bc

BELKIS - KADERİN İKİ YÜZÜ

book_age18+
251
TAKİP ET
1.7K
OKU
love-triangle
family
HE
time-travel
forced
second chance
arranged marriage
stepfather
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
lighthearted
city
small town
cheating
secrets
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Genç yaşta evlenen iki gencin hikâyesi…

Hayat şartları birbirinden tamamen farklı iki insanın yolları, kaderin beklenmedik bir oyunuyla kesişir.

Belkıs, fakir bir ailenin ikinci çocuğu ve en büyük kızıdır. Küçük yaşından beri yoklukla, sorumlulukla ve susarak büyümüştür.

Davut ise zengin ve güçlü bir ailenin dördüncü çocuğudur. İstediği her şeye sahip olmuş, bambaşka bir hayatın içinde yetişmiştir.

Birbirine hiç benzemeyen bu iki genç, erken yaşta kurdukları evlilikle aynı hayatın içine savrulur.

Peki aşk, gurur, aile baskısı ve geçmişin yükü arasında ayakta kalabilecekler mi?

Bu yolculukta hayat onların karşısına neler çıkaracak, birlikte göreceğiz…

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. BÖLÜM - HENÜZ YENİ GENÇ KIZ OLMUŞTU 🥀
Hikayemiz 1976 yalına aittir. Yaşanmış bir hikayedir, kişi isimleri değiştirilmiştir. Keyifli okumalar dilerim, Güneş o gün Hapanlı köyünün üzerine her zamanki gibi doğmamıştı. Belkıs ise her zamanki gibi uyanmıştı. Sabah kalkar kalkmaz önce üç küçük kardeşleriyle ilgilendi: Rauf, Ayşe ve hakkı… Annesi Narhanım, elinde bastonuyla, aksak ayağını sürüyerek Belkıs’ın yanına geldi. “Kızım, babanla abin işe gittiler. Kovaları al da çeşmeden su doldur gel,” dedi. “Tamam ana,” deyip ayağa kalktı Belkıs. Üzerinde kalın, kahverengi bir hırka; siyah, gür saçları omuzlarına dökülmüş, açık yeşil bir etek ve ayağında kara lastikler vardı. Yoksulluk, üzerlerine sinmiş gibiydi. Babasıyla abisi tarlada çalışırdı. Babası öyle sessiz, öyle sakin bir adamdı ki Belkıs onu çok severdi. Abisi Hamza ise kız kardeşlerinin saçlarını okşar, “Altın kızlarım,” diye severdi onları. Ama evde sözü geçen tek kişi Narhanım’dı. Belkıs, kendinden beş yaş küçük Ayşe’yi de yanına alarak meydana, çeşmeye doğru yürümeye başladı. Çeşmeye varıp kovaları doldururken, küçük kardeşi de bıcır bıcır bir şeyler anlatıp duruyordu. O gün köye, Tozluca köyünden bir akrabasını ziyarete Enver Bey gelmişti. Sert görünümlü, esmer ve uzun boylu bir adamdı. Enver, her yere atının üzerinde giderdi. Yedi çocuğu vardı; beşi kız, ikisi erkekti. İlk oğlu, dördüncü kızından sonra doğmuştu ve bu yüzden Enver’in gözbebeğiydi. ⸻ O gün, teyzesinin oğlu ile çeşmenin önünden geçerken Belkıs’ı gördü… ve beğendi. Yanındaki Fahri’ye dönüp, “Bu kız kimdir, kimlerdendir?” diye sordu. Fahri, “Kamuran’ın kızı Bekıs’dır. Köyümüzün en güzel kızlarından biridir,” dedi. Enver başını hafifçe salladı. “Babasıyla görüşmek isterim,” dedi. Fahri de başını sallayıp, “Şimdi Kamuran tarladadır. Ancak akşamüstü meydan kahvesine gelir, orada görürsün,” diye cevap verdi. Belkıs, suları doldurup, kardeşiyle eve döndüğünde günlük işlerine koyuldu. Abisi yakında evlenecekti. Senem yengesi geldiğinde, Belkıs’ın yükü biraz da olsa hafifleyecekti. Daha kaç yaşındaydı ki… Henüz yeni bir genç kız olmuştu. Ama evin en büyük kızı oydu ve bütün sorumluluk onun omuzlarındaydı. Akşam babasıyla abisi eve geldiğinde sofrayı çoktan hazırlamıştı. Hep birlikte yemeğe oturdular. Yoksulluk artık canlarına tak etmişti ama yine de isyan etmiyorlardı. “Buna da şükür,” diyorlardı. Yemekten sonra Kamuran Bey ayağa kalktı. “Ben bir kahveye gideyim,” dedi. Evden çıktığı sırada, Fahri ile Enver de kahveye gitmek için yola koyulmuşlardı. Kamuran, köy kahvesine varıp, “Selamünaleyküm ağalar,” diyerek içeri girdi ve bir kenara oturdu. Çok geçmeden Fahri ile Enver de kahveye gelip selam verdiler ve Kamuran’ın yanına oturdular. “Nasılsın, Kamuran?” diye sordu Fahri. Kamuran başını salladı. “İyiyim Fahri, sen nasılsın?” “İyiyim, şükür.” Kısa bir hoşbeşten sonra Fahri söze girdi: “Seni teyzemin oğlu ile tanıştırayım.” Enver başını hafifçe eğerek selam verdi. Ardından “Kimlerdensin, nerelisin?” diye başlayan muhabbet, bir süre sonra asıl konuya geldi. Fahri, “Bugün Belkıs, Ayşe’yle çeşmede su doldurmaya gelmişti. Enver de oradan geçerken Belkıs’ı görüp beğendi. Büyük oğluna düşünüyor,” dedi. Kamuran’ın yüzü ciddileşti. “Seni bilir, tanırım Fahri… Ama benim kızımı küçük henüz üzeceklerse istemem,” dedi. Enver söze karıştı: “Neden üzelim? Bir yuvası olsun işte kızının,” dedi. Kamuran bir süre sustu, sonra ağır ağır konuştu: “Ben bir de anasıyla konuşayım. Yarın size haber ederim.” O gece Kamuran kahveden çıkıp eve doğru yürürken derin düşüncelere daldı. Kızı ne zaman büyümüştü de görücüleri çıkmaya başlamıştı? Eve vardığında bütün çocuklar uyumuştu. Narhanım, Kamuran’ı bekliyordu. “Hoş geldin,” dedi Narhanım. “Hoş buldum,” dedi Kamuran. “Gel hele, seninle konuşacaklarım var.” “Hayrola?” diye sorarak iki göz odanın kendilerine ait olan kısmına geçtiler. Kamuran söze dolanmadan girdi: “Belkıs’a görücü çıktı.” Narhanım’ın kaşları çatıldı. “Kimlerdenmiş?” “Demircilerden… Enver. Tozluca köyündenmiş. Tozlucalı Fahri’nin teyzesinin oğlu,” dedi Kamuran. “Adam, büyük oğluna düşünüyormuş Belkıs’ı,” dedi Kamuran. Narhanım hiç tereddüt etmeden karşılık verdi: “Tamam Kamuran bey, Fahri’leri biliriz. Verelim kızı. O da evini, yuvasını bilsin. Belkıs’ın başlık parasıyla da Hamza’mın düğününü yaparız.” Kamuran’ın içi pek rahat etmedi. “Tozluca uzak, hanım… Nasıl veririz kızımızı o kadar uzak bir köye?” dedi. Narhanım omuz silkti. “Gider geliriz. Hem yuvasını bilsin Belkıs da,” dedi kararlı bir sesle. Evde son sözü her zaman Narhanım söylediği için, Kamuran Bey sadece başını sallamakla yetindi. “Yarın haber ederim. Gelsin görücüler,” dedi. Ertesi gün Belkıs uyanıp yine işlerine koyuldu. Sabahın erken saatlerinden itibaren kardeşleriyle ilgilendi. Tek ineklerini sağıp sütünden yoğurt yaptı; Rauf yoğurdu çok severdi. İkindi vakti olduğunda babası eve geldi. Yanında iki adam vardı. Belkıs şaşırdı. Almanya’daki dayısından başka eve yabancı pek gelmezdi. Annesi Belkıs’a dönüp, “Bir ayran yap misafirlerimize,” dedi. Belkıs hemen mutfağa geçip ayran hazırlamaya başladı. Enver sözü uzatmadan konuya girdi: “Ben kızınızı gördüm, beğendim. Büyük oğluma düşünüyorum. Sizin de rızanız varsa, sekiz milyar başlıkla oğlum Davut’a isterim,” dedi. Narhanım hiç düşünmeden, “Verdim gitti,” dedi. Belkıs ayranları dağıttıktan sonra sessizce kapıya yöneldi. Kapıyı aralık bırakıp dışarı çıktı ve fark ettirmeden onları dinlemeye başladı. İçeride “düğün” kelimesi geçiyordu ama tam olarak ne konuştuklarını anlayamıyordu. Yine de içine tarif edemediği bir korku düştü. Kalbi sebepsiz yere hızlandı. Belkıs’ın ailesiyle Enver Bey, kendi aralarında Davut ile Belkıs için nişanı çoktan kararlaştırmış, düğün tarihini de üç ay sonrasına koymuşlardı. Haziran ayındaydılar… Ve Eylül geldiğinde Belkıs artık gelin olacaktı. Misafirler gittikten sonra Narhanım ağır adımlarla içeri girip kızının yanına oturdu. “Belkıs…” dedi. “Az önce gelen adamlar seni istediler.” Belkıs başını kaldırdı. Gözleri korkuyla büyümüştü. “Be… beni mi?” diye kekeledi. Narhanım başını salladı. “Evet. Sözünü kestik. Üç ay sonra düğünün olacak.” Belkıs’ın kulakları uğuldamaya başladı. Sanki dünya bir anda sessizleşmişti. “Ana… ben daha küçüğüm…” diye fısıldadı. Narhanım sertçe karşılık verdi: “Ne küçüğü kız! Senin yaşında abin benim kucağımdaydı.” Belkıs başını iki yana salladı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ana, istemem ben…” Narhanım ayağa kalktı. Sesi kesin ve soğuktu: “Söz verildi Belkıs. Bunun geri dönüşü yok.” Arkasını dönüp odadan çıktı. Belkıs olduğu yere çöktü. Yerdeki döşeğe uzandı ve içi çıkana kadar ağladı. İstemiyordu… Hiç istemiyordu. Ama kimse onu dinlemiyordu. Ayşe sessizce yanına sokuldu. Küçük bedenini ablasına yasladı, ince kollarını ona doladı. Zaten ağlayan Belkıs, o küçücük kolları hissedince daha da hıçkırmaya başladı. “Ağlama abla…” diye fısıldadı Ayşe. Kollarını biraz daha sıkı sardı. Ama bazı acılar, bir çocuğun sarılışıyla bile dinmiyordu. O zamanlar böyleydi… Genç kızlar çoğu zaman evlenecekleri adamı doğru düzgün görmeden, düğün gecesine kadar beklerdi. Davut da aslında çok büyük değildi. O da henüz Belkıs’la aynı yaştaydı. Ama katı bir babanın elinde büyümüştü; çocukluğunu erken bırakmak zorunda kalanlardandı. Üstelik o da evleneceğinden habersizdi. Babası çoktan sözünü vermişti, fakat Davut’un bundan en ufak bir bilgisi yoktu. O sırada Davut, anası Halime ile birlikte tarladaydı. Elinde tırpan, başı güneşin altında eğilmiş çalışıyordu. “Ana…” dedi bir ara, soluklanırken. “Babam ne zaman gelecek?” Halime Hanım başını kaldırmadan cevap verdi: “Ne bileyim ben oğul… Baban bir yere gitti mi, bir aydan evvel gelmez.” Göz ucuyla küçük kızı Filiz’i kontrol ediyordu. Sırtında bağlı olan Seyfi ise hafif hafif kıpırdanıyordu. Davut başını salladı. “Ana…” dedi bu kez daha yumuşak bir sesle. “Akşama kete yapsana… Yanında da buz gibi ayran…” Halime’nin yüzünde yorgun ama sıcak bir gülümseme belirdi. “Yaparım tabii oğul,” dedi. Gün yavaş yavaş akşama dönerken işlerini toparladılar ve eve doğru yola çıktılar. Eve vardıklarında Halime seslendi: “Hele Nurcan! Hamur yoğur, kete yapacağız.” Davut’un ablası Nurcan içeriden seslendi: “Tamam ana!” Kısa süre sonra hamurun başına geçti, malzemeleri hazırlayıp kete hamurunu yoğurmaya başladı. Ocakta ateş yanıyor, evin içini hamur ve köz kokusu sarıyordu. Bir tarafta Belkıs, kaderine ağlarken… Diğer tarafta Davut, önüne konan ketenin tadını çıkarıyordu. İkisi de aynı hikâyenin içindeydi. Ama henüz birbirlerinden habersizdiler. Bakalım kader, onları nasıl bir hayata sürükleyecekti…

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
1.8M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
697.0K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.4M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
937.2K
bc

A Warrior's Second Chance

read
335.2K
bc

Not just, the Beta

read
335.2K
bc

The Broken Wolf

read
1.1M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook