20. Bölüm

3243 Kelimeler
Bile. Çok ciddiyim Serhat, dedim, sadece başvurmak degil, eger gidip ne yapıp edip o işe girmezsen, dóndagande beni bu ev de bulamayacaksın." "Vaay Sila..." "Ama Dilek, aylardır çektigimi bir ben bilirim, bir Allah." "Ve senin bu sözlerin üzerine gidip başvuruda bulundu, öyle mi?" "Evet, sag olsun Kaan'ın destegiyle onu ise aldılar." Melis hemen atıldı. "Aranan nitelikler Serhat'ta olmasa, Kaan'ın elinden bir şey gelemezdi. Kaan sadece aracı oldu." "Peki, Serhat'in morali şimdi nasıl? Ise severek mi gidiyor?" Sıla'nın yüzü aydınlanıverdi. "O, gitmem, başvurmam diyen adam, şimdi nasıl hevesle, heyecanla çalışıyor anlatamam. Çalışmaya hasret kalmış gibi, susamış gibi işe gidiyor. Meğer ne kadar özlemiş çalışmayı..." "Ah, canım benim," dedi Melis. "Onun gibi çalışkan bir insanın işsiz kalması ne büyük haksızlık." "Işsizlik büyük sorun," dedi Toprak. Sıla bana dondu, "Senin Özgür için düzenlediğin sürpriz doğum günü partisine işte bu durumlar nedeniyle gelemedik. Serracığım. Ama Esin'den haberini aldım, çok başarılıymış, herkes müthiş eğlenmiş." "Hem de nasil," dedi Melis, "bence uzun yıllar unutulma yacak bir parti oldu. Esin sana Ceren'le yaşadıklarını anlattı mi?" "Anlattı, anlattı, çok üzüldüm." "Esin, Berrak'ın Ceren'i psikologa götüreceğini söylemiş tin. Psikolog şu chat işine ne demiş?" "Aşırı chat'leşme bir yerde kaçış anlamına gelebilirmiş. Ai lesiyle iletişim kuramayan, arkadaşı olmayan gençlerde chat'leşme bir sığinak vazifesi görürmüş. Sevgiyi ve ilgiyi o sanal dünyada ararlarmış. "Abartılmadıkça bu geçici bir dönemmiş, zararı olmazmış ama saplantı haline gelirse, insan sanal dunyada yaşamaya devam ederse, gerçeklik duygusunu yitirmeye başlarmış." "Nitekim sen Ceren'in son zamanlarda sizlerle neredeyse hiç konuşmadığını söylüyordun. "Aslında bilinçli kullanıldığında birileriyle sohbet etmek kötü bir şey değil, çeşitli ilgi alanlarını barındıran odalar var. orada seninle aym konuya ilgi duyanlarla sohbet ediyorsun. Yok tarih, yok teknoloji, yok müzik..." "Sonra şekerim." diye kıkırdadı Melis, "Internette tanışıp evlenenler de varmış. Yani hoş örnekleri de var bunun." "Dedim ya, her aleti kullanmanın yöntemini bileceksin. Dikkatli olacaksın. Bilinçli olacaksın. Gazetelerin bu konuyla ilgili sütunlarında öneriler, uyarılar var. Onları okuyup, bilgi lenecek, adımlarım ona gore atacaksın." "Sonuç olarak ne yapılacak Ceren konusunda?" "Ceren bir süre annesiyle, bir süre bizimle yaşamalıymış. Bu arada psikologla da görüşmeye devam edecekler." "Ya sen?" "Şimdilik beni istemiyormuş, daha sonra çağırabilirmiş. Ceren'e nasıl davranmam gerektiği konusunda uyarılarda bu lunacak sanırım." "lyi," dedi Dilek, "en azından işi ele almışlar ve bir yol, bir yöntem belirlenmiş." "Öyle..." Bu arada Melis'le Dilek kalkmış, tabakları, çay bardakları ni toplamaya başlamışlardı. "Hop! Ev sahibi benim, ne yapıyorsunuz siz!" dememe al dırmadan her şeyi mutfağa taşımaya devam ettiler. Bu kadarla kalsa yine iyi. Dilek kolları sıvayıp bulaşığa gi rişti. "Dilek, ne yapıyorsun, bırak şunları," dememe aldırmadan. "Hepimiz el verirsek, beş dakikada hem bulaşık yıkanır, hem ortalık toplanır," dedi. Boylece sevgili arkadaşlarım sayesinde bana iş kalmamıştı. Tekrar içeri girip oturduğumuzda ani bir kararla beni ra hatsız eden o konuyu arkadaşlarıma açmaya karar verdim. Kaç gündür kafamın içinde evirip çeviriyordum. Kendi kendimi yiyeceğime can dostlarımla paylaşsam daha iyi olmaz mıydı. Olurdu, hem de çok iyi olurdu. "Arkadaşlar," dedim, "ben bir şey söylemek istiyorum ama dalga geçmek yok." "Yok!" "Söz," diye kıkırdaştılar. "Ama olmaz ki, siz dalga geçmeye başladınız bile." "Valla değil," dedi Dilek. Esin onu destekledi. "Çok ciddiyiz arkadaşım, haydi ko nuş, seni dinliyoruz." "Yaa... ben..." "Eee?" "Ama şimdi düşününce çok abuk geliyor." Melis, "Bu kızın dilinin altında büyük bir bakla var, çocuk lar," dedi. "Hadi ama Serra, bak merak ettirdin bizi," "Yaa... şimdi Özgür seyahate gidecek iş için..." "Eee, ne var bunda?" "Ama..." "Ay yani Serra, kurdeşen döktum şurada, ne söyleyeceksen "Sekreteri Banu'yu yanında götürüyor." Yine, "Ne var bunda..." dediler. Amaaa... bal gibi hepsinin sesi daha bir cılız çıkmıştı. Melis kahramanca sordu: "Sorun ne?" "Sorun, romantik Paris kentine birlikte ve başbaşa gidiyor olmaları..." Ilk baştaki karşı çıkışlar giderek zayıflıyordu. Sanki onlanı da almıştı bir düşünce... Dilek, "Ayıpsın Serra," dedi. "iş gezisi çok sıradan bir şey. Sen de gidip gelmiyor musun, hele de patron olduktan son ra. "Hadi oradan sulu... Patronmuş!" "Sahi patron olmak nasıl bir duygu?" dedi Melis. "Daha fazla sorumluluk ve daha fazla çalışma dışında deği şen bir şey yok." "Abi, sen niye bu kıza bu kadar taktın?" "Ne bileyim... Gıcık oluyorum ona. Evet, ben de kendime, sizin bana söylediklerinizi söyleyip duruyorum. "Bu bir iş ilişkisi... Ayrıca biz bunu Özgür'le de konuştuk. "Ama... bilmem neden bu kıza sinir oluyorum." "Paranoyaklık yapma, Serra. Ayrıca kızın nişanlısı da var mış baksana." "Evet var ama yine de..." "Sen bir şey gördün, bir şey duydun mu?" diye sordu Melis. "Elle tutulur bir şey yok. Özgür'e bakıyorum, onun davra nışlarında da eleştirebileceğim bir şey yok." "O zaman ne?" "Ama kızın bir bakışları var ki... Davranışına, konuşması na kusur bulamazsın ama Özgür'ün yanındayken sanki özel bir elektrik oluşuyor. "Ya da bana öyle geliyor. Uff, ne bileyim ben. Tek bildiğim onların başbaşa Paris'e gidiyor olmaları beni delirtiyor." "Peki, sen de git Paris'e o zaman," demez mi Melis. Bak bunu hiç düşünmemiştim. "İyi ama nasıl olur?" "Bal gibi olur. Ben de Paris'e gitmek istiyorum Özgürcü ğüm, dersin." "Kusura bakma ama bu çok saçma bir davranış olur Melis," dedi Dilek. "Ne var, işadamları eşlerini yanlarına almıyorlar mı? Adamlar çalışıyor, eşler geziyor." "Toprak, sen ne dersin?" "Bu soruyu yanlış insana sordun, Serra." "Yani, sen böyle bir öneride bulunmazdın." "Hayır, bulunmazdim." "Ve bulunmayacağı için de adamı elinden kaçırırdı," dedi Melis. Anında kırdıği potun farkına vardı. "Toprak sakın yanlış anlama, ben burada Tankut'a gönderme yapmayı asla düşün medim. Eğer seni kırdımsa özür dilerim. Ben olayın geneline bakarak konuştum. "Önemli değil," dedi Toprak, "doğru veya yanlış ben kova lamaktan yana degilim.. "Benimse benimdir, değilse ne yapsan boş, diye düşünüyo rum." "Ama bazı zamanlarda da savaşmak iyi sonuç veriyor," de di Esin. "Olabilir! Dedim ya, bu benim düşüncem. Doğru veya yan hş." "Yan-lış!" dedi yine Melis. "Düşünsene, Paris kentinde, of romantik atmosferde, işler bitmiş, mum işığında akşam yeme gi yeniyor sonra Sen Nehri kıyısında yürüyorlar. Mehtapta..." "Susar mısın..." diye bağırdığımı hatırlıyorum. "Sahi Melis," dedi Sıla, "kızın asabını bozmanın ne âlemi var?" "lyi, peki! Sustum o zaman, ne haliniz varsa görün." "Hem sonra..." diye devam ettim, Melis'e aldırmadan. "Ofise sıkça gitsem, hemen laf sokuyor." "Yaa, ne diyor?" "Ooo, sizi"'yine' görmek