3.bölüm

3272 Kelimeler
"Leydim... Leydim iyi misiniz?" "Agh... Ah! Başım!" "Bakın uyanıyor!" Genç bir kız evinçle bağırmıştı. Kalın bir sese sahip olan bir erkek "Ekselanslarına hemen haber verin! Leydi Valeria'nın kendilerine geldiğini söyleyin!" diye konuştu. O sırada genç kadın hala ağrıyan başını tutuyordu. Neler oluyordu? Etrafında anlam veremediği patırtı vardı. Gözlerini açmaya çalıştığında "Ay, ay, ay... Başım! Çok acıyor be!" diye homurdandı. "Leydim nasılsınız? Kendinizi iyi hissediyor musunuz?" Genç bir kız merakla yatağın kenarında duruyordu. Gözlerindeki endişeyi yüz metre öteden fark edilebilirdi. "B-ben... İyiyim evet," dedi genç kadın zar zor gözlerini açarak. Tuhaf bir yerdeydi. Gözlerini kapatıp tekrardan açtı. Neredeydi böyle? Karşısındaki kızı tanımıyordu. Ve bu adamda kimdi böyle? Ve neden bu kadar tuhaf giyinmişti, "Ben... Neredeyim? Siz kimsiniz? Doktor musunuz?" Karşısındaki kız şaşkınlıkla ona bakıyordu. "Leydim siz iyi misiniz? Benim efendim Jane, hizmetçiniz," genç kız titrek sesiyle konuşmuştu. Genç kadın yattığı yataktan biraz doğrularak sırtını yatak başlığına dayadı. Biraz kendine gelebilmişti. Bu kız neden ona durmadan leydim diyordu pek anlayamamıştı. Görende sanki Rönesans döneminde sanır. Üstelik bu kızın üzerindeki bu tuhaf giysilerde neydi böyle? O sırada içeriye iki tane adam daha girmişti. Genç kadın dikkatle odaya girenlere baktı. Doğru mu görüyordu şu an? Anlam veremeyerek etrafına bakındı. Nasıl tuhaf bir yere gelmişti o böyle? Burası hastane değildi orasını anlamıştı. Gözlerini kapatıp tekrar açtı. Bu insanlarda kimdi böyle? Ve neden hepsi eski İngiliz aristokratları gibi giyinmişti. Tiyatro falan varda onun mu haberi yok? Aniden yüzünü buruşturarak bir eli başına gitti. Başına dokununca bir şişlik hissetti. Büyük bir bezle sarılmıştı. Başını bir yere mi çarpmıştı? "Valeria! Sevgili kızım iyi misin? Babanı çok korkuttun güzel prensesim!" Genç kadın şaşkınlıkla yanına yaklaşıp elini avuçlayan adama bakıyordu. En fazla elli yaşlarında olan, dinç, güçlü, heybetli bir adamdı. Başındaki tuhaf peruk ve üzerinde eski İngiliz soylularının giydiği kıyafetlerden vardı. Bu durum genç kadına eski tarih kitaplarındaki Napolyon Bonapart'ın resimlerini hatırlatmıştı. "A-affedersiniz ama siz kimsiniz?" adamın elinden narin elini yavaşça kendine doğru çekti "Beni tanıyor musunuz?" "Oh!" Bu ses genç kadının diğer yanı başında bekleyen başka bir genç kızdan gelmişti, endişeyle hanımefendiye bakıyordu "Leydim! Ekselansları sizin babanız!" dedi öne atılarak. "Efendim... Sanırım Leydi Valeria hafıza kaybı yaşıyor," fikrini öne süren az önce duyduğu kalın sesin sahibi olan adamdı. "Leydi Va.. Ne?" dedi genç kadın şaşırarak "Galiba beni biriyle karıştırıyorsunuz? Sizin sandığınız insan değilim ben." "Ah benim zavallı kızım! Tanrı bizi korusun!" Tekrardan yaşlı adam konuşmuştu "Sana bir şey olacak diye gerçekten çok korktum. Benim narin Valeria'm! Bir daha beni asla korkutma lütfen... William!" aniden arkasına bakarak ayakta durmakta olan adama baktı heybetli otoriter adam. "Evet, ekselansları!" "Hekimi çağırın. Leydi Valeria'nın bu durumuna derhal bir çare bulunsun!" "Elbette efendim!" adam baş selamı vererek odadan ayrılmıştı. Genç kadın hala bir şey anlamış değildi. Yataktan aniden kalktı. Başı döndüğünden sendelemişti. "Ah dikkat edin leydim!" Genç kadın avuç içlerini göstererek ona doğru gelen hizmetçileri durdurdu. "Valeria neler oluyor?" "Siz kimsiniz dedim! Ve neden herkes bana Valeria diyor! Niye böyle giyiniksiniz!" aniden sesi yükselmişti genç kadının. Arkaya doğru sendeleyerek yürümeye başladı. Pencereye yaklaştığında başını arkaya çevirdi ve karşılaştığı manzarayla öylece kalakalmıştı. "Ben neredeyim böyle..." Nutku tutulmuştu. Çünkü o koca bir kulenin ta tepesindeydi. Taş duvarlara dokunarak başını iki yana salladı. Bu gerçek olamazdı! O şu an taştan bir köşkteydi. Büyük bir kulenin içerisindeydi. Ve karşısındaki manzara... İnanılmazdı. "Valeria... Prensesim iyi misin?" dedi arkasında adam. Dilara şaşkınlıkla afallamış bir halde arkasına baktı. Ona endişeyle bakmakta olan heybetli adama son ümidiyle "Siz... Kimsiniz?" diye sordu. "Ben senin babanım kızım. Baban." "Buna inanamıyorum..." ♣♣♣ Aradan tamı tamına 12 saat 9 dakika geçmişti. Genç kadın burada geçirdiği her saati, her dakikayı sayıyordu. Hala anlam veremiyordu. O buraya nasıl gelmişti? Neler oluyordu böyle? Zamanda geriye mi atladı? Neydi bu böyle? Böyle bir şey imkânsız değil mi ki? O bir dükün kızıydı! Resmen eski İngiliz soylularından olan bir dükün kızıydı! Oturduğu sandalyede saçlarını karıştırıyordu. Bir yandan da olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. "Tamam! Tekrar her şeyi yeniden bir düşünelim," dedi kendi kendine. O sırada yanı başında ayakta bekleyen hizmetçi kız başını sallamakla yetindi. "Şimdi sen Jane'sin öyle mi?" diye sordu genç kadın. Hizmetçi başını salladı. "Ben de.." "Sizde Wyndham dükü Thomas Arthur Herold'un kızı leydi Valeria Herold'sunuz." Dilara kahkaha attı. Bu öyle eğlendiği için atılan kahkahalardan değildi. Alayla atılmış bir kahkahaydı. "Şimdi," dedi kendini işaret ederek "Bu Valeria.. Ay yani ben! Merdivenlerden düştüm ve kaza yaptım öylemi?" hizmetçi kız başını sallayınca devam etti "Ve sizin söylediğiniz üzere tamı tamına yirmi saat kendime gelememişim. Bilincim kapalı olmuş öylemi?" "Evet leydim! Gerçekten hepimiz çok korktuk! Tanrı sizi bize bağışladı!" Genç kadın büyük bir iç çekti. En son kendi halini hatırladığında aklına gelen tek şey: kendi yazmış olduğu kitabını okumaya başladığı ve aniden nerden geldiği belli olmayan ışıklar ve sonrasında kendini burada bulması. Puf! Ve acayip bir yerde bambaşka bir insanı bedeninde gözlerini açmıştı. İlk başlarda delirecekmiş gibi olmuştu. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi aklı almıyordu. Ancak delirmiş gibi davranmanın kimseye faydası yoktu. Geri dönmenin bir yolunu bulana kadar bu lanet yerde Valeria Herold olarak yaşamak zorundaydı. O yüzden en iyi çözüm hafızasını kaybetmiş rolünü oynamaktı. Genç kadının en iyi bildiği bir şey varsa o da okuduğu kitaplar da İngiliz Rönesans, Victoria dönemlerinde genç kızların terbiyelerine çok önem veriliyordu. O bir dükün kızı olarak ve gelecekteki dükün de kız kardeşi olarak onur, görev, namus simgesi bir evlat ve sosyetenin iyi yetiştirilmiş, kusursuz bir leydi olarak davranmalıydı. Okuduğu kitaplarda hep böyle olmuştu. Ufacık bir hata bile sosyetenin büyük bir skandalı olabiliyordu bu dönemlerde. O yüzden tek çözüm hafıza kaybıydı. Peki ya şimdi ne yapacaktı? Ne zamana kadar burada kalacaktı? Aslında bir bakıma eğlenceli bile olabilirdi bu durum. Genç kadın bunu düşünmeden de edemiyordu bir yandan. Ne de olsa o bir dükün kızıydı. Baya zengin olmalıydı. Bu dönemin elbiselerinden istediği kadar alabilirdi. Gerçi onları giydiğinde sanki gelinlik giymiş gibi hissediyordu kendisini. Ve de şu elbisenin içinde giymek zorunda olduğu korse denilen lanet şey neredeyse nefes almasına engel oluyordu. "Leydim... İyi misiniz?" Dilara gözlerini kırpıştırarak yanı başında neredeyse bir saattir beklemekte olan kıza baktı. Biraz gülümseyerek "İyiyim Jane," dedi "Otursana. Sabahtan beri ayaktasın. Yorulmuşsundur." Hizmetçi kızın gözleri irileşmişti duyduğu cümleyle. Şaşırarak Dilara'ya bakıyordu. "Hanımefendi bir hizmetçi efendisinin yanında oturamaz. Görgü kurallarına aykırı!" dedi gözleri yerlerdeyken. O sırada genç kızın karnı guruldamıştı. Utançla karnını tuttu. Yüzü kızarmıştı. Dilara tebessüm etti. Önündeki masa da bir sürü kurabiye, tatlı ve puding vardı. "Bırak şu aptal görgü kurallarını hadi gel otur. Birkaç tane kurabiye ye. Benim yüzümden doğru dürüst bir şey bile yememişsindir sen. Hadi," genç kadının çok iyi bildiği bir şey varsa o da bu dönemdeki sınıf ayrımcılığıydı. Yüksek konumlardaki insanlar istediği gibi yaşarken alt tabakanın insanları sefil bir haldeydi. "Hadi dedim," yerinden kalkarak kendine şaşırarak bakmakta olan genç kızın kolundan tuttu ve yerine oturttu "Ne yemek istiyorsun? Bak şu çilekli puding göze fena batmıyor. Dene bakalım güzel mi?" "Ama leydim..." Dilara genç kızın itirazını kabul etmeden eline puding kâsesini vermişti. Kızın gözleri dolmuştu. Sonunda dayanamayarak o müthiş lezzetten bir kaşık aldı. Sevinçle gülümsüyordu. "Güzel mi?" Hizmetçi kız başını sallayarak tekrardan bir kaşık aldı. "Çok teşekkür ederim leydim. Minnettarım!" "Büyütülecek bir şey yok. İstediğin zaman yiyebilirsin," diyerek Jane'nin tam karşısında oturdu Dilara "Sen kaç yaşındasın Jane?" "Gerçekten hiç mi hatırlamıyorsunuz leydim... Gerçi değiştiniz de bu açıklıyor..." son sözlerini mırıldanarak söylemişti genç kız ama Dilara duymuştu, kaşlarını çatarak dikkatle dinliyordu onu "Evet, Jane gerçekten hiç bir şey hatırlamıyorum..." dedi yumuşak ses tonuyla "Üstelik söyler misin bu Val.. Yani eski ben... Hafızamı kaybetmeden önce. Nasıl bir insandım?" Jane bir an duraksadı. Yüz ifadesinden kararsız kaldığı belliydi. Dilara güven verircesine gülümsedi. Kızı ürkütmek gibi bir niyeti yoktu. Ve nedense içinden bir ses bu bedenine hapsolduğu kadının eskiden ürkütücü bir kadın olduğu söylüyordu. "Benden çekinme lütfen Jane. Ben eski ben değilim artık. Lütfen açıkça söyle. Eskiden ben kötü bir insan mıydım?" Jane'nin bakışlarından hissetmişti bunu Dilara. Bedeninde yaşamak zorunda kaldığı bu kadını daha iyi tanımak işine yarabilirdi. Nasıl bir insandı bilmek zorundaydı. "Şey... Leydim aslında," dedi kız çekinerek "Siz biraz... Sert bir insandınız. Kötü biri sayılmazsınız... Şey... Ben özür dilerim kabalık ettim leydim! Affedin!" konuşmak istemişti bir an Jane ancak yine tekrardan Leydi Valeria'nın eski halini hatırlayınca korkarak özür dilemeye başlamıştı. Leydi Valeria oldukça acımasız olabiliyordu öfkelendiğinde. Dilara duruma anlamıştı. Muhtemelen bedenine hapsolduğu kadın üst tabakanın, kendini bir şey sanan kibirli insanlarındandı. O yüzden lafı fazla uzatmadı. "Tamam, anladım Jane," dedi gülümseyerek "Özür dilemene lüzum yok. Umarım artık iyi bir arkadaş oluruz." "Ama leydim! Ben bir hizmetçiyim! Bu mümkün değil!" "Ayy tamam Jane! O zaman baş başayken arkadaş oluruz tamam mı? Lütfen benden çekinme ve korkma! Bana sanki insan eti yiyen yamyammışım gibi bakıyorsun!" Jane ağzı açık kalmış bir vaziyette Dilara'ya bakıyordu "Ne? Niye öyle bakıyorsun?" "Hanımefendi size ne oldu böyle? Siz hiç böyle alt tabakanın insanları gibi konuşmazdınız!" Dilara büyük bir nefes alıp verdi. Bu iş düşündüğünden daha uzun sürecekti. Gülerek karşısındaki kıza bakıyordu. Gerçekten baya uzun sürecekti. ♣♣♣ Ertesi gün genç kadın kendi odasında oturmuş kitap okuyordu. Bu bir gün içerisinde buraya fazlasıyla alışmıştı. Eşsiz bir tabiata sahipti burası. Wyndham köşkü bu güne kadar gördüğü en muazzam yerdi. Hele o büyük göz alıcı göl ve içerisinde yüzen beyaz kazlar, kuğular... Görülmeye değer varlıklardı. Buranın hoş havası insanın bütün streslerini alıp götürüyordu. Ve en önemlisi Valeria çok ama çok güzel bir kadındı! Dilara hala ara sıra kendisine aynada bakmadan edemiyordu. Bu kadar güzel olmayı beklemiyordu. Valeria mankenler gibi olağanüstü bir fiziğe sahipti! Masmavi gözleri, koyu çikolata renginde şahane uzun saçları vardı. Sanki peri masallarından çıkmış gibiydi bu kadın! Doğrusu bu bedeni terk etmek istemiyordu. Zengindi, güzeldi, varlıklı ve güç sahibiydi. Her şeyi yapabilirdi buradayken. Ve de en mükemmeli yaşadığı köşkte kocaman bir kütüphane vardı! Bütün kitapları okumak istiyordu. Burası adeta bir cennetti onun için. "Leydim! Leydim!" Odaya Jane elinde bir mektupla sevinçle girmişti. Dilara gülümseyerek ona baktı. Henüz on yedi yaşında olan genç bir kızdı Jane. Baştan çıkartıcı güzelliği olmasa da çok şirin, sevimli bir kızdı. Koyu bal sarısı saçları, açık cam mavisi gözleri ve yüzündeki pembe çilleriyle çocuksu yüz hatlara sahipti. Onun eski halini hatırlatıyordu biraz. Gerçi onun saçları kızıldı... "Efendim Jane. Soluklan biraz. Ne oldu?" "Leydim bakın size iki tane mektup geldi!" "Bana mı? Kimler göndermiş?" Jane mektuplardan birini uzatarak "İlk mektup kardeşinizden, yani lordumdan gelmiş leydim," dedi. Dilara mektubu eline aldı. Tabi ya Valeria'nın abileri vardı! Üstelik iki tane! En büyük abisi Benedict Arthur Herold. Dükalığın vârisi, gelecekteki Wyndham dükü. İkinci abisi Albay Jonathan Herold. Wyndham köşkünden ayrı başka bir yerde, şehrin merkezinde yaşıyordu ve aynı zamanda orduda görev yapıyordu. Ve son olarak ailenin en küçük çocuğu hem de tek kızı leydi Valeria Herold. Yirmi iki yaşında, deniz mavisi gözlü, sosyetenin en güzel kızlarından biri olmak bir yana en gözde kızlarından biri olmak bir yana her şeye sahip bir genç kız! Aslında hayat ona güzeldi. "Hangi abimden?" "Büyük abinizden Leydim." "Hm, bakalım ne diyor abim. Onları hatırlamasam da sen anlattıktan sonra Jane sanki bütün anılarım canlanır gibi oldu," Dilara ortama uyum sağlamaya çalışıyordu. Bu yüzden heyecanlıymış gibi davranarak mektubu dikkatle açtı. Sonunda parşömenden kurtulduktan sonra mektubu okumaya başladı. "Sevgili Valeria, Senin kaza geçirdiğini ve geçici bir hafıza kaybı yaşadığını bu gün öğrendim. Böyle bir zamanda tek kız kardeşimin yanında olamamak gerçekten beni perişan ediyor sevgili kardeşim. Öğrendiğime göre sağlık durumun iyiymiş. Sadece geçici bir hafıza kaybın varmış. Umarım o da hemen düzelir. Sevgili nişanlının seni daha ziyaret etmemesi canını sıkmasın lütfen. Parlamentoda birkaç sorun çıktığından kral bizi bizzat yanında istiyor. Bu yüzden Hasting Dükünün oldukça yoğun olmasını anlamanı senden içtenlikle istiyorum. Eminim o da senin için çok endişelenmiştir. İki gün sonra olacak doğum günü partisinde seni heyecanla bekliyor olacaktır. Sana özel davetiye gönderdi. Çabucak iyileşmenin dileğiyle... En içten sevgilerimle, Sevgili kardeşin Benedict." "N-nişanlım mı?" Dilara'nın takıldığı ilk cümle bu olmuştu. Valeria'nın nişanlısı olduğunu bilmiyordu. "B-benim nişanlım mı var?" Jane başını sallamıştı hemen "Siz hatırlamıyorsunuz ya! Evet, leydim sizin nişanlınız var. Hasting Düküyle nişanlısınız!" Hasting Dükü mü? Bu isim neden bu kadar tanıdık geliyordu? Ve Benedict. Evet, abisinin ismi de fazlasıyla tanıdık geliyordu. Genellikle okuduğu romanlarda çok rastladığı bir isimdi bu ama gene de Hasting dükü ve Benedict... Nerede duymuştu bu isimleri. Ve bu nişanlı olayı da nerden çıkmıştı böyle? Tanrı aşkına şimdi tanımadığı bir adamla mı evlenmek zorundaydı! Buna inanamıyordu! Gerçekten! Birde adam düktü! "Demek Hasting Dükünün doğum günü." Jane'nin sesiyle daldığı düşüncelerden kurtuldu Dilara. Elinde tuttuğu mektubu masaya bırakarak "Sen tanıyor musun bu Hasting Dükünü?" diye sordu. Jane başını sallayarak "Sizin yanınızda altı aydır çalışıyorum. Köyden şehre taşındığıma çok olmadı ama sizin nişanlınız hakkında çok şey duydum. Zaten onu kim tanımaz ki zaten leydim!" dedi. O sırada Dilara bir kaşını kaldırarak Jane'ciğim hatırlatırım hafıza kaybı der gibi bir bakış atmıştı. "Özür dilerim leydim.. Unutmuşum," dedi hizmetçi kız utanarak "Hasting Dükü sizin yaklaşık yedi senedir nişanlınız. Aynı zamanda yakın arkadaşınız Leydi Patricia'nın abisi. Ben daha kendilerini görmedim..." "Nasıl görmedin?" Dilara buna şaşırmıştı işte "Benim nişanlım olduğunu söylemedin mi az önce? Adam nişanlımsa sen nasıl görmezsin ki adamı?" Hizmetçi kız biraz çekingenlikle anlatmaya devam etti. "Bunu söylediğim için affedin leydim... Söylenenlere göre Dük sizden hiç hoşlanmıyormuş. Bu yüzden sizi hiç ziyarete gelmez. Hatta sizin bulunduğunuz ortamlara ayak bile basmaz..." Dilara şaşkınlıkla kalakalmıştı. Bu adam kendini ne zannediyordu böyle? Eğer ondan hoşlanmıyorsa niye nişanlıydı ki zaten? Nişanı bozar böylece bütün sıkıntılardan kurtulurdu. "Adam benden hoşlanmıyorsa niye benimle nişanlı? Salak mı bu adam?" Jane neredeyse çığlık atmıştı "Leydim! Majesteleri hakkında böyle konuşmak yasak!" dedi ürkekçe "O bir dük! Kraliyet soyundan geliyorlar kendileri!" "Dükse dükmüş! Bana ne bundan. Herif zaten beni sevmiyormuş bende onu sevmiyorum. Zoraki evlilik mi olur? Nişanı bozarım onu benden kurtarırım," o sırada diğer mektubu eline aldı Dilara. Jane duyduğu cümleyle şaşkınlıktan "Buna inanamıyorum! Siz gerçekten de majestelerini sevmiyor musunuz artık?" diye sordu. Leydi Valeria'yı tanıdığı günden beri onun asla dükten vazgeçmeyeceğini anlamıştı o. "Beni sevmeyen birini neden seveyim Jane. Adam benden kaçıyormuş işte. Zavallının özgürlüğünü elinden almak istemem." Dilara elindeki mektubun üzerindeki ismi okuduğunda bir anda dondu kaldı. Patricia Richardson diye yazıyordu. Elleri titremeye başladı. Bu isim... Bu isim... "Leydim iyi misiniz?" diye sordu Jane leydinin titreyen ellerini fark edince. "Jane... Bu dükün... Yani nişanlımın... Tam adı ne?" Jane kaşlarını çatarak "Tam adı Phillip Worth Richardson, Hasting Dükü unvanına sahip. Kralın amcasının torunu oluyor kendileri," dedi. Dilara nefesini tutmuştu. Lanet olsun! Lanet olsun! O kendi elleriyle yazmış olduğu kitabın içerisine girmişti! Buna inanamıyordu! Resmen kendi yazdığı hikâyenin içerisindeki karakterlerden biri olmuştu! Dilara heyecanla ayağa kalkarak Jane'nin kollarından tutmuştu, "Hemen bana bu Dük hakkında bildiğin her şeyi anlat Jane! En küçük detayı bile! Her şeyi!" Jane bir şey anlamayarak "Elbette leydim," dedi, leydinin bu tuhaf hareketleri onu korkutuyordu doğrusu "Söylenenlere göre majesteleri oldukça yakışıklı bir adammış. Kadınlar onu görünce nerdeyse konuşma yeteneğini kaybediyorlarmış. Ayrıcı oldukça korkutucu biri olduğunu söylüyorlar. Aristokratların neredeyse hepsi Hasting Düküyle konuşmaya bile çekinirler. Onun oldukça acımasız olduğu da söyleniyor. Üstelik ortada dük hakkında korkunç bir dedikodu var!" Dilara yüzünü avuçlarıyla kapattı. Buna inanamıyordu! Haklıydı işte! Kendi elleriyle yazmış olduğu saçma kitabının içerisine girmişti! O adamdı işte! Esas karakter o adamdı işte! "Şimdiki Hasting Dükünün, eski dükün hamile olan ikinci eşini, sonrada dükün, yani babasını öldürdüğü söyleniyor leydim!" Doğru tahmin etmişti işte. Bu inanılmazdı ama doğruydu. O kendi kitabının içine girmişti. O yüzden isimler sanki tanıdık geliyor diye bir hisse kapılmıştı. Sendeleyerek arkasındaki koltuğa oturdu. Kendi saçma kitabının içene girdiği yetmezmiş gibi birde kötü karakter olarak gözlerini açmıştı! Buna inanamıyordu işte! Kahretsin! Bu çok saçmaydı! O Valeria Herold olamazdı... Çünkü... Valeria Herold nişanlısı tarafından bizzat öldürülüyordu! Dilara başını ovamaya başlamıştı. Gözlerini kötü karakter olarak açtığına inanamıyordu. Bu kitabı on sene önce yazmıştı. O zamanlar daha on beş yaşlarındaydı! Hoşuna giden her ismi rastgele kullanmıştı hikâyede. Hiç önem vermediği, esas karakterlerin birbirlerine daha da yaklaşması için yan karakter olarak yaratmış olduğu bir kötü karakterin ismini neden hatırlasın ki! Gerçi esas karakterlerin isimlerini bile zor hatırlıyordu! Tanrım! Hapı yutmuştu! Peki bu Valeria nasıl ölüyordu? Dük tarafından öldürülüyordu. Sanırım... Göğsüne kılıç saplanıyordu... "Hassiktir!" Bir anda yerinden kalkmıştı Dilara. Koşarak aynanın önüne geçti ve dikkatle yüzünü incelemeye başladı. Kahretsin! Bu yüz... Her gece rüyalarına giren ve kendisini öldüren adamı lanetleyen kadının yüzüydü! Yanaklarını avuçladı. O mavi gözler, o dolgun dudaklar, o güzel yüz... Her şey tıpatıp aynıydı. Bu nasıl bir oyundu böyle? O ölen kadın Valeria'nın ta kendisiydi! "Leydim iyi misiniz? Yüzünüz... Pekiyi görünmüyorsunuz..." Dilara hizmetçisine baktı. Şimdi onun neden korktuğunu anlayabilmişti. Valeria oldukça kaba bir kadındı. Dük onu sevmiyor diye sürekli etrafındaki insanlara kızar, onlardan çıkarırdı öfkesini. Küçük bir hata yüzünden bile onları kapı dışarı edebilirdi. Sonuçta zengin bir Dükün şımarık kızıydı. "Jane, peki... Bu dükün sevdiği bir kadın var mı?" diye sordu Dilara. Jane tam hayır yok elbette diye karşı çıkacakken "Jane... Benim için yalan söylemene lüzum yok. Dükün beni sevmediğini biliyorum. Onun birinden hoşlandığını hatırlar gibiyim sanki..." dedi. İçinden ne hatırlaması diyordu Dilara. Dük başka bir kadına ilk bakışta âşık oluyordu ve ona zorla da olsa sahip olmayı kafasına takıyordu. Sonuçta onların yaratıcısıydı Dilara. Bütün bunları yazan oydu o! Hizmetçi kız biraz çekingenlikle "Demek hatırlamaya başladınız leydim," dedi. Dilara tekrar koltuğa geçip oturmuştu. Bir eliyle alnına dokunurken Jane'nin anlattıklarını dikkatle dinliyordu. "Maalesef öyle bir dedikodu var. Aslında sizin merdivenlerden düşme nedeninizde o kız! Sanırım ismi Cassandra Shelley'di... Fakir bir baronun kızı olduğu söyleniyor. Peterson'ların davetinde majesteleri kavalyesi olarak o ucuz kızı getirdi. Sizde çok öfkelendiniz ve daveti terk ettiniz. Eve geldiğinizde o kadar öfkeliydiniz ki (!) merdivenlerden düştünüz!" Dilara alnını ovamaya devam ediyordu. Tanrım, bu gerçekten de çok komikti. Kendi kitabındaki kötü karakter olduğuna inanamıyordu. Cassandra... Ah o karakterini hatırlıyordu. Başını önündeki tahta masaya bıraktı. Cassandra altın sarısı saçları olan, yeşil gözlü, bir peri kadar güzel ve bir melek kadar iyi kalpli olan bir kızdı. Yani onu öyle yaratmıştı Dilara. Asla insanlara kötülük dilemez hep onlara yardım ederdi. Valeria ona ne kadar kaba davransa da hep yüce gönüllü olmuş ve onu affetmişti. Şimdi hatırlamıştı... Hatta Valeria onu öldürmeye kalkıştığı için bile affetmişti. Bu yüzden hikâyedeki neredeyse bütün erkek karakterler Cassandra'ya âşık oluyordu. Dilara başını masaya vurmaya devam ediyordu. Bu saçmalığın içinde olduğuna inanamıyordu! Cassandra bir meleğin güzelliğine sahipti. Onun yüzünde masumluk vardı. Ancak Valeria onun tam tersiydi. Valeria kurt kadına benziyordu. Dolgun hatları olan vahşi güzelliğe sahip bir kadındı. Dilara kendi kendine güldü. Valeria karakterini yazarken aklında beliren kadın Megan Fox'un gençliği olmuştu. Bu yüzden ona benziyordu Valeria. Şimdi anlamıştı. Megan Fox'un yüzü tam kötü kadın karakterine uyuyordu. Seksi kötü kadın! Cassandra ise daha çok Elle Fannig'e benziyordu. "Leydim diğer mektubu açmayacak mısınız peki?" Jane hanımefendinin düşüncelere daldığını görünce korkmuştu. Leydi Cassandra'nın ismini andı diye öfkeleniyor olabilirdi. Bu yüzden dikkatini dağıtabilmek için diğer mektubu hatırlatmıştı. Dilara mektubu açıp okumuştu. Katili olan sevgili nişanlısının kız kardeşi, abisinin doğum günü partisine özel bir davet gönderdiğini ve onun için çok endişelendiğini ve bir dahakine daha çok dikkatli olmasını, sevgili kardeşinin de (o burnu havada dükünde) çok endişelendiği yalanını söyleyerek, dikkatli olmasını rica ettiğini söylüyordu. Dilara içinden neyin içine düştüm böyle dedi. Yanlış hatırlamıyorsa Patricia ne iyi karakterdi ne de kötü. Sırf Valeria'nın abisi Benedict'den hoşlandığı için onunla arkadaş oluyordu kitabında. Tam entrikanın göbeğine düşmüştü. Eğer ölmek istemiyorsa yapması gereken tek şey vardı. Esas karakterlerden uzak durması ve onların mutlu sonla evlenmesi! Eğer onların arasına girmezse hiçbir şey olmazdı. Ve sonu ölümle bitmezdi. O kötü adamında onu öldürmesine izin vermezdi. Gerçi zavallı dükün bunda bir suçu yoktu. Sonuçta Valeria'yı yazar olarak Dilara'nın ta kendisi öldürmüştü bir nevi... Gene de ona kılıç doğrultan o adamdı işte. Of düşündükçe bile başı ağrıyordu doğrusu. Şu an önemli ola tek şey onun hayatta kalmasıydı. Katilin kim olduğuna sonra karar verirdi. Tekrar ölmek istemiyorsa dikkatli olmalıydı. Bu yüzden en iyisi esas karakterlerden uzak durarak kendini güvence altına almaktı. Yapması gereken en mantıklı şey o doğum günü partisine gidip o kibirli düke artık onunla nişanlı olmak istemediğini, nişanı bozmak istediğini ve onu artık sevmediğini söylemesiydi. Ve son! Bam! Kötü karakter kaybettiğini kabul ediyor ve sahneden çekiliyor! Bu kadar basit! Sonuçta her hikâyenin sonu vardı. Eğer hikâyede kötü karakter olmazsa hikâye hemen mutlu sonla biterdi. Ve bu demektir ki Dilara tekrar kendi dünyasına rahatça dönebilirdi. İşte olaylar bu kadar basitti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE