Çocukluğum Beşiktaş’ta geçti, Dikilitaş mahallesinde… O mahallenin yeri ayrıdır bende, doksanlarda çocuk olmak mı güzeldi, yoksa gerçekten dostlukların güzel olduğu dönemde iyi insanlara mı denk geldiğimden bilemesem de; O mahalleyi, o dostlukları unutamam hiçbir zaman. Belki de beni şekillendiren yaşamımın büyük bir çoğunluğunu orada yaşamamdan ve özlem içinde hatırlamamdan kaynaklanıyordur. İlk dostluklarımı, ilk kavgamı, ilk mutluluğumu, ilk aşkımı O mahallede yaşadım ben.
Bir de ilk yıkılışımı… O mahallede öyle bir ders aldım ki bir ömür unutamadım. Hem de hayat dersini on yaşında bir çocuk verdi… Ağlasam mı, sevinsem mi bilemediğim o dersten sonra; sırf on yaşındaki O küçük adama haksızlık etmemek için bu hayatta hep mutlu olmanın bir yolunu buldum ben.
Eşref berberi kapatmış, Halil ve Emin gelmiş sohbet ediyorduk. Yıllardır kopmayan dostluklardı. Öyle devamlı görüşmezdik ama geçmiş yılların kıymetini biliyorduk. Babam vefat ettiğinde, annem hastaneye kaldırıldığında ya da bir aksilik yaşadığımda; bir telefonla yanımda olduklarını bildirirlerdi. Sohbet esnasında konu benim neşeme geldi, Eşref ‘’Bu İrfan hep neşeli, ne zaman görsem mutlu ve gülüyor.’’ dedi. Aslında bana sorsanız Eşref daha pozitifti. Eşref’i bir defa kızgın, üzgün ya da mutsuz görmemişimdir. O gün bunu söylediğimde Emin ve Halil’de bana destek verince; Eşref sırrını anlatmaya başladı;
‘’2000’li yıllardaydık, yılı tam hatırlayamasam da; olay dün gibi aklımda halen. Çok mutsuz ve üzgündüm; devamlı sinirli, şikâyetçi, memnuniyetsiz olduğum bir dönemdi. Yaşamak istemediğim bir dönem. Darphane’nin oradan Barbaros Bulvarına dönmüş, Beşiktaş sahile doğru yürüyecektim. Gözüme mutluluk ve sevinçle koşmaya çalışan bir çocuk takıldı, Çok mutluydu ve bu beni şaşırtmıştı. Koşarken düşmemek için kol değneğini sıkı sıkı tuttuğu çok belliydi. Çocuktu, sol bacağı yoktu ama mutluydu. Ben değildim. Sağlığım sıhhatim yerindeydi, vücudum tamdı ve ben mutlu değildim. Ama O çocuk mutluydu, eksikliğine rağmen, yaşına rağmen… Koştum, çevirdim kendisini…
Adı Hasan’dı, on yaşında… Ayağına baktığımı gördü; ‘’Kaza abi, ben hatırlamıyorum ama üç yaşındayken olmuş, lojmana ateş etmişler, duvardan seken mermi bacağıma gelmiş… Beni üzen bacağımı kaybetmek olmadı, o olay sonrası babam doğu görevlerine beni ve annemi götürmeme kararı almış, işte o karar ve o karara neden olacak sebep olmak beni üzdü. Hep iyi yanından düşünmeyi öğretmişti rahmetli babaannem, birde öğrettiği sağ ayakla ve besmele ile girmekti. O yüzden diyorum iyi ki sağ bacağım var. İyi ki hâlâ sağ ayakla ve besmele ile girebiliyorum eve…’’
O ân ne hissettiğimi size anlatamam. Boğazım düğümlendi, kalbim hızlıca çarpmaya başladı, elim ayağım titredi… Ama Hasan şaşırtıcı derecede mutluydu.’’
Eşref anlatırken yüzündeki mutluluk yok oldu, gözleri doldu, ‘’Hasan mutluydu…’’ derken dudakları tebessüm etse de; gözlerinde dökülmek için sabırsızlanan yaşlar halen duruyordu…
‘’Hasan’a bir şeyler ısmarlamak istedim ve Bulvar Pastanesini gösterdim, ‘’Eve yetişmem lazım abi, taşınıyoruz da…’’ dedi. O zaman öğrendim Hasan’ın Ertuğrul Sitesi Lojmanlarında oturduğunu.
O ara Hasan’ın gözleri birden doldu, ‘’Babam…’’ dedi ve durdu. Yeni çıktı hastaneden. Soramadım lan, neden diyemedim, Hasan bekledi, ben bekledim. Asker çocuğuna baban neden hastanedeydi nasıl derdim. Ama içim bir cız etti, içimden ‘’Şükür ki, hastaneden çıkmış.’’ dedim, akılıma bir saniye içinde; haberlerde gördüğüm dört beş şehit haberi geldi…
Benim suskunluğumu Hasan’ın konuşmaya devam etmesi bozdu; ‘’Babam Şırnak’ta mayına basmıştı, bu sabah taburcu oldu. Biliyor musun Eşref Abi, artık babamın da sol bacağı yok.’’ dedi. ‘’
Masanın tüm neşesi yok olmuştu, adeta hepimiz o günü, o günün acısını yaşıyorduk. Buz kesmiş gibi Eşref’e bakıyor ve masadan birinin ağlamaya öncü olmasını bekliyorduk, o ân biri dökmeye başlasa gözyaşlarını Dikilitaş’ı sel götürecek kadar ağlayabilirdik.
‘’Emin, Halil, İrfan… Oğlum size anlatamam o ânı… Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemediğim, sadece bakakaldığım bir tutulma yaşadım. On yaşındaki O çocuk konuşurken dudakları titriyordu ama ağlamıyordu, biri bana bir saniyeliğine dokunmuş olsa; hıçkıra hıçkıra ağlamaya hazırdım ben ama O çocuk benden daha güçlüydü. Ben ne derseniz deyin; bir izleyici ya da dinleyici olarak bile kaldıramadığım acıda, O çocuktan ders alıyordum resmen.
Sen iyi misin? Diye sordum; ‘’Üzgünüm abi, ama yanlış anlama sakın. Babam O benim, ben O’nu her haliyle severim, hele de bu vatan için bacağını vermişken… Bir yanımda mutlu abi; artık benimde babama öğretebileceğim bir konu var… Kol değneği nasıl tutulur, nasıl egzersiz yapılır. Artık ben de babama birkaç konu öğreteceğim için ve bize bakanların hemencecik bizim baba oğul olduğumuzu anlayacakları için, artık babama daha çok benzediğim için mutluyum abi.’’ dedi.
On yaşında, sol bacağı yok, babası gazi olmuş ‘’Artık babama daha çok benziyorum.’’ diye seviniyor. İrfan sen bilmesin, biz anlarız; bu çocuğa güçlü olmayı öğretmişler, doğu kültürüdür bu, biz biliriz. Muhtemelen baba asker diye, devamlı evden uzakta diye; bu çocuğa ‘’Evin erkeğisin, annen sana emanet, annene iyi bak’’ demişler. Çocuk bir ağlasa belki de rahatlayacak ama çocuğu öyle bir inandırmışlar ki; gözlerinde ben yıkılırsam babamda yıkılır ifadesini gördüm. Çocuk babasına destek olmak için; babama değnek tutmasını, kol değneğiyle yürümesini öğreteceğim diyor. Şimdi ben, Hasan bu kadar güçlü ve mutluyken; nasıl mutlu olmam derim her sabah…
Hasan’ı sadece bir kere gördüm belki ama her sabah uyanır uyanmaz kendime ve Hasan’a bir söz vererek çıkarım evden ve o sözü hep tutarım. Canım sıkılsa, hemen Hasan’dan utanırım… Şuan nerede bilemiyorum, ne yapıyor bilemiyorum ama bir gün karşılaşırsam; o gün için teşekkür ederim kendisine. Yaşama sevinci için, babasını o kadar sevdiği için, o kadar pozitif olduğu için ve hayatımı etkilediği için…’’
Masa sessizleşmişti, Hasan’ı Eşref görmüştü ama hepimiz Hasan’ı anlamıştık. Çocukluğum geldi gözümün önüne; Eşref Ay ile ilkokul sıralarını paylaşmamız, Emin Sürümlü ile ortaokul sıralarını, Halil Bakan ile aynı sokakta büyümemiz… Hepimiz Eşref’i de, Hasan’ı da çok iyi anlıyorduk; çünkü hepimiz aynı kültürde büyüyen, birbirlerini seven ve arkadaş olan babaların oğullarıydık ve belki de babalarımızı en az Hasan gibi sevdiğimizden birbirimizden kopamıyorduk…