Yetim Ahmet

1364 Kelimeler
İstanbul’da ulaşımın en rahat yoludur toplu taşıma. Amasya’da araba ihtiyaç gibi gelse de; İstanbul’da park yeri aratacak, trafikte mahsur kalmanı sağlayacak bir külfet olarak göründü bana hep. Hele benim gibi kalabalıkta rahatlıkla kafa dinleyebilen biri iseniz; toplu taşıma tadından yenmez. O kalabalık ve dışarıdaki yoğun trafiğin içinde; camdan bakarken hayal kurmak, başka dünyalara dalmak, dinlenmek gibisi yoktur. Düşünecek bol bol vaktiniz olur. Ara sıra kavga ve bağırışlar duysanız da; bu da yolculuğun tadı tuzu dersiniz, İstanbul’a yabancıysanız korkarsınız, yerlisiyseniz umursamazsınız ama benim gibi yıllarca uzak kaldıysanız; büyük bir heyecan ve mutlulukla o ânı izlemeye başlarsınız… Böyle bir ândı, otuzlu yaşlarında birine ‘’Hain’’ demişti bir yaşlı teyze. O kelimeye kadar umursamayan, beyefendiliğini bozmayan O adamın gözünde çakan şimşekleri tüm otobüs fark etti. Kalabalık birden geri çekildi, az önce mücadele edilen koltuğun etrafındaki kalabalığın yerini bir boşluk aldı ve ardından otobüsü bir sessizlik esir aldı. Ama bu olanlar az önce gözlerinde şimşekler çakan adamı sakinleştirmemiş olacak ki; bir hışımla ayağa kalktı. Ayağa kalkmasıyla tüm heybeti gözler önüne serildi, neredeyse iki metrelik bir dev gibiydi, kafası otobüsün tavanına değiyordu… Sinirli olduğu gözlerinden belliydi ama sakince konuşmaya başladı; ‘’Beni tanımadan bana ‘’Hain’’ dediniz. Neden? Yer vermedim diye… O zaman önce beni dinleyecek ve tanıyacaksınız, siz bana ‘’Hain’’ derken ben sustum ve dinledim, şimdi sıra sizde… Adım Ahmet, annem daha hamileyken, babam daha cinsiyetimi öğrenmeden ‘’Adı Ahmet olacak, asker olacak benim oğlum’’ demiş… Eee adam haklı, asker adamın asker oğlu olur. Daha doğumuma altı varken; babam erkek olacağımı bile öğrenememişken, babam şehit, ben de yetim diye anılmaya başlamışım. Daha doğmadan hayat bana yetim diyerek bir gol atmış. O günden sonra annem hamilelik sürecinde devamlı kilo vermiş. Zor iş tabi… Bir yandan lojmanı boşalt, bir yandan cenaze işleri, bir yandan hamilelik… Ben yetim olarak girdiğim doğumhaneden, hayattan ikinci golünü yiyerek; öksüz olarak çıkmışım. Annem babamın acısına mı daha fazla dayanamadı, yoksa benim ağırlığımı mı kaldıramadı bilemedim. Hep bu soruyu sordum kendime. Hep de annemi saygıyla andım. Dedim ki ‘’Kadın ben yaşayabileyim diye, son âna kadar direnmiş’’, keşke direnmeseydi… Keşke şu ân annem ve babamla birlikte olsaydım dediğim çok oldu ama Onları üzmemek için sabrettim. Maça hükmen iki sıfır başladım derken; hooop bir gol daha yemişim, meğer annem ve babamdan başka kimsem yokmuş, meğer annem bu yüzden çok yorulmuş, annemin tek dayanağıymışım. Maça üç sıfır geriden, bir yetimhanede devam etmeye başladım. Şikâyetçi değildim, sonuçta bana bakılıyordu. Daha on iki yaşındayken; on sekiz yaşına geldiğimde yurttan çıkarılacağımı öğrendiğimde mi, yoksa bana bakmaları karşılığı babamdan kalan maaşımı aldıklarını öğrendiğimde mi dördüncü golü yediğimi anlayamadım. Hayatın ironisi bu işte; erkek çocuğu on sekiz yaşına kadar maaş alabiliyor ama o yaşta hem maaş gidiyor, hem de yetimhaneden çıkartılıyorsun. Daha on iki yaşında hayatta ne yapacağımı düşünmeye başladım ben, ileriyi düşünmekten ânı yaşayamaz oldum. Bir sene sonra Alper Binbaşı ile tanıştım, girdiğim sınavdan aldığım not için gelmişti, ‘’askeri liseye gitmek ister misin?’’ diye sormuştu. İçimden haykırdım, işte bu dedim, artık gol atma sırası bendeydi. Kuleli Askeri Lisesi’nde okudum, Alper Binbaşı benim ikinci babam olmuştu. Artık ‘’Yetim Ahmet’’ değildim, bana ‘’Şehitoğlu Ahmet’’ diyorlardı, ben artık resmen asker sayılırdım. Hem de babamdan kalan maaş hesabımda birikiyordu… Mezun olduktan iki sene sonra Şırnak’ta görev yaparken; Teğmen Ahmet diye çağrılıyordum. Bir gün, Kartepe olarak adlandırılan bir dış mevziideydim. Ağustos ayında bile karların erimediği bir tepeydi, tüm bölgeye hâkim olan bir tepe. Normalde de askerlerin nöbet tuttuğu bir dış mevzii. İstihbarat geldiği için o gün mevzide ben vardım. Kurşun yanınızdan geçerse bir ıslık sesi duyarsınız, içinizden geçerse o sesin yarısı beyninizde yankılanır ama kulağınız duymaz… O ses beynimde yankılandığında; arkamdan geldiğini anladım ama dönemedim…’’ Otobüs buz kesmiş dinliyordu, otobüsün şoförü hikâyeyi duyabilmek için mi, yoksa tamamını dinlemek için mi bilemiyorum ama epey yavaşlamıştı, her durakta gereğinden fazla zaman geçiriyor ve duraklarda binenlere; elini dudağına götürerek ‘’Sus’’ işareti yapıyordu… Ahmet Teğmen bir hışımla ayağa kalktı ve gömleğini göğüslerine kadar sıyırdı, sağ göğsünün altında bulunan, sol tarafına göre fazladan bir çukur olan bölümü göstererek konuşmaya devam etti; ‘’7,62 mm, keleş mermisi. Sağ kalçanızdan girdiği zaman, tam buraya kadar ilerleye biliyor, çarptığı kaburganız kırılıyor, akciğerinize batıyor, nefes alamıyorsunuz, hareket edemiyorsunuz. Sadece şükrediyorsunuz, mevziiye bir asker göndermemiş olduğunuz için şükrediyorsunuz. Olası bir durumda bir anneyi üzmekten korkuyorsunuz ve arkanızdan üzülecek bir anneniz olmadığı için şükrediyorsunuz… Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Uğruna Akciğerinizin bir kısmını, birkaç kaburga kemiğinizi verdiğiniz vatana ihanetten sizi tutukluyorlar. Sadece beni mi? Hayır? Yüzlerce, binlerce askeri… Vatanım, milletim diyorsunuz ama ne vatan sizi düşünüyor, ne de millet… Uğruna ölmeyi göze aldığınız, milletim dediğiniz halk; bırakın sizi savunmayı, ‘’Suçları olmasa tutuklanmazlar’’ diyorlar. Yıllarca tutuklu kalıyorsunuz, sorgulanıyorsunuz, psikolojik şiddet başta olmak üzere şiddete maruz kalıyorsunuz. Benim gibi şanslıysanız; beş sene sonra bırakılan ilk kişilerden oluyorsunuz. Çıkarken Alper Albayın vasiyeti üzerine Amasya’ya ailesinin yanına gittim. Yanlış duymadınız, vasiyeti dedim. Kimse neyle suçlandığını, ne zaman çıkacağını, ne olacağını bilmediği için; ölene kadar orada kalacağını ve sonrasında ailesine ne olacağını düşünmekten kendisini alamıyordu. Sevim Abla beni görünce hem çok sevinmiş, hem de eşi gelemediği için çok üzülmüştü. Bakmayın Abla dediğime, kendisine ‘’Sevim Anne’’ diyordum, Onlar benim ikinci anne ve babam olmuştu. Tabi birde Derya ve Deniz var, benim ikinci ailemden olan kız kardeşlerim.’’ Teğmen Ahmet’in ‘’Kız kardeşlerim’’ derken sesi titredi, yutkunmaya çalışıp yutkunamadığını tüm otobüs fark etmiştik. ‘’Amasya’da durumun hüznünü kardeşlerime hissettirmeden yaşamaya çalışıyorduk, üzerimize atılı iftiradan kurtulamadığımız için her durumda sakin ve yardım sever olmaya daha da dikkat ediyorduk. Bir gün Deniz eve ağlayarak geldi, gözlerinden saatlerce ağladığı belli oluyordu. Okulda oyun oynarken bir anlaşmazlık olmuş, devamında arkadaşı Deniz’e ‘’Sus lan, senin baban vatan haini değil mi?’’ diye bağırmış ve bu da yetmemişti… Devamında ağıza ağza alınmayacak küfürler etmiş. Deniz sadece ziyaretlerde görebildiği babası için bize ‘’Babam gerçekten hain mi?’’ diye sordu. Hadi Deniz babasını görmeden büyüdü, tanımıyor. Hadi ben yetimim babasız büyüdüm, öksüzüm annesiz büyüdüm. Hadi ben ailede eğitim ve terbiye almadım, okuldaki öğrencilerde mi babasız büyüdü? Ya da öğretmenlerde mi babasızdı? Diyelim ki Deniz’in babası suçlu, ben suçluyum; bunda Deniz’in ne suçu vardı? Bu mu adalet, bu hak, bu eğitim? Kendimi zor tuttum, bir mutfaktaki bıçaklara baktım, bir ağlayan kardeşim Deniz’e. ‘’Sıçarım lan düzenize’’ diye fırlatıp, bunu yapanların evlerine acı götürmeyi çok istedim. Yapamadım. Tekrar hain derler diye değil… Deniz Abisiz kalmasın, Sevim Anne oğulsuz kalmasın diye yapamadım. Hiçbir işe yaramazsam da; pazardan marketler gelirler poşetleri taşıyacak bir adam olarak kalmak için yapamadım. Deniz bir daha ağlarsa; yanında ‘’Geçecek’’ diyerek sarılacak bir abisi olsun diye yapamadım. Sonra ‘’Pardon yanlışlık olmuş’’ dediler, Alper Baba eve akciğer kanseri olarak gelmişti, altı ay sonra vefat etti. Kızları ağladığında içi parçalanan o baba, kimsesiz bana babalık yapan o koca yürekli çınar; kızlarından biriyle vakit geçirememiş, diğerinin büyüdüğünü görememişti… Hayat bana ikinci defa yetim kalmayı tattırarak bir gol daha atmıştı. Skoru ben unuttum, sayabileniniz var mı?’’ Otobüste kimseden ses çıkmıyordu, son üç durakta hiç inende olmadı… Herkes sessizce Ahmet Abi’nin hikâyesini dinliyordu, Artık Ahmet bizim ailelerimizin bir parçası olmuştu, tüm otobüs dolu gözlerle, titreyen dudaklarla Ahmet’i dinliyordu. Ahmet gözlerinden akan yaşlara mani olamadı, titrek bir sesle devam etti; ‘’Ağlamayın, ağlamanız benim için bir şey ifade etmiyor, bizim gözyaşlarımız sizin içinizdeki öfkeyi söndürmüş müydü ki; sizin gözyaşlarınız benim içimdeki ateşi söndürsün… Sevim annem kalp hastası şuan, durumu ağır; kadın haklı da, bir yandan kocası, bir yandan biz çocukları için mücadele etti durdu. Sevim anne mücadele ederken tüm tanıdıklarının ve akrabalarının kendisine yüz çevirdiğini anlattı. Sizler sustunuz, haberlerde izlediniz ve sustunuz. Sizler sustunuz diye ben ikinci defa yetim kaldım, ikinci defa öksüz kalacağım, hayallerimden ve yaşamımdan oldum. Siz hain dediniz diye ben hain olmuyorum. Çünkü bende ne olduğumu anlayamadım. Şimdi siz söyleyin bu Ahmet kim, ne? Ben yetim miyim? Şehit oğlu muyum? Hain miyim? Ben neyim? Ama elinizi vicdanınıza koyup cevap verin, kendinizi benim yerime koyup, beni çocuğunuz yerine koyup cevap verin… Ben kimim?’’ Ahmet sustuğunda anladım ki; otobüs uzun süredir hareket etmiyordu, otobüs şoförü direksiyona çömüş sessizce ağlıyordu, otobüsün içinde ölüm gibi bir sessizlik oldu. Ahmet tüm suskunların çığlığı, haykırışı, sesi oldu. Ama bu ne Ahmet fark etti ne de otobüstekiler… Sadece fark ettim ki; herkesin kendisine sorması gereken o soruyu, sadece Ahmet soruyordu düzenli olarak kendine. Belki de biz de sormaya başlasak o soruyu kendimize; hem biz hem de bu dünya daha güzel bir yer olacaktı belki de…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE