Huysuz Sadi

2113 Kelimeler
Annemi hastaneden aldıktan sonra heyecanım ve mutluluğum arttı, hastanede Saadet Hemşire bizi içinde bulunduğumuz ortamdan uzaklaştırmış ve o ânı yaşamamıza engel olmuştu ama bir yandan da bizlere yüklediği duygusallık ile; duyguları daha derinden yaşamamızı sağlamıştı. Belki de tam da bu yüzden şuan anneme baktıkça hüzünleniyor, annemi gördükçe heyecanlanıyor ve tekrardan uzaklaşacağımı düşündükçe nefes alamıyordum. Bu annem ile hastanenin etkisinin birleşmesiydi. Zaten babamı kaybettikten sonra, annemi de kaybetmenin düşüncesi bile beni korkutmaya başlamıştı. Sırf bu yüzden evden uzaklaşmak istedim, daha çok ânımız olmazsa daha az üzülürüm diye düşündüm. Yanlış düşünmüşüm, yaşanmışlıklardan çok, yaşanamamışlıklar üzüyormuş insanı… ‘’Babam ile daha çok anım olsaydı keşke’’ diye çok geçirdim içimden… Annemle evimizin bahçesinden girerken çok şaşırdım, yenilenen evimiz neredeyse aynı gibi dursa da; eski havası ve sıcaklığı yoktu, mahalle kültürünü halen kaybetmemiş bu semtte bile bu kadar soğuk oluyorsa evler; diğer büyük semtlerde ve o büyük gökdelenlerdeki soğukluğu düşünmek bile titrememe sebep oluyordu… Bu kentsel dönüşüm değil, bu bir yıkımdı. Çocukluğum, gençliğim, anılarım ve hayallerim elimden alınmıştı. Hani babamın ‘’Başımızı sokacak bir evimiz olsun’’ diye aldığı ev, hani babamın bahçesinde gülerek dolaştığı ev, hani babamın devamlı onardığı o yıkık dökük çardak? Burası benim evim değildi, burası benim çocukluğum değildi, evet bu apartman yeniydi ama benim tüm güzel duygu ve hatıralarım eskiydi. Ve burası bana hiç eskiyi hatırlatmıyordu… Üzgündüm, bahçeden içeriye girerken çok zorlandım, bacaklarım geri geri gitti. Bahçede oturan değişmeyen sima Sadi abiyi görünce bir nebze de olsa sevindim. En azından Sadi Abimiz aynı şekilde duruyordu. Aynı huysuzlukla… Soyadı neydi bilmiyorum ama herkes kendisine Huysuz Sadi diyordu, tabi kendisinin bundan haberi yoktu. Bizi görünce hafif doğruldu, anneme durumunu sorup geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra bana dönüp; ‘’hoş geldin Yusuf’’ dedi. Şaşırmıştım, yıllar sonra Sadi Abi beni tanımıştı. ‘’Hoş buldum Sadi Abi, hafızan zehir gibi, beni tanıdın.’’ dedim. Güldü, kolumdaki dövmeye bakarak; ‘’Gözlerim artık bozuldu ama seni yüz metre öteden tanırım.’’ derken güldü. Ben Sadi Abiyi ilk defa gülerken gördüm, aslında tam bir gülme değildi, hafif bir tebessümdü ama bu Sadi Abi için büyük başarıydı. ‘’Huysuz Sadi gülebiliyormuş’’ diye bağırmak geldi içimden… Sadi Abi lakabı olan ‘’Huysuz’’ sözünü tamamen hak eden birisiydi; çocukları sevmez ve çocuklara hep sert bakardı, deli gibi öksürmesine rağmen sigarasından vazgeçmezdi, her daim her konuda şikâyet edebilecek bir nokta bulurdu ve bu adamı ilk defa gülerken, daha doğrusu tebessüm ederken görmüştüm. Bu ânı değerlendirmek için anneme ‘’Sen yukarı çık, ben Sadi abi ile bir sigara içip hemen geleceğim.’’ dedim. Rahatsızlığından dolayı yanında sigara içmediğimiz için hiç yadırgamadan ‘’Tamam’’ dedi annem. Sadi Abi’nin yanına oturmamla birlikte, bahçede top oynayan çocukların toplarının yanımızdan geçmesi bir oldu. Sadi Abi kendisine yakışır şekilde ters bir bakış attı çocuklara, ters bakışın etkisiyle olacak ki; çocuklar topu almak için yanımızdan geçmek yerine, çardağın arka tarafından dolaşmayı tercih ettiler. Ardından sohbetimize başlayacağımız zaman, top bu sefer ayaklarımıza çarparak durdu. O ânda bütün çocuklar bahçeden apartmana kaçtılar, çocuklar en büyük eğlenceleri ve belki de tek varlıkları, tek sosyal bağları olan toptan bile vazgeçmişlerdi. İstemeden güldüm. Huysuz Sadi’nin huysuzluğu üzerindeydi, ‘’Neden güldün?’’ dedi. ‘’Bazı şeyler hiç değişmiyor, zaman bazen insanları hiç etkilemiyor.’’ dedim. Sadi Abi ile rahatça konuşabiliyordum, çünkü bu binada oturan herkes sinirlendiğimde kendimi tutamadığımı ve maalesef kavga etmeye meyilli olduğumu bildiğimden; benimle zıtlaşmak istemiyordu. Sadi Abi öksürükleri içinde sigarasından derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı; ‘’Yanılıyorsun, zamanla her şey değişiyor. Sadece fark edemeyenler, fark edemediklerini görmüyor. İnsanlar sizin düşündüğünüz gibi biri değil, ben senin düşündüğün gibi biri değilim. Biliyorum, sen gördüğün adamı yorumluyorsun ama sadece gördüğün ânlarıyla… Buzdağının görünmeyen kısmını hiç düşünmüyorsunuz. Senden daha eskiler beni bilir, benim gençliğime şahit olanlar beni tanır. Ben böyle biri değildim, beni bu hale yaşadıklarım getirdi. Eskilere sor, bırak eskileri bugün binada asker eğlencesi var, oraya gel ve beni oradaki anne babalara sor. Beni en çok o askere gidecek gençler severdi, benim çocuk sevgime en çok O gençlerin anne ve babaları şahitti. Benim en yakın arkadaşlarım O gençlerdi. Gençler dediğime bakma, aslında çocuklardı. Onlar şimdi genç oldu, ben de huysuz…’’ ‘’Huysuz’’ derken bana imalı bir bakış attı, arkasından huysuz dediğimizi biliyor gibiydi. Hâlbuki biz yıllarca bilmediğini düşünmüştük… ‘’Ben üç ile on yaş arası herkesle arkadaştım, en çok Onları severdim, Onlarda en çok beni severdi. Bu bahçede Onlarla deli gibi koştura koştura oyun oynardım. Bir saklambaç oynardık ki görmen lazım, yirmi çocuk ve otuzlarının sonunda olan ben. Bir hayal et… Bazıları benim için ‘’Büyümedi, çocuk kaldı.’’ derdi, bazılarıysa ‘’Çocukları çok seviyor.’’ derdi. Hatta bana gelip ‘’Çocukları bu kadar çok seviyorsun evlen bari, evlen de kendi çocuğunla ilgilen. Senden çok güzel baba olur.’’ diyenler çok oldu. İşte bu sözü duydukça çok gururlanırdım, çünkü en büyük hayalimdi iyi bir baba olmak, çocuklarıyla ilgilenen, çocukları tarafından sevilen bir baba olmak. Babam gibi bir baba olmak… Çocukları çok seviyordum, çünkü ben babamdan öyle görmüştüm. Çocuklar masumdu, çocuklar gelecekti, çocuklar en büyük servetti. Çocuklarda birer bireydi ve çok kolay mutlu oluyorlardı. Onları mutlu etmek için oyun oynamanız ya da küçük bir çikolata almanız yetiyordu. Hele ki beni bahçede bir karşılamaları vardı ki görmeni isterdim. İnsanı anası, babası, sevgilisi ya da karısı o kadar istikrarlı bir şekilde (her gördüğünde) sevinçle karşılamaz. İstisnasız her gün beni gördüklerinde mutlulukla koşup bana sarılırlardı, bende ne durumda olursam olayım; Onlarla tebessüm ile sohbet ederdim. Bu hiç değişmeyecek, ömrümün sonuna kadar böyle sürecek sanırdım…’’ Çocuklardan bahsederken gözlerinin içi gülüyordu, şaşkındım ama konuşmasının sonunda o gülen gözler birden doldu ve benim şaşkınlığım arttı. Ortamı bir iki dakikalık bir sessizlik esir almıştı, dayanamadım; ‘’Ne oldu?’’ diye sordum. Önüne eğdiği başını yarım yamalak kaldırarak bahçenin girişine baktı, şu ân baktığı yerde duvar vardı ama binanın öncesini bilen herkes; eskiden bahçe girişinde bulunan sürgülü kapıyı ve eski günleri hayal ettiğini anlardı… ‘’Bu bahçenin bize (bana ve çocuklara) büyük geldiği yıllardı, bahçede saklambaç oynuyorduk, çok güzel bir hava vardı. Hava o kadar güzeldi ki; çardakta binanın kadınları gün gibi bir etkinlik yapıyor, bu bankta da binanın erkekleri çay içiyordu. Çocuklar her zamanki gibi bendeydi. İlk aşkımı gördüm… Bahar’ı… Hem de burada, Bağcılarda… Yanındaki kız çocuğu ‘’anne’’ dedi ve ben kendime geldim. Evlenmişti ve anne olmuştu, artık saygı ile bakmaktan başka bir şey gelmezdi elimden. Bir yandan da sevindim, kendisi gibi tatlı ve güzel bir kızı olmuştu. Ama burada ne işi olabilirdi diye düşündüm. Yanına yaklaştığımda beni gördüğüne şaşırmadı. ‘’Sadi’’ dediğinde, adımı Onun sesinden duyduğumda heyecanlandım. Kendim soluk alabilmem için, heyecanımı bastırabilmek için ve duygularımı belli etmemek için; ‘’Gelin, soluklanın.’’ dedim. O güzel gülümsemesiyle kabul etti. Bahar ile neden ayrılmıştık hatırlayamadım, tek hatırladığım Onu çok sevdiğimdi. Aramızda on yaş vardı, ‘’utanarak söylüyorum’’ demeyeceğim, çünkü aşk hiçte utanılacak bir duygu değil. Yaş farkından dolayı olsa gerek üzerine çok titrerdim, üzülmesinden ve incinmesinden çok korkardım. Keşke davet etmeseydim, keşke o gün Onu dinlemeseydim, hatta keşke o gün orada olmasaydım. O gün, bu bahçede değiştim ben… Bahar’ın benden sakladıkları, Bahar’ın bu bahçede bana anlattıkları ve sonrası değiştirdi beni. Allah düşmanımın başına vermesin Yusuf, Allah seni bu durumdan esirgesin Yusuf, o gün benim hayatımın bittiği gündü Yusuf.’’ Sadi abi konuşurken acı çekmeye başlamıştı, elini göğsüne götürdüğünde kanser yüzünden ciğerleri ağrıyor sandım ama elindeki sigaradan derin bir nefes çektiğinde; bu acının kanser acısı olmadığını anladım. Sadi Abi kalbini tutuyordu, o gün Bahar’ın söyledikleri kalbine ağır gelmiş gibiydi ve Sadi Abi bu yükü uzun zamandır taşıyordu. Belki kanseri taşıdığından daha uzun zamandır. Hepten titreyen sesiyle devam etmeye başladı Huysuz Sadi; ‘’Benim yerime koysana kendini, yaşına rağmen çocuk kalabilen, çocuklarla iyi anlaşan, her durum ve her ortamda mutlu olabilen, hayatın hep güzelliklerini görmeye çalışan birisin. Çevrendeki herkes bu adam yaşlanmaz diyor, bu adam deli diyor, bu adam nasıl bu kadar mutlu olabilir diyor… Senin mutluluk kaynağının en büyük etkeni arkadaş olduğun çocuklar; çocuklardan öğreniyorsun umudu, hayata güzel bakmayı, yılmamayı, yorulmamayı, kızmamayı, kin gütmemeyi… Ama sonra sevdiğin ve yıllarca unutamadığın o kadın geliyor ve sana ‘’Bu senin kızın’’ diyor… Benim kızım! Leyla’ymış adı, tam altı yaşındaymış. Altı yıldır kızım varmış ve ben bilmiyormuşum… Ben altı yıl önce baba olmuşum ama bilmediğim için belki altı yıldır belki de daha fazladır baba olma isteği ile boşu boşuna yanıp tutuşmuşum. Ben babam gibi baba olmak isterken; kızımı sevememişim, kızımla ilgilenememişim, kızımı görememişim, bırak bunları kızım olduğunu bilmemişim. Annesi aradan altı yıl geçince lütfedip söylemeye gelmiş. Altı yıl… Normal zamanda su gibi akıp giden ama babasız bir kız için, kızından uzak bir baba için; içinde milyonlarca anı biriktirebileceğim ama anısız ve hatırasız bir şekilde boşa geçmiş altı yıl…’’ Aklıma eski sevgililerim geldi, ‘’Acaba’’ dedim, bu düşünceye bile dayanamadım, ‘’yok yok’’ dedim ve geçiştirdim. Bir ân kendimi Sadi’nin yerine koydum, dayanamadım. Kızımı benden alanın, benden saklayanın… Cümlenin devamını bile düşünmeye korktum. Sadi’ye de, huysuzluğuna da hak verdim. ‘’Dur ya, sakin ol, gözlerini büyütme hemen. Benim hikâyem daha bitmedi ki… Kızım altı yaşındaymış ve üç senedir böbrek yetmezliği ile uğraşıyormuş. Anladın mı şimdi? Anlamamışsındır, bende ilk başta anlayamadım. Daha doğrusu neye kızacağımı, neye sinirleneceğimi, neye üzüleceğimi, neye şaşıracağımı anlamadım. Kızımın hasta olmasına rağmen bana söylenmemiş olmasına mı? Kızımın babasızlığın yanında hastalıkla mücadele etmesine mi? Hasta diye bana bırakılmak istenmesine mi? Hastalığın tedavi umudunun bende olma ihtimali akıllara gelmese kızımı göremeyecek olmama mı? Bunlardan kaçını düşündü, kaçını ben kurdum biliyorum… Hâlâ bu soruları düşünüyorum… Lafı çok uzatmayacağım, benim böbreğim uymadı, kızımla da sadece altı ay zaman geçirebildim. Kızımı kurtaramadık…’’ ‘’Kurtaramadık derken’’ diye zorla ve korkuyla sorarken, gözümden süzülen yaşlara engel olamadım. Acıyı içimde hissettim, baba değildim ama kızını kaybeden baba gibi içim yanıyordu. Artık Sadi Abi devam etsin istemiyordum ama Sadi Abi konuştukça rahatlıyordu, içini kemiren Ona ağır gelen ne varsa dışarıya atıyordu. Belki de hiç kimseye anlatamamıştı, belki de denemişti ama hiç kimse dinlememişti. Daha da kötüsü belki de dinlerken ‘’Bu da acımı, bak ben ne yaşadım’’ dercesine kendi hikâyelerini anlatmaya başlamışları. ‘’Öldü işte. Altı yaşında günahsız bir çocuk öldü. Babasını sadece altı ay görebilen, babasının gücü kudreti kendisini kurtarmaya yetmeyen O kız öldü. Babasından sevgi göremeden… Ben tüm çocuklara sevgi göstermiştim de bir kızıma gösterememiştim. Bu düşüncenin akıldan çıkmaması ve hissettirdiği duygu ne kadar ağır bilir misin? Laf olsun diye sordum, umarım bilmiyorsundur, çünkü o acı uyutmuyor insanı. Çünkü o acı kulağına ‘’Kızına haksızlık yaptın’’ diyerek seni diğer çocuklardan uzaklaştırıyor. Ne zaman bir çocuğa gülecek, bir çocuğa bakacak, bir çocuğu sevecek olsam; kızım geliyor aklıma… Kızım geliyor aklıma, kızıma gösteremediğim sevgi, kızımla geçiremediğim zaman ve kızımın bana ‘’Başkalarını sevdiğin için mi beni sevmedin?’’ demesi… Kızım bana bunu sordu, çocuklarla oynadığımı O gün gören kızım, beni çocuklarla oynayabildiğim için kendisiyle oynamaya gitmediğimi düşünmüş. Açıklamasını yapamadım, kendimi hiç anlatamadım.’’ ‘’Neden anlatmadın be abi, ben olsam…’’ derken göz göze geldik, konuşamadım. ‘’Karşında mutsuz bir çocuk varken ve o çocuk senin çocuğunken; insan haklı olmaktan ve haklı olma ihtimalinden bile utanıyor. Sadece Leyla’m mutlu olsun istedim ve bunu Onu konuşarak değil, yaşayarak sağlayalım istedim. İşte bu yüzden çocuklardan uzaklaştım, sanma ki uzaklaşınca dertlerim bitti. Sokakta oynayan her çocuk gördüğümde; bu seferde benim kızım neden böyle mutlu olamadı, ben kızımı neden böyle gezdiremedim diye diye düşündüm. Belki de bu düşünceden olacak ki; hayatında ağzına sigara sürmemiş ben kanser oldum. Hem de akciğer kanseri. Önce çıldıracak gibi oldum, ‘’Neden Allah’ım?’’ diye sordum. Kızım vardı ama haberim yoktu, sigara içmedim ama kanser oldum. Benim suçum neydi, ben kendi halinde yaşayan deli dolu biriydim. Sonra Doktor ‘’En fazla altı ay yaşar’’ dediğinde anladım. Bu bir mesajdı, altı ay yaşayan kızıma karşılık, Ona çektirdiğim babasızlığa karşılık, benim cezamda son altı aydı. Bir umut dedim, bir umut kızıma kavuşacağım ve hastane çıkışı bir paket sigara aldım. O güne kadar sigara içmemiş adam altı ay yaşıyorsa, sigara içersem kızıma daha çabuk kavuşurum, en azından oralarda babasız bırakmam, kızım bir altı yıl bekledi ama bir altı ay daha beklemesin dedim. Olmadı, aradan altı yıl geçti ve ben hâlâ yaşıyorum. Bir umut işte sigara içmeye de devam ediyorum, belki ciğerler dayanamaz iflas eder diye ama olmuyor. Benim cezam asıl buymuş; altı yıl babasız bıraktığım kızım için Yaradan beni altı yıldır kızıma kavuşturmuyor diye düşünüyorum, düşündükçe huysuzlaşıyorum. Yaradan daha fazla kızmasın, beni kızımdan daha fazla ayrı tutmasın diye; hâlâ çocukları sevmiyorum.’’ O neden ya? Ne alaka? Derken şaşkınlığımla birlikte sesimin artığını fark edememiş olmalıyım ki; işten gelmekte olan konut sakinlerinin bakışları bizlere çevrildi. ‘’Kul hakkı… Kızına göstermediğin sevgiyi başka çocuklara neden gösterdin der diye. Allah demese bile; kızım kavuştuğumuzda ‘’Beni özlemedin mi, beni düşünmedin mi, ben ölmüşken başka çocuklarla nasıl oynadın?’’ der diye… Hayat bu zorlamanın gereği yok, olacak olan oluyor…’’ Neresinden tutsan elinde kalan bir hikâyeyi yaşamıştı Sadi Abi. ‘’Tanrı çocukları mutlu edeni sever’’ diyemedim, kendisinin de dediği gibi karşındaki mutsuz olunca insanın aradığı tek şey mutluluk oluyordu. O akşam yatarken eski sevgililerimi arayıp ‘’Çocuğumuz oldu mu lan?’’ diye sorasım geldi, sonra hâlâ çocuksu düşünebiliyor olmama sevinerek uyudum. O günden sonra da tüm huysuzları ve huysuzlukları sever oldum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE