Yıldız Demirtaş,
Evden nasıl çıktığımı bilemedim. Hızla fırlayıp metroya attım kendimi. Kulaklıklarımı taktım. Ne çalarsa çalsın diye rastgele müzikleri başlattım. Gözlerim yolda, aklım darmadağın.
Ve aniden… gene o şarkı çıktı! Sanki biri özellikle açmış gibi. Sinsice, inadına. Tüm vücudum gerildi. Bir saniye bile duramadan şarkıyı geçtim.
Toparla kendini Yıldız!
Dün dünde kaldı. O saçma doğum günü, o garip metro anı, göz göze gelişler… hepsini unutacaktım. Bugün yeni bir gün. Hayatıma kaldığım yerden devam edeceğim. Her zaman yaptığım gibi.
Boksörlüğe devam!
Antrenman çıkışı doğru babamın oraya geçerim. Zaten o da spor yapar, birlikte ağırlık çalışırız. Ter, adrenalin, kas ağrısı… İşte huzur bu.
Akşam olur, eve dönerim. Bitik bir halde… Önce yemek, sonra duş ve hop yatak! Gözüm hiçbir şey görmez.
Pazar mı? O kutsal. O gün kimse beni kaldırmaya cesaret edemez. Öğlene kadar uyurum. Sonra kalkar, ağır ağır kahvaltımı yapar, bilgisayarımı açarım. Boks videoları, maçlar, taktik analizleri…
Gerçekten keyif aldığım tek şey bu.
Ne doğum günü süsleri, ne abla dırdırı, ne de metroda tanışılan garip çocuklar…
Sadece ben, ring ve yumruklarım.
Ama… neden o şarkı çaldı yine?
1 hafta sonra,
Tam bir hafta geçti.
Tahmin edersiniz ki bu hafta hiçbir şey çıkmadı.
Hiçbir mesaj… hiçbir arama… hiçbir işaret.
Ama salaklık bende. İstemeden de olsa bekledim. Durduk yere, bir umudun ucuna tutunmuşum. Sanki biri mesaj atacaktı da, ben de “hah işte, beklediğim buydu” diyecektim.Olmadı. Hiç olmadı.
Bugün antrenmandan çıktım. Yorgunluktan ayakta duracak halim yoktu.
Koşa koşa eve geldim, duşa bile zor girdim.
Üstüm başım hâlâ dağınık, saçlarım ıslak…
Kendimi yatağa attım. Tam dalacakken telefonum çaldı.
Babam.
“Kızım nerdesin, gelmedin bugün?”
“Babacım bugün çok yoruldum, antrenmandan sonra direkt eve geldim. Sana haber vermeyi unuttum.”
“Aa tamam bir tanem, o zaman yat, dinlen. Kendine dikkat et.”
“Tamam babacım…”
Aramızda geçen her şey o kadar sade, o kadar güvenliydi ki.
Ona her şeyimi anlatabiliyordum ama nedense… şu saçma haftalık sessizliği, içimdeki hayal kırıklığını anlatamadım.
Sadece yattım.
Duvarda hareketsiz bir nokta bulup gözümü diktim.
O kadar yorgundum ki, düşünmeye mecalim kalmamıştı.
Ya da belki…
Düşünmemek için yorgunluğun arkasına saklandım.
Annem özel psikolog. O yüzden hafta sonları da çalışır. Ama genelde sadece cumartesileri ofiste olur.
Sadece pazar günleri boş kalır.
Yani bizim evin gerçek tatili, sadece pazar.
Ama o da ablama dahil değil tabii. Çünkü o asistan doktor. Ne hafta sonu belli, ne hafta içi… Ne gündüzü var ne gecesi.
Ne zaman evde, ne zaman değil, ben bile artık kestiremiyorum.
Babam? O zaten kendi işinin patronu.
Genelde bize göre ayarlar kendini.
Bugün eve geldiğimde kimsecikler yoktu.
Ev sessizdi. Ben de o sessizliğe sığınıp yatağıma kıvrıldım. Gözlerimi kapatmıştım ki, kapım açıldı.
Gelen ablamdı.
“Aha Yıldız, bugün erkencisin bebeğim.”
“Abla, yoruldum ya… Uyuyacaktım. Kapatır mısın kapıyı?”
“Niye ne oldu? Hasta mısın sen? Kolay kolay ‘yoruldum’ demezsin de.”
“Bilmiyorum… Canım hiçbir şey istemiyor. Sadece uyumak istiyorum.”
Yanıma geldi. Elini alnıma koydu.
Ateşim yoktu ama içim buz gibiydi sanki.
“İyi bakalım… Sen yat, ben de yemek hazırlayayım o zaman.”
“Abla bak, yemek falan yiyecek halim yok. Sakın beni uyandırmaya çalışma, tamam mı?”
“Olmaz bir tanem. Hem ‘hastayım’ diyorsun hem yemek yemeyeceğim diyorsun…
Şimdi ben güzelce bir şeyler hazırlarım, birazdan annem de gelir.
Babamı da ararız. Hep birlikte otururuz, yemeğimizi yeriz. Tamam mı?”
“Abla, lütfen…”
“Hadi hadi, tamam dedim,” diyerek çıktı kapıdan.
Sesini duymadım bir daha. Ama içimde bir şey onun ayak seslerini bekledi yine de.
Çünkü her zaman bana böyle sevecen davranmaz.
Tam o sırada telefonuma mesaj geldi. Nedense elim ayağıma dolandı. Telefonu alayım derken yere düşürdüm. Eğilip hızla aldım ve ekrana baktım. Mesaj Irmak'tandı.
"Yıldız, yarın birlikte dışarı çıkıyoruz. İtiraz istemiyorum. Ona göre."
Off Irmak… Ne dışarısı ya!
Hemen onu aradım. Açtı.
“Alo, Irmak?”
“Alo, Yıldız. Ben sporadasındır diye mesaj atmıştım. Aramak istemedim.”
“Ha, yok canım, bugün gitmedim.”
“Niye?”
“Bugün biraz yorgunum da… Hasta gibiyim sanırım.”
“Aaa, geçmiş olsun tatlım.”
“Sağ ol, sağ ol… Yarın dışarısı falan demişsin ama… benim pek keyfim yok. Ben gelmesem?”
“Aa, hayatta olmaz! Şimdi sen yat, dinlen, yarına da böyle dinç bir şekilde kalkarsın, tamam mı? Ben sana güveniyorum. Sporcu kızsın kızım sen. Ne hastalığı?”
"Off Irmak… dışarısı falan beni geriyor, biliyorsun. Sen gelsen yarın, biz de film falan izlesek?”
“Ay ne filmi Yıldız ya! Tek yaptığımız aktivite bu. Şu bilmem kaç metrekarelik sitenin dışına çıkmayan bir senle beniz zaten!”
“Irmak, lütfen…”
“Bak Yıldızcığım, ben seninle film izlemeye tövbeliyim artık. Zaten bokslu mokslu şeyler açıyorsun. Sevmiyorum ben öyle şeyleri. Hem, itiraz da istemiyorum. Yarın geleceğim, bakacağım. Eğer hiç de hasta gibi durmuyorsan… seni dışarı çıkaracağım. Nokta!”
Off Irmak…
“Tamam, konuşuruz yarın,” dedim ve kapattım.
İçimde bir of daha çektim. Irmak bir karar verdiyse kaçış yoktu zaten.
Tek arkadaşım o… Onu da kırmak istemiyorum ama bazen beni zorluyor.
Zorlamasa iyi kız aslında. O da üniversite 1. sınıf şimdi.
Herkes, annesi Mavi teyzem gibi fenomen olmasını beklerken…
O, babası gibi elektronik hastası oldu çıktı.
Bilgisayar mühendisliği okuyor. Onunla gurur duyuyorum gerçekten.Ama bazı insanlar var ya…İçten içe bizi kıyaslıyorlar.
Anne babalarımız yapmasa bile… Aile büyükleri… komşular… tanıdıklar…
"Ee, ikiniz beraber okudunuz, çalıştınız, o kazandı… sen kazanamadın mı?"
Bu sorular hala bitmedi. Bitmeyecek gibi de.
Yatakta boş boş yatarken annemin sesini duydum. Demek gelmiş. Az sonra kapım açıldı, odama geldi.
"Yıldızım, iyi misin bebeğim?" diyerek yanıma gelip eliyle yanaklarıma, alnıma dokundu.
"Evet anne, iyiyim. Sadece yorgunum."
"Aah, izin vermiyorsun ki vücudun dinlensin. Sürekli koşuşturma içindesin."
"Napayım anne ya..."
"Tamam hadi, kalk bakalım. Yemek yiyeceğiz."
"Ben yemesem?"
"Söz konusu bile değil. Hem ablan çok güzel lazanya yapmış, hadi kalk."
"Lazanya mı? Acaba ne isteyecek babamdan?"
İçimden gülmemek için kendimi zor tuttum.
Annem de kahkahayı bastı.
"Hahaha, ben de bilmiyorum. Babanın sevdiği yemeği yaptığına göre... sağlam bir şey isteyecek, belli ki. Hadi bakalım, sen de kalk. Bekletme," deyip çıktı odadan.
Kaçış yoktu artık. Derin bir iç çekip yorganı üstümden attım ve kalktım.
Sofraya oturduk ama babam henüz gelmemişti. Tabaklara özenle konmuş lazanyalar gerçekten harika görünüyordu. Tam çatalı elime almıştım ki Deniz homurdandı:
"Yaa anne, babam gelsin öyle otursaydık."
"Kızım siz başlayın, ben yetişirim dedi zaten. Hem acıktık, yiyelim, o da gelir," dedi annem.
Deniz oflayarak masaya oturdu. Ardından telefonuna bir bildirim geldi. Hemen hızla telefonu aldı, masa altından bir şeyler yazdı. İster İstemez gözüm ona kaydı. Yüzünde salak bir gülümseme… Bu gülümseme…
Tabii ki annemin de gözünden kaçmadı.
"Hayırdır Deniz, kim o?" diye sordu, tek kaşını kaldırarak.
"Hiç anne, arkadaşım," deyip telefonu masaya ters çevirdi.
Tam o sırada tekrar mesaj geldi. Bu kez de aynı gülümseme… Şapşal gibi sırıtıyordu.
Annem bu kez dayanamadı:
"Ayyy yooook, bu arkadaş erkek, belli!"
"Yaa anne!" dedi Deniz utanarak.
"Ne var kızım? Hiçbir şey söylemiyorsun zaten."
"Off anne… Kaç yaşındayım ya! Anneannem gibi olmayacağım diyorsun ama bazen tam olarak onun gibi davranıyorsun."
"Ne? Asla Deniz! Ben sizi kısıtlıyor muyum?"
"Hayır ama rahat da bırakmıyorsun."
"Aahhh gerçekten… Bazen anneannenize hak veriyorum. Ne zormuş kız yetiştirmek!"
Deniz sırıttı. "Vallahi annecim, kusura bakma ama sen de az değilmişsin."
"Bak bak! Utanmaz seni! Söyle bakayım kim o? Bak baban duymasın, en son ne olmuştu hatırlıyorsun değil mi?"
"Aman aman anne, sakın! Bilmez miyim? Rezil olmuştum bütün okula!"
"O zaman onun yanında böyle telefona bakıp sırıtma!" dediğinde denizde alttan alta gülümsedi.
Acaba kimle mesajlaşıyor? Yoksa… oofff sanane Yıldız, sana neeee!
Annem dayanamadı tekrar sordu:
"Adını söyle bari?"
"Anne ya… Çok yeni daha. Sadece konuşuyoruz. Yani bir şey yok henüz. Ama söz, olursa ilk sana söyleyeceğim."
"İyi bakalım…" dedi annem, pek de tatmin olmamıştı ama üstelemedi.
Biz yemeklere gömülmüşken, kapı açıldı. Babam gelmişti. Hızla lavaboya gidip geldikten sonra masaya oturdu.
"Ooo harikasınız ya! Lazanya mı yaptınız?"
Annem keyifle cevapladı:
"Deniz yaptı."
"Oy canım kızım benim!" diyerek Deniz’e sarılıp kafasından öptü. Sonra yanıma geldi.
"Kuzey Yıldızım… Sen nasılsın bakayım?"
"İyiyim babacım, sadece uykum var biraz."
"İyi bakalım, iyice dinlen sen," dedi ve beni de kafamdan öptü. Sonra annemi öpüp yerine oturdu.
Aile sofrası, her zamanki gibi... bol kahkaha, biraz dedikodu, biraz da gizem… Ama sıcak. Çok sıcak.