadece bunu ona ilet o kadar."
Jane'nin dudakları düz bir çizgi alini almıştı. "Bunu Lordum öğrenirse sonu pekiyi sonuçlanmayabilir..." dedi yavaşça.
"Benedict hiçbir şey bilmeyecek," dedi Dilara son derece emin çıkan sesiyle.
"Ben abinizi kastetmemiştim leydim," Jane yavaşça oturduğu sandalyeden ayağa kalkmıştı. "Ben nişanlınız olan lordumu kastetmiştim."
"Ah..." Dilara'nın nedense yanakları kızarmıştı. Demek ki Jane onların arasındaki yakınlıktan haberdardı. "O bunu bilmeyecek. Bilmemesi için elimden geleni yapacağım."
"Ben pek sanmıyorum Leydim." Jane reverans yaptı hafifçe. "O zaman ben sizin emrinizi yerine yetirmeye şehre ineyim. Sör Albert'in evini neyse ki biliyorum."
"Sağ ol Jane. Bu iyiliğini unutmayacağım."
"Bu benim işim Leydim."