Şehit

1448 Kelimeler
‘’Gelecek durak Cevizlibağ…’’ Sesiyle ineceğim durağa yaklaştığımı anladım ve düşüncelerimden sıyrıldım. İstanbul’a gelmişken çocukluğumun geçtiği baba dükkânına uğramamak olmazdı. Babam vefat ettikten sonra hiç gitmemiştim, korkmuştum. O matbaa bana babamın yokluğunu hatırlatıyordu, hem de yürek sızlatarak hatırlatıyordu. Babamı hep orada çalışırken hatırlarım, çünkü benim babam hep çalışırdı. Hatta hafta sonları çalışacağı zaman bizi de götürürdü. ‘’Bir çocuk sanayide bulunan bir matbaaya gitmeye neden can atar?’’ diye çok düşünürdüm… Cevabı çok açık ve netmiş. Babasına yakın olmak, babasıyla vakit geçirmek, babasını çalışırken görmek, babasını daha iyi tanıyabilmek ve anlayabilmek içinmiş. Hayatta böyle bir çelişki var işte… Çocukken nedenini açıklayamıyorsun, nedenini açıklayabileceğin yaşta da; o sebep ve isteklerden uzaklaşıyor ve unutuyorsun. Keşke hep çocuk kalsaydık. Matbaada artık abim var, hiç çocuk olamamış abim. Daha dört yaşındayken peş peşe iki kardeşe sahip olup, dört yaşında abi olmak zorunda kalan abim. İnsan dört yaşında sorumluluk sahibi olunca bir daha bırakamıyordu galiba, çünkü abim hiç bırakmadı. Matbaaya girdiğim ân bir abilik daha yaptığını anladım. Yıllar boyunca burada hiçbir eşyanın yeri değişmemişti, aynı çocukluğumda gibiydim. Tek değişen o makinelerde çalışanın abim olmasıydı. Aslında o da küçük bir değişiklikti, çünkü abim zamanla babama daha çok benzemeye başlamıştı. Abim de babam gibi çalışıyordu; babamda sıcak havalarda gömleğini çıkartıp atlet ile çalışırdı, babamda böyle sessiz ve ciddi çalışırdı… Abimin yan esnaflara yaptığı şakalar bile aynı babamın hareketleriydi. Zaten derler ya; baba vefat edince özellikleri çocukları arasında dağılır diye… Babamın sakinliği, kabullenmesi, içine atması, dertlerini paylaşmaması gibi tüm ağır özellikleri abime geçmişti. Bana ise; şakacılığı, kıvrak dili, güler yüzü gelmişti. Dört yaşında abi olan bu adam, kardeşlerime yorucu özellikler gitmesin der gibi; tüm ağır ve yaralayıcı özellikleri üstüne almıştı. Abim bizi düşünüyordu, hem de dört yaşından beri… Beni karşılarken sarıldı ve ‘’Sanayiyi yıkacaklar, biliyor musun?’’ dedi. Biliyordum, bildiğim için Amasya’dan geldim ya… Babamın hatıralarını ve çocukluğumu kaybedeceğimi öğrendiğimde; buraya hiç gelmediğim için kendime kızdım ya ve biletimi hemen aldım ya… O gece babam rüyama girip ‘’Aferin oğlum, baba mesleğinden, kendi dükkânından, ailenden kaçılmaz.’’ dedi ya… Abime bu düşündüklerimden ve hissettiklerimden hiç bahsetmedim, abim sorusunu sordu ve kısa bir sessizlikle birlikte sulu gözlerle birbirimize baktık. Sessizliği bozmak için; ‘’itiraz edin’’ dedim ve ekledim, ‘’ama bu sana göre değil’’… Abim hiçbir devlet memuruna ve hiçbir karara itiraz etmez, hemen kabullenirdi. İtiraz etse ödemeyeceği birçok trafik cezasını ödediği oldu. Hatta sahip olduğu motosikletine, arabaymış gibi emniyet kemeri cezası yazıldığında bile; itiraz etmeden hemen gidip ödemişti. ‘’Neden be abi? Neden hiç itiraz etmiyorsun?’’ dedim. Gözleri doldu, ‘’Korktuğumu düşünüyorsun, biliyorum. Ama korkudan değil.’’ derken sesi titredi. ‘’Neden’’ diye sordum; ‘’Senin istediğin gibi seni eğlendirecek bir hikâyem yok.’’ dedi. ‘’Eğlenmem için değil, seni tanımam için anlat. Babamızı tanımak için çocukluğumuz vardı ama birbirimizi tanıyacak zamanımız olmadı, özür dilerim. Ben seni, abimi tanımak istiyorum.’’ dediğimde; abim buz kesmişti, benim gibi bir dalgacı davuttan böyle bir duygusallık beklemiyordu. Kendini toparlamaya çalışırken bir süre sustu ve ardından anlatmaya başladı: ‘’Asker ve polise itiraz edememekle başladı. Ben size askerliğimle ilgili olarak sadece Vahap86’da yediklerimi anlattım. O anlattıklarım Mardin – Kızıltepe’nin eğlenceli yüzüydü, birde hüzünlü yüzü var… Sana şimdi onu anlatacağım… Askerlik ile sivil yaşam arasında çok fark var. Sivil hayatta iyi bir şoför olabilirsin ama ateş altındayken araç kullanmak ayrı bir meziyettir ve çok farklıdır. Bu birçok işte böyledir. Sen vurulan bir asker gördün mü örneğin? Ben gördüm, sana anlatayım. Çünkü filmlerde gördüğün gibi değil, çünkü vurulan bir asker olunca; vurulmak da, hissettikleri de, acı ve üzüntüleri de farklı oluyor. Bir asker nasıl vurulur? Vurulduğunda ne olur anlatayım sana. Görevdesindir, sivil hayatta olsan kaçacağın bir karışıklığın üstüne doğru gidiyorsundur. Giderken bir yandan ateş ederek saldırıyor ya da güvenliği sağlıyor, bir yandan da tim arkadaşlarını kolluyor ve düşünüyorsundur.’’ Abim anlatırken gözlerini boşluğa sabit bir şekilde sabitlemişti, bana anlatıyor ama resmen o ânın tekrar ortasında gibi hayal ediyordu. Gözlerinin dolmasıyla ve sesinin titremesiyle buna emin olduğum sırada; sol elinin işaret parmağıyla, sağ göğsünün omuza yakın bir kısmına dokunarak anlatmaya devam etti: ‘’Bir ânda ıslık sesi gibi gelen mermilerden birinin sesi yarıda kesilir. Tam şurada bir yanma hissedersin… Artık vurulmuşsundur ama daha haberin yoktur. Sen o yanmayı; tüfeğin ağırlığından ya da geri tepmesinden sanıyorsundur. İki dakika içinde; kulakların çınlamaya başlar, dışarıdaki mermi ve bağırma sesleri boğuklaşır, etrafında hareket eden herkesin hatta her şeyin tüm ayrıntılarını fark etmeye başlarsın. Sanki herkes çok yavaşlamış ya da sen çok hızlanmışsın gibi… Yürüyememeye başladığında hızlı olmadığını anlarsın. İlk kolların düşer; tüfeği tutamaz, kolunu kaldıramaz hale gelirsin. Devamında boğazın düğümlenir, etraf hafif hafif bulanıklaşır. Kollarındaki tüm kan çekilir, artık onlar senin kolların değildir, onlara söz geçiremezsin. Bacakların vücudun alt kısmında olduğu için galiba; bacaklardaki kan o kadar çabuk çekilmez, aksine donar gibi olur ve bacakların kaskatı kesilir. Ne adım atabilirsin, ne eğilebilirsin. Siper alamaz, saklanamaz, öylece ayakta beklersin yani… İşte tam o ân durumunu arkadaşların fark eder. Kulaklarında duyduğun tek ses adın olur. Herkes adını haykırır, amaçları seni kendine getirmek, içinde bulunduğun şoktan çıkartmak, daldığın hayal dünyasından seni kurtarmak ve siper almanı sağlamaktır. Herkes çatışmayı unutur ve senin bir daha vurulmaman için mücadele etmeye başlar. Ama sen çocukluk ânlarını, sevdiğin kızı, ilk öpüşmeni, annenin seni askere uğurlamasını, babanın elini öptüğün o bayram sabahını, geldiğin şehrin sokaklarını düşünmeye… Hatta görmeye başlarsın. Sen artık başka bir dünyadasındır. Bu sırada canını hiçe sayan bir silah arkadaşın mevziisinden fırlar ve senin üzerine atlar, çünkü bacaklarına söz geçiremediğini bilir. Bu genelde en sert, en korkulan, hatta sana en çok bağıran komutanın olur. Seni belki bir ağaç, belki bir kaya arkasına sokup; gözlerinin içine bakarak ‘’Korkma oğlum, geçecek, sana bir şey olmayacak, küçük bir yara…’’ der. Hal bu ki sen zaten korkmuyorsundur, zaten canın da yanmıyordur. Aksine üstünde tarifsiz bir mutluluk vardır. Tam o arada yarıda kesilen ikinci bir ıslık sesiyle sarsıldığında kendine gelirsin. Yüzündeki ıslaklığın, seni kurtarmaya gelen komutanının sırtından girip, boynundan çıkan merminin; komutanının kanını yüzüne sıçratırken senin göğsüne girdiğini anlarsın. İşte o ân içinde bulunduğun zamana dönersin, işte o ân her şeyi fark edersin, işte tam o ân canın yanmaya başlar. Kendin için değildir canının yanması, senin için ölecek olan o adamı düşünürsün. Gözlerinin dolma nedeni; o adamın iki çocuğudur. Anlamaya çalışırsın… Karşında göz göze kaldığın O sarı dev adama bakarak acı çekersin. Askerlik psikolojisiyle ilk Atatürk gelir aklına, sarı saçlı mavi gözlü Soner Yüzbaşıyı Atatürk’e benzetirsin. Bunu dile getirebilsen keşke… Keşke konuşabilsem dersin. Çünkü bilirsin ki; Soner Yüzbaşı bunu duysa tüm acıları geçecektir. Boğazın düğümlenir, nefes alamazsın, karşında seni kurtarmak için vurulmuş komutanınla, yerde göz gözeyken acıların artmaya başlar. Nefes alamadığın için miğferini çıkartırsın, aynı anda Yüzbaşı’da çıkartır. Asker olanlar bilir, bu son demdir. Acıların o kadar artmış, durum o kadar karışıktır ki; başına isabet edecek bir mermi seni acılarından kurtaracağı için o miğfer çıkar. Ama o mermi gelmez. O mermi bilir ki; senin canını yakan başkasının vurulmasıdır, o ân tüm askerler vurulan diğer silah arkadaşları için üzülür. Kendileri vurulmuş olsalar bile… Birkaç dakika sonra sallanmaya başlarsın, bulanıklaşan görüntü artık kararmaya başlar, kendi tükürüğünü yutamayacak duruma gelirsin, ağzından kan ile karışık tükürüklerin akarken; yavaşça yana doğru düşmeye başlarsın. Tam acılarım bitiyor dediğin, dünyayı yerde yan yatarken izlediğin o ân… İşte tam o ân olabilecek en acı şey olur, komutanında senin tam karşına gelecek şekilde düşer. Dünyaya gözlerini kapatırken; gördüğün son gözler; seni kurtarmak için gelen adamın ölmesidir, o adamın senin için ağlamasıdır. Son ânında hayatı gözlerinin önünden nasıl geçti diye merak edersin ama artık öğrenemeyeceksindir. Birden her yer kararır. Gözlerini ışığa açtığında üzerinden bir hafta geçmiştir, silah arkadaşların başındadır, seni bekliyorlardır. Yüzlerindeki hüznü görürsün, ‘’Soner Yüzbaşı…’’ dersin, tüm gözler ağlamaklı olur. Anlam veremezsin, ‘’tek kurşun’’ dersin. Senin canını iki kurşun alamamışken; tek kurşunla birinin ölmesine anlam veremezsin. Katılamadığın cenazesini düşünürsün; karısının, kızlarının acısını ve haykırışlarını… Bunu düşündüğün ân bitersin, çünkü bir defa düşündüğünde o sesler bir daha hiç aklından çıkmaz. Şehit… Bu kelime kimi ne kadar üzer bilmem ama tahminimce en çok silah arkadaşını üzer. ‘’Birinin ölmesine annesinden daha çok biri üzülür mü?’’ diye sorsalar; silah arkadaşı derim. Ailemden çok gördüğüm, beni koruyan, sırtımı kollayan ve hatta ben ölmeyeyim diye ölen adama… Benden çok kimse üzülemez. Bu acıyla yaşamaya başlarsın, unutmak istersin unutamazsın. Yolda giderken bir lastik patlar, bayramda çocuklar torpil atar; sen o günü, o ânı yaşarsın. Üzülürsün. O akşam yetim kalan kızlar rüyana girer, yakana yapışır; nefes alamazsın. Ölmek istersin ama ölemezsin. Evlenemezsin. Soner Yüzbaşının kızları yetimken, baba olma ihtimalini ihanet sayarsın. O günü unutamazsın ama konuşamazsın da… Göreve de devam edemezsin. Aklın orada kalmasına rağmen, kalbin o acıya dayanamayacağı için görevi bırakırsın. İşte o zaman asker ve polislere büyük bir saygı ve sevgiyle bakarsın. İtiraz edemez, saygıyla dinlersin. Bir onları, bir de iç sesini… Yaşayamasan da, hayat devam eder. Acı bir hatıra ile…’’ Abimin omzundaki yaranın sebebini ilk defa dinlemiştim. Bir kere bile anlatmamıştı. Dedim ya; aynı babam gibiydi ve ben babamı kaybettim diye, abimi de yalnız bırakmıştım…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE