Bölüm müziği:
Ludovico Einaudi - Run
♤♤♤
Dilara oturduğu koltukta rahatsızca kıpırdandı. Sikerler böyle işi! Kesinlikle bu adamın ona böyle dangalak gibi bakmasını beklememişti. Gerçi... biraz beklemiştide. Sonuçta adama kafasındaki çılgın planın yarısını anlatarak adamın beyninin kısa devre yapmasına neden olmuştu. Şimdiyse zavallı adam neredeyse 2 dakika 45 saniyedir ağzı açık kalmış vaziyette onun söylediklerini sindirmeye çalışıyordu. Havadaki tuhaf gerginlik boktan bir hal almıştı ve sürekli oturduğu yerde gerilerek kıpırdanmasına neden oluyordu. Sanki kıçında sopa varmış gibi tekrar kıpırdanarak boğazını temizledi Dilara. "Şimdi bana yardım edecek misiniz Sör Albert?" diye sordu. Herifi ayağına kadar çağırmış birde pişkin pişkin ondan yardım istiyordu.
Kendinden utanmalısın Dilara. İç sesi sürekli bu cümleyi yüzüne vuruyordu.
Albert gözlerini kırpıştırdı. Oturduğu koltukta o da biraz kıpırdanarak "Siz şaka yapmıyorsunuz," dedi.
Hele şükür bunu anlamıştı.
"Sizce şaka yapar bir halim mi var?" Genç kadın zoraki bir gülümseme takındı.
Dilara şövalye ile yalnız konuşabilmek için kütüphaneyi seçmişti. Salonda oturmuş olsaydılar o çok bilmiş Bay Sebastian konuşmalarından bir şekilde haberdar olabilirdi. Bu riski göze alamazdı. Bu yüzden Jane'i kapıya dikmiş kütüphanede gizlice çılgın planından bahsediyordu.
"Bakın bu gece benim dışarıya çıkmam gerekiyor. Ve bunu kimsenin bilmemesi gerekiyor. Güvenebileceğim tek kişi de sizsiniz."
Albert kaşlarını çatmıştı. "Nişanlınız," diye önce duraksayarak hatırlatmada bulundu. "Ona ne oldu Leydim? Hatırladığım kadarıyla hala hayatta."
Dilara bakışlarını kaçırdı. Adam doğru noktaya parmak basmıştı. Ve yaptığı sivri uçlu şaka onun bir yerlerine batarak baya rahatsız etmişti. Siktir! Sürtük gibi başka adamlardan yardım istiyordu tabii ki de adam laf sokardı!
Josef'in ona bu konuda yardım edeceğinden pek emin olamadığından bahsetmek istemiyordu.
Artı nişanlısı olan adamın daha yüzüne doğru dürüst bakabilir miydi onu bile bilemiyorken gidip ondan yüzsüzce yardım isteyemezdi! Muhtemelen hayır cevabını alırdı. Birde bu yetmezmiş gibi çok sevgili nişanlısı onu asla bırakmayacağını neredeyse tehdit ederek söylemişti! (Gerçi bu durum birazcık hoşuna gitmiş olsada şu an önemli olam bu konu değildi) Şimdi önemli olan şey nişanlısından tekrar yardım isterse muhtemelen bunun nedenini Josef buradan kaçmak için istiyor diye algılar ve tam aksine planına engel olmaya çalışabilirdi. Ona Philip'in kendisini yani Valeria Herold'u öldüreceğini söylemişti zaten. Kaderini değiştirmek için çabaladığını söylerse dahi muhtemelen Josef 'ben seni dükten korurum' diye ona nutuk çeker ve hiç bir şey yapmasına izin vermezdi. Öyle bir potansiyele sahipti sevgili sarışın nişanlısı!
Gerçi kötü fikirde değildi. Josef onu Philip'ten gerçekten koruyabilirdi. Ama yinede Benedict'i yok sayamazdı. Önce ağabeyini bu saçma simülasyonun içinden hiç yara almadan kurtarmalıydı genç kadın. Leydi Cassandra'nın etrafında sadece tek bir erkek cinsiyeti bulunmalıydı ve o erkekte Philip piçinden başkası olamazdı. Daha sonra rahat bir nefes alabilirdi.
"Nişanlımın şu anda çok daha önemli işleri var Sör Albert," dedi Dilara yalan söyleyerek "Kişisel sıkıntılarımla onu yormak istemem."
Albert gülümsemişti. "Nişanlınız kişisel sıkıntılarınızın böyle şeyler olduğunu bilseydi eminim yorulmaktan çok daha başka tepkiler verirdi."
Dilara "Muhtemelen beni kucağına yatırır ve popomu zevkle şaplak atardı" diye ağzının içinden homurdandı. Nedenini bilmiyordu ama nişanlısında böyle bir potansiyel olduğunu düşünüyordu.
"Efendim?"
"Hiç bir şey!" Dilara yapmacık bir tavırla tekrar gülümseyerek "Şimdi benim soruma cevap verir misiniz Sör Albert. Bana yardım edecek misiniz?" diye tekrar sordu tatlılıkla.
"Leydim... Bu istediğiniz şey... Çok riskli! Tehlikeli olduğundan bahsetmiyorum bile!" Albert uzun parmaklı eliyle sanki şakaklarına masaj yaparmış gibi bir hareket etti ve sonunda dayanamayarak konuştu; "Tanrı aşkına leydim! Nasıl bir avcı kılığına girerek gece barına gitmeyi düşünebilirsiniz! Siz gerçekten aklınızı kaçırmış olmalısınız!"
Dilara iç çekti. "Biliyorum. Yaptığım şeyin tehlikeli olduğunu ve sizin açınızdan çok saçma olduğunuda biliyorum ama bunu yapmam gerekiyor. Bir nedenim olmasa bu riski göze almam elbette!"
"Yine de... Leydim bu çok saçma!" Albert sesli bir nefes alıp vererek "Haddimi aşıyorum belki kusuruma bakmayın ama eğer bana ne yapmak istediğinizi söylerseniz sizin yerinize bizzat ben yaparım işinizi," dedi. "Ve bu sırrı mezara kadar götürüceğime onurum üzerine yemin ederim!"
"Çok iyisiniz Sör Albert," Dilara dizlerinin üzerindeki ellerine baktı. Avuç içlerine aldığı siyah ipek kumaşı sıkıyordu. "Ama yapamam... Size güvenmediğimden değil... Zaten güvenmeseydim sizden böyle bir şey istemezdim. Sadece... Bunu benim yapmam gerekiyor. Hayatım buna bağlı ve işi riske atamam. Eğer siz yardım etmek istemezsiniz sizi anlarım. Ben başka bir yolunu bulurum elbette."
Albert genç kadının kararlılıkla parlayan gözlerine bakınca teslim olurcasına nefes alıp verdi. Bu çılgın kadın geri adım atmayacaktı. Orası kesin. Bir başkasından yardım isterse... Bunu düşünmek dahi istemiyordu! Kim bilir başına ne işler alırdı bu deli kadın.
"Tanrım sen beni affet," diye mırıldandıktan sonra "Tam olarak nereye gitmek istiyorsunuz?" diye sordu Albert.
Dilara'nın gözleri umutla parıldamıştı. "Benedict geceleri nereye gider? Siz biliyorsunuzdur umarım..."
Albert iyice kaşlarını çatmıştı. Leydinin bu soruyu sorması işkillenmesine neden olmuştu. "Lordun geceleri ziyaret ettiği tek yer 'Düşmüş Melekler' kumarhanesi ama... Siz niye ağabeyinizin gittiği yeri merak ediyorsunuz?"
"Çünkü benim oraya gitmem lazım!"
Albert sabır dilercesine gözlerini kapadı. "Onca yer varken;" sesini zorlukla sakin tutmaya çalışarak "Onca yer varken (!) bütün aristokratların toplandığı bok çukuru olan (!) artı abinizin sürekli ziyaret ettiği 'Düşmüş Meleklere mi' gitmek istiyorsunuz!" diye sonunda biraz yüksek sesle devam etmişti. "Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz Leydim!"
Dilara sahte bir gülümseme takınarak şirin görünmeye çalıştı. Adam çok öfkelenmişti orası kesin. Neredeyse cam mavisi gözleri renk değiştirmiş, kırmızı rengi almıştı. Kızgın bir boğa gibi burun deliklerinden duman çıkıyordu.
"Devonshire markisinin beni gördüğü yerde gebertmesini mi istiyorsunuz Leydim? Böyle mi ölmemi diliyorsunuz?"
