İstanbul’a gelip, hatırlarla dolu yerleri görmek kadar güzel bir hatıra daha olamazdı. Abim geçen senelerde kentsel dönüşüme girmiş olan evimizin bittiğini ve oraya tekrar yerleştiğini söylediğinde sevinmiştim. Doğup büyüdüğüm yer değildi ama benim için özeldi, anısı da hatırası da büyüktü benim için.
Başlarda Beşiktaş’tan Bağcılar’a taşınmak beni üzse de; sonradan anladım ki rahmetli babam bu kararı bizim için vermişti. Büyüdüğü ve sevildiği semtten, sırf çocuklarının kendilerine ait başını sokacak bir evi olsun diye vazgeçmişti. Her yerde olduğu gibi burada da kendisini sevdirmeyi hemen başarmıştı.
Acaba o hatırlar olmasaydı ya da annem o evde oturmak istediğini söylemeseydi; abim oraya yerleşir miydi diye düşündüm. Yerleşirdi. Çünkü abimde bazı konularda babamın aynısıydı. O evdeki rutinlerimizden biri de annemin hastaneye sıklıkla gidip gelmesiydi, hiçbir şey değişmemişti geçen yıllara rağmen.
Abim ‘’Eve giderken annemi hastaneden al, hastanede şuan.’’ dediğine; zamanın bazı şeyleri değiştiremediğini daha iyi anladım. Çocukluğumun geçtiği küçük hastaneden sonra, gençliğimin geçtiği büyük hastane burası… Annem hep hasta olmuştu, özellikle babamın vefatından sonra… Babam annemin vazgeçilmez refakatçisiydi, babamdan sonra o görev sırasıyla bize geçti. Ne kadar özenirsek özenelim, babamın yerini tutamadık, hem de hiçbir konuda…
Hastanede annemin ‘’Kızım’’ diye hitap ettiği hemşireyi bir hasta yakını tarafından azarlanırken gördüm. ‘’Siz ne anlarsınız ki… Gelip gidip maaşınızı almaya bakarsınız. Sorsam size kocanızda hemşire ya da doktordur, siz sadece paraya taparsınız…’’ diye bağırdı genç adam.
Genç adamın bağırmasıyla; hemşire masasını terk eden Saadet Hemşire durdu, yüzü bana dönüktü, gözlerinin bir ânda kırmızıya döndüğünü saniye saniye gördüm. Gözleri birden doldu, gözlerinde akmaya hazır bekleyen yaşları; dişlerini sıkarak, dudaklarını ısırarak tutuyordu. Hemşire masasına bağıran gence doğru döndüğünde; genç karşısındaki manzaraya sebep olmaktan utanarak sustu ama Saadet Hemşire sesi titreye titreye konuşmaya başladı;
‘’Ben Saadet Hemşire. Adımın anlamı mutluluk, adımı annem koymuş. ‘’Biz mutlu olamadık, bari kızım mutlu olsun. Bu topraklarda kadının mutlu olması zor, okusun ve mutlu olsun başka bir şey istemem.’’ demiş. Beni hep böyle söyleyerek büyüttü, bende hep inandım. Hiç mutlu olamadım ama bir gün mutlu olacağıma hep inandım.
Şırnak Cizre’de bir köyde doğdum ben. Kadınlara değer verilmeyen, erkeklere hizmetin sıradan görevimiz sayıldığı, kadın olarak birey olmanın imkânsız olduğu bir köyde… Köyümüzde sadece ilkokul vardı, yan köyde de ortaokul… Okumam bile zor oldu. Hele de lise için her gün ilçeye gitmem çok zordu. Mesafeden ya da ulaşımdan değildi zorluk, her gün ilçeye okula gittiğim için abimlerden yediğim dayaklar zorlaştırıyordu.
Ben ilk defa lisede duydum ‘’Orospu’’ kelimesini. Ne anlama geldiğini, kime söylendiğini dahi bilmiyordum. Tek bildiğim her gün yediğim dayakların yanında ikram edilen ‘’Başımıza orospu mu olacaksın sen?’’ cümlesinin dayağın asıl sebebi olmasıydı. O dönemler bu soruya cevap veremediğim için dayaklar devam ediyor sanıyordum, anlamını bilmediğim kelimeden ötürü ne sorduklarını da anlamıyordum. O soruya cevap versem; dayaklar kesilecekmiş gibi hissettiğim gün şansımı deneyerek ‘’Evet’’ demiştim. Dayak kesilmezse yarında şansımı ‘’Hayır’’ diyerek denerim, diye düşünerek…
En ağır dayağım o gün oldu. Ama süresi ve şiddetinden dolayı değil, çünkü sadece cevabı beğenmediklerinden devam ettiğini düşündüm dayağın. Sonradan anlasam da hiç unutamadım, abimlerin en ağır dayağımı bir fiske bile vurmadan atmış olmalarını.
O günü unutamam. Lisenin daha birinci sınıfındaydım, iki ay geçmesine rağmen ancak alışabilmiştim. Malum onca yol ve zahmet; iki ayın ardından sıradanlaşmıştı ve artık beni zorlamıyordu. Zaten okula geliyorum diye atılan dayaklarda başlayalı daha iki hafta olmuştu. Abimler sağ olsun, hayatım sıradan ve sıkıcı olmasın diye renklendiriyorlardı. Hayatımda bolca mor renk vardı.
Başlarda ‘’Hevesini alsın, zaten onca yolu parasız ve aç gidemez.’’ diye müsaade ettiklerini ve ben azimle devam edince; dayağın ikinci bir ikna aracı olduğunu anladım. Ama dedim ya; ‘’Abimlerin bir tokat bile atmadan, bana verdikleri o acı… İşte o dayağı ve o acıyı hiç unutamadım…’’ O dayağı fark ettiğim gün ‘’Ben bugün ölmediysem, durmadıysam, yıkılmadıysam; kimse beni durduramaz, yıkamaz ve yolumdan geri çeviremez. Ben güçlüyüm ve bunu herkese göstereceğim.’’ dedim.
O gün…
Elim yüzüm çürükler içinde okula gittiğim ilk gün. İki hafta önce başlayan dayağın, iki haftada çürüğe dönüştüğünü öğrendiğim gün… Öğretmenlerimin ‘’Köy kızının eli yüzü şiş gelmesi normal, köyde ağır işlerde çalışıyordur.’’ demelerine rağmen; çürüklerimi gördüklerinde dayak yediğimi anladıkları gün…
Nuriye öğretmenim vardı, Nuriye Soyyılmaz. Tokatlıydı, Anadolu kızıydı, muhtemelen zorluklar içinde okumuş ve belki de benim yaşadıklarımı yaşamıştı. Yoksa beni ve hatta bizleri bu kadar iyi anlaması imkânsızdı. İncinmememiz için kibar ve nazik davranan bir melek gibiydi. Nuriye öğretmenimin bir ders anlatması vardı görmeniz lazım. Derste, okulda ve dışarıda çok sert ve mesafeli olan Hoca Hanım, konu öğrencilerinin sorunları olunca tam bir sevecen anne oluyordu. Nuriye Öğretmenim olmasa; ne hemşire olabilirdim ne de okuyabilirdim, belki de yaşamazdım da… O gün Nuriye Öğretmen beni kenara çekti ve benimle annemmiş, ablammış, arkadaşımmış gibi konuştu. Hatta ara ara benmişim gibi duygularımı kelimelere döktü. Çok rahatlamış ve hafiflemiştim. Ta ki orospu sözünün ne demek olduğunu anlatana kadar…
Nefes alamadım, terledim, ellerim ve ayaklarım tutmaz oldu, en önemlisi de utandım. Çok utandım… Nuriye Öğretmenimin yüzüne bakmaktan utandım, liseyi okumak istememden utandım, hatta yaşadığıma bile utandım. ‘’Keşke abimler beni döveceklerine öldürselerdi.’’ diye düşündüm. Bırakın abimlerin söylemek istediklerini; daha bir oğlana bakmışlığım yoktu, öğretmenlerim dâhil yere bakmadan konuştuğum bir erkek olmamıştı. Ben köyden ilçeye okula giderken, ilçedeki oyuncakçıların vitrinlerine bakan ve o oyuncaklarla hayal kuran bir çocuktum daha…
Annem adımı mutluluk anlamına gelen Saadet koymuştu ama arkamdan abimlerden cesaret alan bütün köy ‘’Orospu’’ diyordu. Okumak orospuluk mu oluyordu şimdi? Orospu diye anılırken nasıl mutlu olabilirdim? Olamadım da… Okul bitene kadar mücadele ettim ama mutlu olamadım. Okulum bitti, hemşire oldum. Daha kendi yaralarımı saramamışken; başkalarının yaralarına merhem olmaya çalıştım.’’
Genç adam utanç ve üzüntüyle ‘’özür dilerim, bilmi…’’ derken; Saadet hemşire eliyle sus işareti yaptı. Hastanelerde olan o meşhur fotoğrafın bu kadar etkili olacağını hiç düşünmemiştim. Saadet Hemşire ‘’Sus’’ işaretini yaptı; bütün hastane sustu, tüm refakatçiler hastalarını, tüm hastalar hastalıklarını unuttu… Herkes Saadet Hemşireyi dinlemeye başladı.
‘’Hemşirelik beni köyümden ve o iğrenç yaşamdan kurtarmıştı ya da ben öyle zannediyordum. Kader işte, müdahale edemiyorsun, ne yaparsan yap; başladığın yere dönüyorsun. şık oldum, askerdi, evlendik. Eş durumundan tayin ile eşimin doğu görevi için tekrar Şırnak’a döndük. Bu sefer ezilen ben değildim, güçlüydüm ama gördüğüm ezilen her kızda ve kadında o acıyı tekrar tekrar ben çektim. Onca yıl geçmişti ama bu ülkede kadının birey olduğu hâlâ anlaşılmamıştı ve maalesef bu konu bazı yerlerde daha çok kendini belli ediyordu.
Bundan üç sene öncesine kadar ‘’Sen kimsin’’ ya da ‘’Adınız ne?’’ diye sorsaydınız ya da ben kendimi tanıtacak olsaydım; ‘’Ben Saadet Hemşire, Soner Uzmanın eşi Saadet Hemşire’’ derdim. Çünkü biz her şehri beraber gezdik, her şehirde beraber yaşadık. Ben ilçelerin hastanelerinde, O ilçelerin Jandarma karakollarında…
‘’Ben Saadet Hemşire, Soner Uzman’ın eşi’’ derdim; sizde on saniyelik tanışma ânında beni yargılamaya başlardınız. ‘’Ooo’’ derdiniz, ‘’Hemşire askerle evlensin tabi’’ derdiniz. Yetmezdi eklerdiniz; ‘’Bunlarda kalp yok, para için memur memurla evlenir.’’ derdiniz. Dediniz de, hem de yüzlerce defa. Sizlerde demem demeyin, ben bunları çok duydum, hem de öncesinde ‘’Bizi kimsenin hayatı ilgilendirmez’’ diyenlerden daha çok duydum. Sizin de abilerimden farkınız yok, aslında var; Onlar en azından açıkça orospu diyorlardı. Sizde o cesaret bile yok, siz o yapmacık kibarlığınızın altından, çaktırmadan bu imayı yapmaya çalışacak kadar zavallısınız.
Siz neler hissettiğimizi nereden bileceksiniz? Asker olan eşinizle aynı ilçede çalışmak; ‘’Hastaneye asker geldi.’’ cümlesinde donmak demektir. O cümleyle üşümeye başlar insan, eli ayağına dolanır, gözleri dolar, nefes alamaz. Sonra bir ân kendini toparlar ve o askere koşar. O asker eşi değilse; önce bir rahatlar, sonra yaralı bir asker olmasına rağmen rahatlamış olmanın mahcubiyetini yaşar.
Asker tanıdık değilse tedavisi kolaydır ama asker tanıdıksa tedavisi zordur. Bir de o asker sizin eşinizse… İşte o ân tedavisi imkânsızdır. Panik yaparsınız, ağlarsınız, nefes alamazsınız, Onun dışındaki her şeyi bulanık ama O’nu ve yaralarını çok net görürsünüz. Nöbetinizin sonundaysanız; yorgunluğu unutur ve bir aslan gibi yırtıcı ve saldırgan olursunuz. Nöbete yeni geldiyseniz; tüm enerjiniz bir ânda biter ve dizlerinin bağı çözülür. Sonrada arkadaşlarınız sizi sevdiğiniz adamdan uzak bir yere götürür. Kızarsınız arkadaşlarınıza, sizi sevdiğiniz adamı tedavi etmekten alıkoyuyorlar gibi görürsünüz. Hâlbuki o ân sizin de tedaviye ihtiyacınız olduğunu bir tek Onlar anlar. Anladıkları için sizin vicdan azabı çekecek kararlar vermenize izin vermezler. Bazen mecburen o tedaviye dâhil olursunuz ve bazen duygularınız yüzünden hata yaparsınız; işte bu daha büyük bir acıdır. Tüm şehri tedavi edip, sevdiğinizi tedavi edememekle bir ömür yaşamak ve bu olayla yüzleşmekten bir ömür kaçmak zorunda kalırsınız.
Bende de tam böyle oldu…’’
Saadet Hemşirenin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, o gözyaşlarıyla birlikte boğazım düğümlendi… Yutkunamıyordum, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, başımı kaldırıp etrafıma baktığımda; kattaki herkesin gözlerinin dolu olduğunu fark ettim.
‘’Soner göğsünde üç mermi ile geldi hastaneye… Benim için atan o kalbe, benden daha yakın üç kurşun vardı ve benim elimden gelen bir şey yoktu. İçimden bir dokunuşumla Soner iyileştirecek bir özel güç olmasını istiyordum ama elim ayağım donmuştu, hareket bile edemiyordum. Kulaklarımda adım çınlıyordu; tüm ameliyathane personeli ‘’Saadet hemşire’’ diye sesleniyordu ama ben sadece Soner’in seslenmesini duyuyordum. Soner bana sesleniyordu ve maalesef bunu tüm hastanede duyan tek kişi bendim…
İlk defa o gün kızdım Soner’e. Daha önce hiç kızmadım, kızacağım bir olay da hiç olmadı. Soner çok güzel bir eş, çok güzel bir dosttu. Her etkinliği, her işi beraber yapardık; yemeği, sporu, yürüyüşü ve hatta kitap okumayı. Beni bugüne kadar hiç üzmeyen, hiç incitmeyen, hiç kızdırmayan adama; o gün kızmıştım. Tam mutlu oldum dediğim zamanlarda mutluluğumu elimden alıyordu. Sanki bilerek ve isteyerek orada kanlar içinde yatıyormuş gibi kızdım O’na…
O kızgınlığım uzun zaman geçmedi, uzun zaman düşündüm ve düşündükçe beni bırakıp gitmesi beni çıldırtıyordu, öfkem her geçen gün daha da artıyordu. ‘’Her işi beraber yapan çift, gerekirse beraber ölecek arkadaş.’’ dedim durdum yıllarca.
Sonra anladım, ben yıllarca kendime kızmıştım. O beraberliği ben bozmuştum; O ölmüş ama ben yaşamıştım. Sonra fark ettim ki be o beraberliği; Soner çocuk istediğinde bozmuştum, baba olma isteğini geri çevirmiştim.
Korktum. Soner’in baba olamamasından değil, benim anne olamamamdan korktum. Kızımın ben olmasından korktum; benim yaşadıklarımı yaşamasından ve elimden bir şey gelmemesinden. Yalan söylemeyeceğim, birazda rahatım bozulmasın istedim; bu güzel adamın sevgisinin tadını çıkartmak istedim, bu sevgi anne ve evlat arasında ikiye bölünsün istemedim. Şimdi çok pişmanım…
Evde Soner’e benzeyen küçük bir adam olabilirdi. ‘’Evlat, anne ve babanın eseridir.’’ denilmesini bile anladım; değeri sevdiğin insanla birlikte yaptığından büyük olan, sevdiklerin yanında değilken sevdiklerini sana hatırlatan bir insan olmasından geliyor. Şimdi benim sevdiğim çok uzakta ve O’nun gibi yürüyen, O’nun gibi konuşan bir küçük adam için ömrümü verebilirdim. İş işten geçince anladım.
Ben Saadet Hemşire, mutluluk sadece adımda… Mutluluğum azalacak, sevgim bölünecek diye mutluluğundan vazgeçmiş biriyim. Adımdan ötürü olacak ki; geçmişimi hiç unutamam, hep geçmişimi ve geçmişte verdiğim yanlış kararlarımı hatırlatır bu hayat bana. Adım belirledi belki de kaderimi, hani derler ya ‘’Bu hayatta en çok neyi istersen, ondan uzaklaşırsın.’’ diye; işte ben en çok duyduğum duygudan, adımdan uzaklaştım.
Şimdilerde yaşadıklarımı bilmeyenler ‘’Huysuz olduğu için bekârdır.’’ diyorlar, ne hayatım değişti ne de yargılamak isteyen insanlar…’’
Saadet Hemşire cümlesinin bitmesiyle tekrar hemşire masasına arkasını döndü ve yanımızdan geçerek uzaklaştı. Saadet Hemşire yanımızdan geçerken gözleri kan çanağı, yanakları sırılsıklamdı ama başı dik ve gururla yürüyordu. Kendi kendini yargılayan insanı, kimsenin yıkamayacağını göstererek koridorda uzaklaştı. Saadet Hemşire gitti ama anlattıkları bizimle kaldı, hem de boğazımızda kaldı , yutkunmamıza engel olarak…