♣♣♣
Dilara elindeki bitmiş olan şişeyi kenara bıraktı. Bir başka şişe aldı ancak boş olduğunu fark ettiğinde sinirle yerine bıraktı. Bir başka şişeyi daha eline almıştı ama maalesef o şişenin de boş olduğunu boş şişeyi dudaklarına götürdüğünde anlayabilmişti. Sinirle elindeki cam şişeyi var gücüyle duvara doğru fırlattı. Şişenin parçalandığı an çıkardığı uğursuz ses boş evin koridorlarında yankılanmıştı. Kulaklarını kapattı. Belki bu hareketi kulaklarının çınlamasını önlerdi ama nafile. Ne sesleri engelleyebiliyordu ne içindeki sessiz çığlıkları susturabiliyordu. Ağlamak yüzünden boğuk çıkan sesiyle kendi kendine "Bu kadar kör olduğum için kendimden nefret ediyorum," diye mırıldandı.
Hıçkırıklara boğulmamak için kendine zor engel oluyordu. Bitti sandığı gözyaşları tekrardan firar ediyordu gözlerinden. Dizlerini kendine doğru çekti. Başını dizlerine yaslayarak, kollarını bacaklarına sardı. Üstü başı perişan haldeydi. Yanında üç tane boş şişe vardı. Aldığı alkol acısını dindirmek yerine daha da çoğalmasını yardım etmişti sanki. Tam anlamıyla perişan olmuş durumdaydı.
Kalp yarası neden bu kadar acıtıyordu insanı? Kalbi sıkışıyor, nefes alması zorlaşıyor, görüşü bulanıklaşıyordu. Ne kadar derin nefesler alırsa alsın ciğerlerine oksijen yetmiyordu adeta. Boğuluyordu. Sanki bir el onun gırtlağını var gücüyle sıkıyormuş gibi boğazı acıyordu.
Alay konusu olduğu için, o işittiği sözler için kalbi çok acıyordu. Neden ondan bu kadar nefret ediyordular? O öyle biri değildi... o kötü birisi değildi. O masum rolünü oynamıyordu. Hiç oynamamıştı. O hep göründüğü gibi birisi olmuştu. Ya da olduğu kişi oldu... artık ne fark eder ki bu gerçek. İnsanların ona karşı olan düşüncelerini öğrenmişti bu gün. Onun maske takan bir iyilik meleği olduğunu düşünüyordular! Vay be! Demek ki o hep arzuladığı o peri masallarındaki prenses değil, çevresindeki insanlara zarar veren kötü kraliçeymiş!
"Meğer kötü kadınmışım da haberim yokmuş..." diye kendi kendime alayla güldü. "Ağlanacak halime bir de gülüyorum ya... Belki de gerçekten de kötü biriyimdir..."
O hep Aysun'a hayran olmuştu. O çok güzeldi, kadınsıydı, pervasızdı. Toplumun onun hakkında ne düşünecekleri konusunda asla endişelenmişti. Çevresindeki bütün erkekler ona hayrandı. Her zaman onunla flört etmeye çalışıyor, adeta onunla biraz yakınlaşabilmek için pervane olurdular. Oysa kimseyi umursamaz, asla birinin canını yakmasına izin vermedi. Hah! Tam tersi o canını okurdu. Tıpkı bu gün onun canını okuduğu gibi...
Oysa o...
O sadece Dilara'ydı işte.
Fazla çekiciliği olmayan, lise öğrencisi gibi görünen, 1.54 boyu, küçük göğüsleri olan çilli kızıl saçlı bir kadın!
Demek Ferit Efendi onu hiçbir zaman sevmemişti. Pislik adi herif! O iğrenç herifin de aynı duyguları yaşamasını istiyordu. Tıpkı onun gibi bu hayalkırıklığı isimli boktan çukurun dibini boylaması gibi onunda aynı duyguyu yaşamasını istiyordu. Hayatın özellikle ona karşı bu kadar adaletsiz olmasını artık kaldıramıyordu. Bir de onu bencillikle suçlamıştı o lanet kadın! O muydu bencil? Daha on beş yaşında ailesini aniden kaybeden, hem öksüz hem yetim kalan bir insan olarak; hayat ile tek başına mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu acı bir şekilde çok erken öğrenen bir kadındı o. Bu zorlukları yaşayan bir insan, hayatın ona bencil olmak için pek fazla neden sunmadığını gayet iyi biliyordu. O hep azla yetinmeyi bilen, sabırlı, erdemli bir insan olmaya çalışmıştı. Ama yine kabak onun elinde patlamıştı. Sanki dünyanın en kötü, çirkef kadınmış gibi bir muameleye maruz kalmıştı. İşittiği kelimelerin ağırlığı ruhunun daralmasına neden oluyordu.
Oturduğu yerden zorla kalktı. Anneannesinden miras kalan çiftlik evine gelmişti. Yalnız kalmak, kafa dinlemek istiyordu. Olayları sindiremiyordu. O gördüğü iğrenç manzara, işittiği iğrenç cümleler hala midesini bulandırıyordu.
Kafasındaki bu bulanık düşüncelerden kurtulabilmek amacıyla yukarı kata çıktı. Merdivenlerin bittiği yerdeki ilk kapıdan içeriye girdi otomatikman. Ah... bu oda küçükken en sevdiği kütüphane odasıydı. Raflardaki eski kitapların tozlarla kaplanmış olduğu bu küçük kütüphane odası onun birçok çocukluk anısına sahiplik ediyordu. Bu odayı ne kadar da çok severdi... şimdi yavaş yavaş daha iyi hatırlamaya başlamıştı. Çocukluğunu bu odanın eski koltuklarının üzerinde, bütün gününü heyecanla kitap okuyarak geçirmişti. Ne güzel günlerdi ama! Şimdi o günler eser yoktu.
Ailesi hayattayken ne kadar çok mutlu olduğunu hatırladı. Kalbinde oluşan keder düğüm düğüm olmuş, boğazında birikmişti. Burnunu çekti ister istemez. Kitaplara olan aşkı daha çocukluk dönemlerinde başlamıştı. Annesi ona çocukken masal okuduğunda çok sevinirdi. Masal uykusunu getirmesi gerekirken o daha da heyecanlanır, tüm uykusu kaçardı.
Odaya girdiğinde yoğun küf kokusu sarmıştı etrafını. Tabi birde o eski kitapların paha biçilmez kendine has kokusu. Çok severdi o eski sayfaların kokusunu. Derin bir nefes çekti içine. Belki çoğu insan sevmezdi eski kitapların tozlu kokusunu ama o sanki bağımlıydı bu kokulara. Raflardaki kitaplara bakındı üzgün bir gülümsemeyle. Büyük pencereden içeriye ayın ışıkları sızıyordu, bu sayede etrafta loş bir aydınlık vardı. Dolunay epey aydınlatıyordu etrafı bu gece.
Yüzünde hüzünlü, buruk bir gülümseme oluştu. Bir eli kitapları yokluyordu yavaşça.
Bu kitaplardan öğrenmişti; Aşk neydi bu kitaplar öğretmişti ona... Bu tozlu sayfalar anlatmıştı ona o eşsiz duyguyu.
Bu karanlık sayfalar öğretmişti ona Aşk'ın eşsizliğini.
Her zaman o aşkı hayal etmişti. Hayatındaki en büyük arzusuydu büyük bir Aşk yaşamak.
Ancak sonuç:
Gerçek Aşk sadece kitaplarda, masallarda var oluyordu. Gerçek aşk sadece o eski, küflü, sayfalarda yaşıyordu. Bu hayatta aşk diye bir şey yoktu. Onlar sadece bir masaldan ibaretti. Hepsi uydurmaydı. Yalandı.
Kaideleri bozan, bütün istisnaları yakıp geçen ve gerçek aşkı yaşayan, o duyguyu tadan insanlar da dilden dile dolaşarak bir destan, bir efsane haline dönüşmüştü.
Acı dolu gülümsemesiyle tekrardan ağlamamak için dudağını ısırdı. O kendi aşk hikâyesinde 3.kişi olmuştu. Belki de bunca zamandır kendi hikâyesinde kendini başrol sanırken aslında her zaman 3.kişiydi. Belki de Aysun gerçekten doğruları söylüyordu.
O her zaman iyilik yaparsa iyilik bulacağına inandığı için iyi biri olmuştu. Belki de bütün bu iyi insan rolleri gerçekte sahte olduğu için evren ona böyle bir ceza vermişti.
Odanın içerisinde dolaşmaya devam etti kafasındaki düşüncelerden kurtulabilmek için. Aldığı alkol nedeniyle bedeni uyuşmuş, doğru dürüst düşünemiyordu bile. Aniden kitap raflarının üzerinde, en yukarı da bir kutunun olduğunu fark etti. Nedense kutu çok tanıdık gelmişti.
Bu çiftlik evine çocukken, anneannesini kaybetmeden önce çok uğrardı. Anneannesini on iki - on üç yaşlarında kaybetmişti. O dönemleri çok iyi hatırlıyordu. Annesi ve anneannesi pek iyi anlaşamazdı. Hiç bir zaman anlam veremediği bir gerginlik olmuştu iki kadının arasında. Sanki ikisi de bir sebepten ötürü bir birine kızgın, sürekli birbirlerini suçlayacak bir mazeret arıyordular.
Annesi kendi annesiyle ne kadar iyi anlaşamasa da onun yoğun ısrarı nedeniyle tatil de anneannesinin yanına buraya göndermeyi kabul ediyordu. Dedesini hiç bir zaman tanımamıştı mesela. Bu ailesinde büyük bir sırdı. Ne anneannesi kocası hakkında ne de annesi kendi babası hakkında tek bir kelime etmişti.
Bir ara annesinin öz babasını tanıdığından bile şüphe etmişti Dilara. Ancak daha sonra yaşı ilerlemeye başlayınca bazı şeyleri anlamaya, yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştı.
Muhtemelen dedesi annesini istememişti. Belki de birlikte olduğu kadının hamile kalmış olmasına bile karşıydı. Anneannesi de bu yüzden onu terk etmişti. Sevdiği adamın karşı çıkmasına rağmen çocuğunu doğurmaya karar vermişti belki. Bu sebepten ötürü hiç bir zaman dedesinin adını anmamıştı. Onları istemeyen bir adamı anarak onun varlığını yüceltmemiş, hatırlarda yaşatmamıştı. Bu yüzden o da susmuştu. Annesinin "baba" konusunda içten içe ne kadar hassas olduğunu hissettiğinden hiç bir zaman bu konu hakkında konuşmamıştı. Zavallı annesi, kendi annesini kaybettikten sonra daha da içine kapanık olmuştu.
Annesi iyi bir kadındı. Çocukken ona karşı hep sevgi dolu olmuştu ama doğrusunu kabul etmek gerekirse Dilara hep annesinin biraz gizemli olduğunu düşünmüştü. Bazen hiç yok yerden ortadan kayboluyordu. Tuhaf tuhaf takıntıları vardı. Normal olmayacak şekilde ata çok iyi biniyordu. Sanki gençlik yılları savaş meydanında at koşturarak geçmiş gibi eyerin üzerinde neredeyse cambazlar gibi takla atacaktı. O da annesi sayesinde at binmeyi öğrenmişti. Tuhaf annesi çoğu zaman eğlenceliydi. Mesela çok iyi yay kullanırdı. Bazen ormana gidip tavşan falan avlardı. Garip bir şaka anlayışı vardı. En tuhaf bulduğu şeyse kendi kızına bir şeyler yazmasını yasaklamasıydı.
Dilara bunun nedenini hiç bir zaman öğrenememişti. Bir hikaye, masal gibi şeyler yazmasını sevmiyordu annesi, aslında katiyen karşıydı. Sıradan bir iş için makale ya da okul için sınav falan çalışmasına izin vardı ama kendince bir hikaye yazmak yasaktı. Garip bir durumdu. Olur da bir şeyler yazarsa defteri alır yırtardı annesi. Resim çizmesini ya da bir başka aktivitelerle meşgullanmasını isterdi. Ve genellikle bunu söylerken neredeyse cinnet geçirirdi. Annesinin bu yanı onu her zaman biraz ürkütmüştü. Anneannesi de, annesi de hep bir şeyler yazmasına karşıydı. O da inatla gizli gizli yazardı, ürkmesine rağmen! Bazen bu kadar dik kafalı olduğu için bir gün başının belaya gireceğini biliyordu. Ama yine de gün gelene kadar bu huyundan vazgeçmezdi.
Birden bire çocukluğuna dair bu tuhaf anıları hatırlayınca buruk bir tebessüm belirmişti dudaklarında. Yanlış hatırlamıyorsa sırf annesine inat kitap bile yazacağını söylemişti Dilara... Doğru dürüst hatırlayamıyordu. O dönemler anne babasına ani bir trafik kazasında ikisini birlikte kaybedince... Dünyası başına yıkılmış bir süre kendine dahi gelememişti.
"Şimdi hatırladım... bir kutuya günlüklerimi koymuştum..."
Sonunda buna benzer bir kutuya çocukken defterlerini koyduğunu hatırlayan Dilara bir taburenin üzerine çıkıp kutuyu eline aldı. Ancak hâlâ yarım sarhoş olduğundan dengesini kaybederek raflara çarpmış sonra da poposunun üzerine yere düşmüştü. Elindeki küçük tozlu kutu da tam önüne düşmüştü.
"Siktir! Gece gece bir kalça kemiğimi kırmadığım kaldı zaten!" Küfür homurdanarak kutuya eline alan Dilara bir yandan hâlâ küfür geveliyordu. Kutu epey eskimişti. İçindekini merak ettiğinden hemen yerinden kalkarak pencerenin önündeki büyük meşe ağacından olan masanın üzerine koydu kutuyu. Hâlâ başı dönüyor, pek yerinde duramıyordu.
Kutuyu dikkatlice açtığında anında yüzünde buruk bir tebessüm oluşmuştu. Bu onun on sene önce kendi elleriyle yazmış olduğu ilk ve son kitabıydı! Neredeyse unutmuştu! Ailesini kaybettikten bir süre sonra bütün eski eşyalarını toplayarak buraya getirmişti. Onlar arasında kitabı da vardı. Daha sonra amcasının yanına yerleşmiş ve bunları tamamen unutmuştu.
Soluk yeşil renkte kapağı olan eski kitabını dikkatle eline alırken "Aşk ve Delilik" diye mırıldandı Dilara.
Bu kitabına verdiği isimdi. Kuru bir kahkaha attı. Bu kitabın bu zamana kadar kaybolmamış olmasına çok şaşırmıştı. On beş yaşındayken yazmıştı bu kitabı! Annesi bir şeyler yazmasını yasakladığı için ona inat yazar olacağını söylerdi. Hem de fantastik aşk türden kitap yazacağını söyler dururdu. Ah o zamanlar gerçekten deli dolu bir kızdı. Ailesini kaybetmeden önce tam anlamıyla çılgının tekiydi. İşte o zamanlar gerçekten hayatını şımarık bi' zengin bebesi gibi yaşardı. Ancak aniden anne babasını kaybetmek onu tam anlamıyla hayatta yarım bırakmıştı. Tıpkı bu kitabı gibi... Kitabını bitirmiş miydi hatırlamıyordu doğrusu. Muhtemelen yarım kalmıştı. Aklında hep kitap yazdığını söylediğinde annesinin vereceği tepki canlanırdı. O duyguyu bile yaşayamadan annesi onu terk etmişti.
Sahi konusu neydi kitabının?
Biraz düşündü. Hah! Şimdi hatırlamıştı!
Bir zamanlar çok yakışıklı ancak bir o kadar da acımasız, zalim, kalbi buz tutmuş kibirli bir dük varmış! Ve bir gün bu duygusuz dük fakir bir aristokratın kızana âşık olurmuş!
Dilara istemese de tekrar bir kahkaha attı. Daha ergen bir kızken heyecanlana yazdığı kitabın konusu bu muydu gerçekten? Aklını kaçırmış olmalıydı! Birde ünlü yazar olacağını söylerdi! Bu kitabını w*****d'de yayınlasa alacağı kötü yorumlardan kafası zorla klozete sokulmuş gibi travma yaşardı! Cidden bu muydu kendi elleriyle yazmış olduğu aşk hikâyesi! Bu saçma konu mu? Sanırım ergenken fazlasıyla aptaldı.
Öyle bir insan... O kadar zengin, kibirli bir adam âşık mı oluyormuş? İmkânsız!
Bu imkânsız hikâyeyi kendisi yazmış olduğuna inanamıyordu. Ne kadar ahmakça davranmıştı. Bu kitabı yakmalıydı kesinlikle. Birilerinin çocukken yazmış olduğu saçmalığı okumasını istemezdi. Resmen alay konusu olur, çok utanırdı. Aslında bu gün yüzyılın en iyi alay konusu olmuştu... Bundan beteri olamazdı herhalde.
"Çocukken bile alay konusuymuşum... saçma sapan şeyleri hayal ederek yazan aptal küçük bir kız..."
Elindeki eski deri kapaklı kitabının ilk sayfasını açtı nedensizce. Çok iyi hatırlıyordu, bu satırları yazarken ne çok heyecanlanmıştı. Annesinden gizli bir şey yapmak o şeye daha da heyecan katıyordu. Sanki hikâyeyi gerçekten yaşıyormuş gibi duygu silsilesine boğularak kaleme almıştı kitabını. Karakterleri aslında gerçek insanlarmış gibi, hepsinin bir başka evrende yaşadığını düşünerek yazmıştı. İşte bunu çok iyi hatırlıyordu. Kitabını bitirdiğinde annesine bizzat o okumak istemişti. Bu yüzden kalın, kitaba benzeyen deri kapaklı bir defter almıştı. El yazması kitabı olacaktı aklınca. Daha sonra da yayınlatmayı hayal etmişti. Çocukluk işte diye gülümsedi.
Ne kadar da eskimişti kitabı! Sayfaların rengi soluk sarı rengine dönmüştü. Kutuyu açar açmaz keskin küf kokusu da baya belirgindi zaten. Ne de olsa on senedir bu kutunun içerisinde bekliyordu kitabı.
İlk sayfada ne yazmış olduğunu merak etti birden. Kendi elleriyle yazmıştı belki ama pek hatırlamıyordu hikâyeyi. Ne olmuştu sonunda..? Hiç hatırlamıyordu. Çocuk aklıyla aklına gelen her şeyi yazmıştı işte ondan emindi.
Sahi hikâyeyi final etmiş miydi? Ya da finale birkaç bölüm kala yarım mı bırakmıştı? Esas karakterlerin isimlerini dahi hatırlamıyordu. Eskiden tarihi aşk kurgulu kitapları okumayı çok sevdiğinden o da bu tür bir kitap yazmak istemişti. Tarihi dönem ile fanteziyi birleştirerek karanlık fantezi, aşk kategorisinden değişik bir kurgu yaratmıştı. Muhtemelen aklına gelen her şeyi yazmıştı. Çocukken "Game of Throne", "Harry Potter","Labirent", "Açlık oyunları", "Dragon Home" türünden bir sürü kitap okumuştu. Hepsini çok sevmişti ancak onun için her zaman bir şey eksik olmuştu. O da "AŞK" olmuştu maalesef.
O her zaman okuduğu kitapta tutku dolu bir aşk hikayesi istemişti. Böyle vıcık vıcık türden değil de, entrika dolu, kan dolu, vahşet dolu çekişmeli bir aşk hikayesi! Onun için kitaplara renk katan asıl bu tür hikayeler olmuştu. Bir iyi adam ve bir kötü adam aynı kadına aşık olur ve biri ölene kadar o kadın için savaş devam eder. Biraz klişeydi ama çok severdi bu tür hikayeleri. Hep kendisini hayal ederdi böyle durumlarda. Zaten okuduğu kitaplarda hep esas karakteri kendisi olarak canlandırırdı aklında. Erkek karakterler her zaman onunla konuşurdu hayalinde. Eh tabi bir de kitaplarda seks sahneleri o kadar şahane yazılmış olurdu ki ister istemez standartları yükseliyordu. Libido tavan yapardı. Ve her zaman kitaplarda kötü karakterlere âşık olurdu.
Sevdiği kadın için kendini feda eden adam değil, sevdiği kadın için tüm dünyayı yakıp kül eden adam; onun için daha ateşliydi.
Kuru bir kahkaha attı sonunda. Neler düşünüyordu böyle? Gerçekten aklını fikrini aşkla bozmuştu! Artık değişmesi gerekiyordu. Yoksa her zaman kıçına tekmeyi yiyen taraf olarak kalacaktı o kadar. Sanırım orospu olmak mutluluğu garanti ediyordu. Pekâlâ, o zaman artık o da bir pislik gibi davranacaktı. Sadece zevklerini düşünecek, gerekirse erkekleri kullanılmış bir mendil gibi kullanıp atacaktı. Daha fazla ne kaybedebilirdi ki? Sesli nefes alıp verdi. Olayları hatırladıkça daha fazla öfkeleniyordu.
Dikkatini dağıtmak amacıyla kitabını okumaya karar verdi. En azından çocukluğundaki eski güzel hatıralarını hatırlamak onu biraz olsun yatıştırıyordu.
İlk sayfada ki cümleyi sesli bir şekilde okudu:
"Ayrı dünyaların insanlarıyız belki...
Belki ben yeryüzünde kuru bir yaprağım; sen ise asla ulaşamayacağım gökyüzünde bir yıldız...
Belki ben yolunu kaybetmiş bir kulum; sen ise kendi kaderini belirleyen bir Tanrıça...
Ne yeryüzü gökyüzüne ulaşabilir,
Ne de kul Tanrıçaya dokunabilir.
Hiç karşılaşamayacağız belki,
Kader ağlarını örmeyecek bizi bir araya getirmek için...
Lakin şunu unutma gün ışığım;
Kim ne derse desin; Sen ve Ben bir bütünüz. Her nerede olursan ol, ben hep bir nefes uzağında olacağım...
Belki başka bir evrende ama yine de seninle..."
Ne kadar saçma bir aşk ilanıydı. Bunu gerçekten kendisi mi yazmış? Nedense yazdığı şeyden çok utandı. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o derler ya, bu gerçekten doğruydu işte. O dönemler bile aklını aşk meşkle bozmuş! Ne kadar aptaldı böyle! Belki bu saçmalığı birkaç gün önce okusaydı "Aa bunu ben mi yazmışım ne kadar da şirin yazmışım böyle!" diye düşünebilirdi. Ama şimdi maalesef yazdığı şey için sadece kusmak istiyordu.
Aniden kutunun içerisinde bir şeyin parladığını fark etti Dilara. Kaşları çatılmıştı. Kutunun içinde çok güzel, zarif bir yüzük vardı. Dikkatle yüzüğü eline aldı. "Anneannemin böyle bir yüzüğü olduğunu bilmiyordum," dedi kendi kendine, elindeki yakut yüzüğü incelerken. Bunu kutuya koyduğunu hatırlamıyordu. Baya pahalı bir şeye benziyordu. Taşı gerçek miydi acaba? Kenarlarındaki küçük taşlara baktı. Bunlarda elmasa benziyordu. Yok artık! Bu taşlarda gerçek olamazdı herhalde! Eğer taşlar gerçekse elinde yüzük bir ton para ederdi. Sonunda dayanamayarak yüzük parmağına taktı.
"Ben de güzel durdu be! Zenginlerin neden böyle şeylere takıntılı olduğunu şimdi anladım."
Yarım ağız gülümserken eline bakıyordu. Zonklayan kafasına önem vermemeye çalışıyordu. Yanındaki tekli koltuğa oturdu birden. Masa da açık duran kitabına bakmaya başladı sessizce... Ay ışığı sayesinde masa aydınlıktı, üstelik tam yanı başında lamba da vardı. Belki ne yazdığını okuyabilirdi. Merak etmişti. Hem böylece dikkati dağılır. Daha uykusu da yoktu. Kendi hayatındaki başarısız aşk hikâyesini bir kenara itip bu masaldan ibaret olan aşkı okuyabilirdi şu an.
"Keşke," dedi birden kitabını tekrardan eline alırken "Keşke... Bu yazdığım kitaptaki sayfalar gibi olsaydı hayatım. Bu hikâyelerdeki güzel kadınlardan biri olsam... Başlarda acı çekmeye razıyım. Yeter ki sonum mutlu sonla bitsin. Sonunda mutluluğu erişeyim," kendi kendine gülümsedi. "Hala hayal peşindeyim... Ne kadar acınası bir insansın Dilara. Kendi yaratmış olduğun karaktere mi âşık olacaksın? Erkek kıtlığına düşmüş gibi. Denize batan yılan sarılır zaten. Benimkide o misal!"
Kendi acınası haline kuru bir kahkaha attıktan sonra elindeki kitabın ilk sayfasını açıp sesli bir şekilde okumaya başladı;
"Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar aşkın var olduğuna inanmayan, yüreği paslanmış genç bir dük varmış..."
Aniden parmağındaki yüzük parlamaya başlamıştı. Dilara şaşırarak yüzüğe baktı. İçini bir korku sarmıştı. Bedenini yavaş yavaş endişe ele geçiriyordu. Yüzük sanki tenini yakmaya başlamıştı.
"Neler oluyor böyle?"
Parmağındaki yüzüğü çıkarmaya çalıştı fakat yüzük baya ısınmıştı. Dokunamıyordu. Gitgide ısınan yüzük tenini yakmaya başlamıştı. Lanet olası yüzük çıkmıyordu hiçbir şekilde. Sıkışmıştı! Bu kez masanın üzerine bırakmış olduğu kitabının sayfaları kendiliğinden teker teker açılmaya başlamıştı.
Dilara anında korkuyla yerinden kalktı. Geri geri gidiyordu. Kitap ışık saçmaya başlamıştı. İçinde büyük bir korku belirdi. Buradan gitmeliydi. Hemen kaçmalıydı. Lanet olası kitap ışık saçmaya devam ediyordu ve git gide güçleniyordu. Gözleri kamaşmaya başlamıştı. Eliyle gözlerini kapamaya çalıştı. Kapıya doğru gitmeye çalıştı ancak görünmeyen bir güç onu tutuyordu.
"Siktir! Lanet olsun neler oluyor bu yerde!"
Görünmez bir güç tarafından çekilmeye başlamıştı. Etraftaki eşyalar devrilmeye hatta bazıları havada uçmaya başlamıştı. Çığlık atmaya başladı. Neler oluyordu bu lanet olası oda da! Sonra tekrar geri çekildi. Masanın üzerinde ışık saçmakta olan kitabın üzerine doğru çekiliyordu.
"Bırak! Lanet olsun! İmdat! Yardım edin! Kimse yok mu? Siktir! Bu gün ölmek gibi bir niyetim yok benim! Yardım edin!"
Bu mümkün olamazdı! Kimse onun sesini duymuyordu. Bu lanet olası oda da kara delik gibi bir şeyin içine çekiliyordu. Sonu böyle olamazdı! Böyle ölemezdi! Hayatı mükemmel olmasa bile o daha yaşamak istiyordu! Ölmek istemiyordu!
Yaşamak istemek günah değildi!
Niye kahrolası evren onu yok etmeye çalışıyordu! Niye? Neden!
Dilara son kez çığlık attı ve kendini boşluğa bıraktı.