"Abartmayın Sör Albert... Abim öyle şey yapmaz! Hem benim orada olduğumu ruhu bile duymayacak!" diye bir elini gerilerek havada sallamıştı genç kadın.
"O öldürmezse bile nişanlınız General marki derimi yüzer!" diye homurdandı bu kez Albert.
"Nişanlım son derece barışçıl bir insan. Beni üzecek bir şey asla yapmaz!"
"Ha birde Hasting dükü vardı!" diye neredeyse biraz alayla gülmüştü Albert sonrada. Liste bitmek bilmiyordu. "Muhtemelen o da arkadaşlığımızın bittiğini ve artık ezeli düşmanı olduğumu tüm Emerland krallığına ilan eder." Potansiyel katillerin listesi oldukça ürkütücüydü. Hepsi başını gövdesinden ayırabilecek insanlardı.
"İyi yapmış olur!" diye homurdandı genç kadın. Albert ona ciddi misin bakışını atınca dayanamayıp "Onun gibi kaba görgüsüz bir adamın sizin gibi iyi ve kibar bir adamla arkadaş olmaması gerekiyor!" diye açıklamada bulundu.
Albert elinde olmadan kuru bir sesle gülümseme belirmişti dudaklarında. Arkadaşının biraz kaba olduğunu biliyordu elbette ancak görgüsüz denemezdi. Kadınlara karşı görgülüydü. Kısmen...
Sanırım leydi ile aralarında bir anlaşmazlık olmuştu. Nasıl oldu hiç bir fikri yoktu ama Leydi Valeria ile Hasting Dükünün arasındaki kedi fare oyununda oyuncular yer değiştirmişti. Artık kovalayan Leydi değil tam tersi kovalanan taraf olmuştu. Dostu kaçırdığı hazinenin değerini çok geç farketmişti.
Philip, Pandora kutusu gibi bir insandı. Geçenlerde onunla buluşmuştu Albert. Ve arkadaşı tüm gece boyunca tek kelime dahi etmeden yanında sızıp kalana kadar içmişti. Aşırı sarhoş olduğunda leydinin adını sürekli tekrarladığını fark etmişti şövalye.
Oldukça acınası ve ironik bir durumdu. Vaktinde değerini bilmediğin kadının peşinden şimdi köpek gibi koşmak bu olsa gerekti. Hasting bunu baya güzel yapıyordu.
"Abinizin olduğu bir yerde yakalanma riski çok daha yüksek leydim, bunun farkındasınızdır umarım," diye konuyu es geçerek devam etti Albert. Şu an Leydi ile Hasting Dükü hakkında konuşamazdı. Tam terdi bu konu hakkında hiç konuşmamayı tercih ediyordu. En yakın arkadaşım dediği adamın... Eski nişanlısına bir şeyler hisseden birisiydi sonuçta. Ve bu oldukça onuruna dokunuyordu.
"Farkındayım. Bu yüzden kılık değiştireceğim zaten. Avcı kılığına girersem ve yanımda siz olursanız bu sorundan sıyrılırım. Hem yüzümü de maskeyle kapatırım. Yanımda bir şövalye var diye kimse bana ilişemezde."
"Her şeyi bu kadar basitleştirdiğinize inanamıyorum..!"
"Sizinde her şeyi bu kadar zorlaştırdığınıza inanamıyorum!" dedi genç kadın. "Bazen düşünmeyin. Çok düşünürseniz kaybedersiniz. Sadece karar verin ve yapın. Doğru olup olmadığını zaten işiniz bittiğinde anlarsınız. Düşünerek sadece vakit kaybedersiniz o kadar."
Albert yavaşça gülümsedi. "Sizin gibi deli cesarete sahip değilim ne yazık ki..."
"Korkaklar mağlubiyete mahkûmdur şövalye. Bunu sakın unutmayın. Bilakis korkmasına rağmen cesaret edip savaşmayı bilenler her zaman galiptir!"
Şövalye gülümsemişti. "Sizden efsane bir şövalye olurdu," dedi. Sonra hafif bir iç çekerek "Size yardım ettiğime inanamıyorum... Aklımı kaçırmış olmalıyım..." diye mırıldandıktan sonra ayağa kalktı. "Hazırlanın o zaman. Gece yarısı sizi almaya bizzat gelirim. Bu gece 'Düşmüş Meleklere' ziyarete gidiyoruz!"
***
Genç adam yine her zamanki gibi afyon içiyordu. Brendi ya da konyaktan daha çok tercih ediyordu. Bünyesi alkole karşı dirençliydi. Kolay kolay asla sarhoş olmazdı. Son yıllarının çoğu zamanını orduda, savaş meydanlarında geçirdiğinden soğuk kış gecelerinin ayazından korunmak için her zaman biraz alkol tüketmek zorunda kalmıştı. Soğuk; insanın en ölümcül sonlarına neden olabilen düşmanlarından biriydi.
"Yine mihraba daldınız?"
Dmitriy'nin hafif alay kokan sesiyle yorgun bakışlarını ona çevirdi. "Bir bardak daha," diye elindeki boş bardağını bar masasının üzerinde kaydırarak Dmitriy'e uzattı genç adam.
"Sizin önemli işleriniz yok mu Lordum!" Lordum kelimesini bilerek basarak söylemişti barmen adam. Elindeki şişeden bardağa içki koydu sonrada.
"Orduyu tek yöneten General ben değilim," dedi Josef bardağını alarak bir dikişte içti. Dmitriy ona dik dik bakmaya devam edince genç adam sinirlenerek "Bazen senin o lanetli ağzının içindeki dili koparıp evcil kurtlarıma vermek istiyorum!" dedi.
Dmitriy sadece bir kaşını kaldırdı cevap olarak.
"Senin Kahin ya da onun gibi geleceği görebilen bir tür cadı olduğunu düşünüyorum," dedi sonrada Josef yarım ağız gülümseyerek.
"Nedenmiş o?"
"Çünkü söylediğin her bok ya doğru ya da gelecekte gerçekleşecek kehanet gibi bir şey." Boş bardağını bir süre elinde oynadıktan sonra tekrar barmen dostuna uzatmıştı Josef. "Dün halka kapalı gizli kraliyet toplantısı oldu." Sesini iyice alçaltmıştı. Etrafta onların konuşmasını duyacak kimse yoktu elbette ama yinede bu konuşmanın duyulmasını riske alamazdı. "Toplantıyı ayarlayanda parlamentonun yüce konsey üyelerinin ta kendisi! Toplantının nedenini de tahmin etmişsindir Kahin Dmitriy."
"Bunu söylemekten zevk almıyorum ama..." Dmitriy elindeki beyaz mendille parlatmış olduğu kristal bardağı diğer kristal bardaklarının arasına yerleştirdi. ".. ben demiştim," dedi sonrada bilmiş bir ifadeyle.
Josef kuru bir kahkaha attı. "Lanet sikik adaylar listesinde bende varım!" diye neredeyse hırlayarak konuşmuştu.
Dmitriy geniş omuzlarını silkerek "Hiç şaşırmadım," dedi. "Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? O çok sevgili leydini taht uğruna bırakacağını pek düşünmüyorum ama beni şaşırtabilirsin. Bundan zevk alırım!"
Josef'in yeşil gözleri bir tık daha koyu bir ton almıştı. "O kadın benim!" dedi tıslayarak. "Değil krallık (!) dünya için değişmem!"
"Büyük konuşuyorsun!" Dmitriy alayla gülerek arkasına döndü. Arkadaşının aptal bir aşık olduğunu görmek gerçekten canını sıkmaya başlamıştı. Yüzüne sıkı bir yumruk atsa aklı başına gelir miydi acaba? "O zaman ikinci şanslı aday kim?" diye sordu bu kez. Tekrar arkasına döndüğünde elinde açılmamış yeni bir viski şişesi vardı. "Yani kıçı tahtın sahibi olacak yeni müstakbel kralımız! Kim olduğunu önceden bileyim de ona göre davranayım!"
Josef gözlerini kapatarak başını arkaya yasladı. Gözlerini yavaşça açtığında boş tavanla buluşmuştu gözleri. Tavandaki eskimiş tahtalara bakarken "Seçenekler öyle fazla değil," dedi kuru bir sesle.
"Umarım adayların içinde Hasting yoktur?" diye nedense biraz gerilerek sormuştu Dmitriy.
"Hayır o yok," dedi Josef tekrar arkadaşına bakarak. "Hasting dükünün kraliyet kanı taşıdığı doğru ama parlamento onun dük ünvanını bırakmasına izin vermez. Dükler kraldan sonra en büyük güce sahip aristokratlar. Kraliyetin kanatlarını temsil ediyor o herif. Yani kısacası Hasting kraliyete asla ihanet etmez onların gözünde."
"Onun desteğinden her zaman eminler yani," dedi Dmitriy. "Bu yüzden o adaylar arasında yok. Onun gibi başka bir güçlü aday bularak yanlarına çekmek istiyorlar... Çünkü dük zaten onların taraftarı..."
"On ikiden vurdun eski dostum," Josef arkasına dönerek dirseklerini bar masasına dayadı ve içeriyi izlemeye başladı. "Hasting onların müttefiklerinden biri zaten. Kraliyet kanı taşıdığından ve artı kralla arası iyi olduğundan ondan olası bir ihanet beklemiyorlar. Bu yüzden aralarına daha güçlü yeni bir taraftar eklemek istiyorlar. Bir taşta iki kuş avlamak için güzel bir hareket."
"Vay be!" Dmitriy başını iki yana sallamıştı. "Parlamentonun üyeleri gerçekten ürkütücü! Bu hırsları bir gün tüm kraliyeti yok edecek!"
"Ben varken asla!" diye yavaşça mırıldandı Josef.
Emerland krallığı o yaşadığı sürece asla yok olmayacaktı.
"Diğer adaylar kim peki?" diye sordu Dmitriy. Arkadaşı kaşlarını çatmış sessizce duruyordu. Onun böyle düşünceli bir şekilde sessizce durması hoşuna gitmiyordu.
Josef yavaşça sırıttı. İç yanaklarında dilini dolaştırdıktan sonra "Sadece üç aday var," dedi alayla gülerek.
Dmitriy "Şaka yapıyorsun!" dedi önce. Josef sessiz kalınca "Tanrım..! Bu... Saçmalık! Sadece üç aday mı var şimdi taht için?"
"Biraz daha yüksek sesle konuşta tüm aristokratlar haberdar olsun dostum," Josef kaşlarını çatmış bir halde hala giriş kapısını gözetliyordu. Dışa doğru sesli bir nefes vererek "Maalesef evet," dedi sonrada. "Parlamento bu işin çabucak olmasını istiyor. Toplantı zaten gizliydi ancak en fazla 2 hafta gizli kalır bu bilgiler. Daha sonra tüm krallık haberdar olur."
"O yüzden işi hemen bitirmeye çalışıyorlar... Adaylarda bu yüzden sınırlı. Çabucak seçim yapabilmek için..."
"Tam üstüne bastın."
"Peki adaylar kimler?"
"Bunlar gizli bilgi dostum."
"Meraktan ölmemi mi istiyorsun Henry?" dedi Dmitriy genç adama yaklaşarak. "Kahrolası adayları söyle hemen!"
Josef küçük bir kahkaha atarak "Raymond Harrison ilk aday," dedi. Arkadaşının vereceği tepkiyi görebilmek için ona taraf baktı.
Dmitriy ağır bir küfür savurmuştu o an. "Bana şaka yaptığını söyle!" dedi sonrada. Sesini zorlukla alçak tutmaya başarabilmişti. "O iğrenç herifin melek yüzlü bir şeytan olduğunu herkes biliyor!"
Josef sadece omuz silkmişti. "İkinci adayda Benedict Arthur Herold."
"Lanet olası konseyin aklından ne geçiyor? Devonshire markisinin kraliyetle arası her zaman gergin olmuştu. Şimdi ne diye onu tahta geçirmeyi teklif olarak sunuyorlar?"
"Entrikalar için fazla yaşlısın dostum," diyerek gülümsemişti Josef. "Prensesle evlenerek tahta kim geçerse geçsin gerçek güce sahip olmayacak. İktidar sahibi olamayacak çünkü. Belki bir soylu olabilir lakin kraliyet kanını taşımıyor. Bu da yeni kralın en büyük zayıf noktası olacak. Parlementoya; sadece prensesi gebe bırakarak ona bir erkek evlat verebilecek bir soytarı lazım o kadar. Bu soytarı da onlar izin verdiği sürece kralcılık oyununu oynayacak o kadar."
Dmitriy düşüncelere dalmıştı. Lordun dediklerini analiz etmeye çalışıyordu ancak yine de bir mantık bulamıyordu. "Prenses bir erkek evlat doğurursa o çocuk direk veliaht prens olacak ve tahtın gerçek varisi olacak. Çünkü kanında kraliyet kanı var. Orasını anladım," dedi sıkıntıyla. "Ama yinede bunun için Devonshire markisini aday olarak göstermek... Çılgınca değil mi? Adam birkaç seneye muhtemelen Wyndham dükü olacak... Ülkenin ileri gelenlerinden... Kuzey bölgeninde sahibi onlar. Tahta geçirmek onlar için tehlike arz etmiyor mu?"
Josef derin bir nefes aldı ve tazelenmiş olan içkisinden yudumladı. "Dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın," dedi önce. "Sence parlamento elinde bazı kozlar olmasa Benedict'i aday olarak gösterir mi?" Arkadaşına o müthiş gülümsemelerinden birini sunarak devam etti; "Asla! Dediğin gibi marki muhtemelen birkaç seneye babasının ünvanına sahiplik edecek. Hasting düküyle eş değer ülkenin diğer en güçlü adamı. Kraliyet bu yüzden onu yakınında tutmaya çalışıyor. Krallıktaki en nüfuslu aristokratlardan biri Wyndham dükü. Eğer onu tahta kuklaları olarak geçirebilirseler..."
"Artık karşılarında durabilecek kimse olmayacak çünkü iki en güçlü dükte yanlarında olacak," diye cümlesini tamamladı Dmitriy. "Ama yine anlamıyorum... Lordu nasıl tahta geçmeye ikna edebilirler ki?"
"Orasını tam olarak bende çözebilmiş değilim," dedi Josef dürüstçe. "... şimdilik. Yakında çözerim. Ama fikrimi sorarsan ailesiyle tehdit edebilirler. Benedict'in son derece ailesine bağlı olduğunu iyi biliyorum. Tahta geçmesi karşılığında muhtemelen ailesine asla dokunmayacaklarını ve sonsuza kadar refah içinde yaşayabileceklerini vaadedecekler."
"Adam Tanrı Plutus kadar zengin! Daha nasıl bir refahlıktan bahsediyorlar?"
Josef tekrar gülümsemişti. "Sence tahta yeni kral geçse o kralın Benedict'i rahat bırakacağını mı sanıyorsun?"
Dmitriy kaşlarını çatmıştı. "Bu yönden düşünmemiştim... Lanet parlamento Lordu her taraftan kapana kıstırmış o zaman. Eğer onların istediğini yapıp tahta geçmezse, yeni kralı kullanarak onu daha da zor bir duruma sokacaklar."
"Kısaca durum özeti bu," dedi Josef. O sırada kumarhaneyi bazı kişiler girmişti. Gözlerini kısarak gelenlere radarına aldı. "Eğer istedikleri gibi Devonshire markisini tahta geçirebilirseler dükalık ünvanınıda elinden almış olacaklar ve bütün servet kraliyete geçecek. Artı Benedict ne kadar nüfuslu bir aristokrat bile olsa mavi kanı taşımadığından tek görevi prensesi gebe bırakmak olacak. Parlamento da bu sayede krallığı yönetebilecek. Sadece halkın önünde kral tacı takacak bir kuklaya mecbur olduklarından Benedict'i sarayda tahtın üzerinde bulunduracaklar o kadar."
"Dostum... Sen böyle anlatınca... Kraliyet cehennemin ta kendisi! Kral tahtına sahip bile olsan bir şey yapamamak... Bir kukla olmak... Bu iğrenç bir durum!" Dmitriy kendine bir içki koyarak bir dikişte içti. "Son adayda sen oluyorsun o zaman?"
"Maalesef evet." Kumarhaneye gelenlerin arasında beklediği kişi olmadığından tekrar arkasına dönerek boş bardağını uzattı Josef. "Eğer konseyin planları istedikleri gibi ilerlemezse sunacakları diğer iki adaydan biri benim."
"Harrison'un kral olmasına izin vermezsin değil mi?"
"Sana söyledim. Kral olsa bile bir kukladan farksız olacak. Parlamento, konsey üyeleri izin vermediği sürece adım dahi atamaz," homurdanarak konuşmuştu Josef. Tekrar giriş kapısına baktı. Gelen giden yoktu.
"Bu yinede içime su serpmedi. O piç herifin ablası Phoenix krallığının kraliçesi!"
Josef sıkıntıyla nefes alıp verdi. "Canımı sıkan kısımda bu zaten," dedi. "Harrison'un kız kardeşi kraliçe. Arkasında kraliyet gücü var. Parlamento onu biraz riskli aday olarak görüyor. İktidarı ele geçirmek isteyebilir. Raymond'un ne kadar hırslı biri olduğunu gözleri kör değilse hepsi görmüş olmalı."
"O zaman canını sıkan kısım ne?" Dmitriy arkadaşının vereceği cevaptan hiç hoşlanmayacağını hissetsede sormuştu.
"Bu yüzden ondan daha uygun aday olan ben; devreye giriyorum. Ve ben kral olmakla katiyen ilgilenmiyorum!" Önüne konan yeni dolu bardağına baktı Josef. Kristal bardağın ağzında işaret parmağını gezdirerek "Yani kısacası sevgili dostum Devonshire markisi ve Redcliff markisi olarak biz daha uygun adaylarız, ne müthiş değil mi?" dedi ifadesiz bir tonda.
"Bu kraliyet işleri bana göre değil," dedi sonunda Dmitriy. "Her şey küçükken ninemin ördüğü o karman çorman çorapların ipleri gibi. Birbirine girmiş durumda!"
Arada sessizlik oluşmuştu. Dmitriy bara yaklaşan aristokratların boş bardaklarını doldurabilmek için markiden uzaklaştı.
Redcliff markisi düşünceli bir şekilde bardağındaki içkisine bakıyordu o sırada. Sarı saçları alına düşmüş, kasvetli bakışlarını saklıyordu. İçeriye yeni müşteriler daha girince genç adam tekrar arkasına dönerek kapıya baktı. Giren iki tane şövalyeydi o kadar.
Josef tıslayarak kaşlarını çattı ve tekrar önüne döndü.
Dmitriy arkadaşını izliyordu o sırada. Meraklanarak "Sen niye sürekli girişi gözetliyorsun?" diye sordu. "Az önce konuşurkende sürekli kapıdan gelen gidene baktın."
Josef sıkıntıyla gözlerini kapattı ve "Birini bekliyorum," dedi.
"Kimmiş bu çok önemli arkadaşın? Böyle her dakika kapıya baktığına göre önemli birisi olmalı."
Josef onaylayarak "Hemde çok önemli," dedi yavaşça. Tekrar kapı girişine taraf döndü. Saat gece yarısını geçiyordu.
"Eee?" dedi Dmitriy ısrarla. "Kimi bekliyorsun Henry?"
Josefp sesli bir nefes alıp verdi. "Bazen inatçılığın canımı sıkıyor."
"Aynı şeyi sizin içinde düşünüyorum. Kimi bekliyorsunuz Lordum?"
"Lanet olası nişanlımı desem inanır mısın ki?" dedi Josef sıkıntıyla.
Dmitriy önce yanlış duyduğunu düşündü. Birkaç saniye Lorda baktı. Josef hala kapı girişine bakıyordu sessizce. "Sanırım fazla sarhoş oldun," dedi önce. "Burası evin değil dostum. Burası lanet olası bir kumarhane. Ve benim bildiğim leydiler kumarhaneye ayak basmaz."
Josef iç geçirmişti. Keşke Leydi Valeria onun bildiği leydilerden olsaydı. Gerçi onun bildiği leydilerden olsaydı o burada olmazdı. Zaten onun bildiği leydilerden olmadığı için o kadına abayı yakmış değil miydi genç adam... Kafasının içinde yaptığı denklem bile beyninin iflas etmesine neden olmuştu. Kendi kendine oflayarak güldü. Aklını kaçırıyordu gerçekten.
"Aslında işin komik yanı ne biliyor musun Dmitriy?"
Kapıdan iki tane kişi girmişti o sırada. Gözlerini kısarak gelenleri inceledi Marki. Biri kızıl saçlı şövalye Sör Albert'in ta kendisiydi. Diğeriyse siyah deri kapüşonun altında saklanmış avcı kılığında birisiydi.
İşte gecenin beklenen misafiri! Bu yürüyüşü nerede görse tanırdı.
Dudakları yavaşça yukarıya doğru kıvrıldı Josef'in ama gözlerindeki bakış hiç gülen adama ait değildi. Çenesini yavaşça oynattı. Yanak kasları hareket ediyordu. Kendi kendine güldü ve son cümlesini kurdu;
"Sevdigim kadının melek gibi bir kalbe sahip olduğunu biliyorum da... her defasında şeytani bir akla sahip olduğunu unutuyorum."