ne güzel diyor mesela, yine sözcüğünü vurgulayarak. Ya da, Özgür Bey'in çok işi var ama geldi ğinizi haber vereyim, diyor, ne geldin, adamı meşgul ediyor sun, dercesine. “Özgür'ü sahiplenmiş gibi bir havası var. Burası bizim or tak alanımız, sen niye geliyorsun dercesine bir "Neyse canım, belki de ben büyütüyorum." "Bence, takma kafana... Ve Özgür'e de bir şey söyleme. Or tada fol yok, yumurta yokken, vir vir edip adamın aklına mu zırlıklar sokmanın âlemi yok." "Doğru," diye Dilek'i onayladı Sıla ve ekledi: "Serracığım, saat yediye geliyor, babam evde beni bekliyordur şimdi." "Ben de kalksam fena olmaz," diyerek peş peşe ayaklandı lar. Ayrılırken Sıla'yı kucaklayıp öptüm. "Serhat'la senin için ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin." "Sağ ol canım," dedi, sonra eğilip kulağıma fısıldadı. "Sen de boş yere kendini üzmekten vazgeç." Sevgili arkadaşlarımı yolcu ettikten sonra salona geçip oturdum. Akşam oluyor, kent işıkları birer ikişer yanmaya başlıyordu. Ne güzel bir arkadaşlığımız var. Onlarla bir araya geldiğim de rahatlıyor, daha bir güçleniyorum sanki. Taa, ilköğretim yıllarından bu yana beraberiz. Liseden birlikte mezun olduk. Üniversite yıllarında ayrı yerlerde okumamıza karşın kop madık. İşlere girdik. Evlendik. Kimimizin çocuğu bile oldu. Ve biz bu durumda, her konuda bir araya gelebiliyor, so runlarımızı büyük bir rahatlıkla paylaşabiliyoruz. Bundan büyük mutluluk olabilir mi... Dilek kaybettiğinde tam bir dayanışma göstererek ona baktık. Sıla'nın sorununa yine el ele vererek çözüm bulduk. Esin ve Melis evliliklerindeki sorunları, özel yaşamlarını çekinmeden ortaya koyabiliyorlar. Toprak gibi kapalı ve marjinal biri bile, bir aradayken nor malliği yaşadığını söyleyebiliyor. Bana gelince, işte şu saçma kıskançlık krizlerimi bile arka daşlarıma anlatabiliyorum. Bu ne güzel şeydir. Dedem, sakın birbirinizden kopmayın, derdi, ne kadar haklıymış. Şurada, şu loş odada oturmuş, denize bakarken, içimin si kıntısını onların varlığı hafifletiyor. Onlarla kuşkularımı pay laşmış olmak, bir başka huzur veriyor bana. Kapıda anahtarın sesi ve Özgür. "Ne o, bakıyorum karanlıkta oturuyorsun," dedi ve ışıkla ni yaktı. "Kızlar az önce gittiler. Ben de oturmuş, ne güzel bir arka daşlığımız var, diye düşünüyordum." Çantasını kanepenin üstüne bırakıp sordu Özgür. "Nasıl lar? Haberler iyi mi?" "Hem de nasıl! Serhat işe girmiş ve çalışmaya başlamış." "Işte bu güzel! Sıla da sınavlarda başarılı olmuştu, şimdi onların evinde çifte sevinç var desene." "Serhat işe öyle mutlu, öyle hevesli gidip geliyormuş ki...". "Mutlu olmaz mı... Bir erkek için işi kadar önemli ne ola bilir." "Ne olabilir, Özgür Bey?" "Sevgilisi," diyerek sarıldı bana.. "Haydi, iyi aldın viraji..." "Çok açım Serra...". "Sen git duşunu al, ben de hemen yemeği hazırlayayım." Yemekten sonra televizyonun karşısına geçip oturduk. Akhım fikrim Özgür'ün iş gezisindeydi. Sorsam mı, sormasam mi... Konuşmamalıyım, diyorum. Öte yandan, onları Paris'te düşünmek içimi yakıyordu. Yok, yok! ben bu gece uyuyamayacağım. "Özgür, Paris'e ne zaman gidiyorsun?" Gözü televizyonda, dalgın dalgın yanıtladı beni. "Gelecek hafta..." "Kaç gün kalacaksın?" "Üç gün..." "Ve üç gece yani..." "Evet." Banu'yu da sormak istiyordum, daha önce şöyle bir sözü nü etmişti ama emin olmak istiyordum. Öte yandan, sorarsam gerginlik yaşayacağımızı da gayet iyi biliyordum. Durdum, durdum, sonunda dayanamadım. "Banu da geliyor mu seninle?" Önce şöyle bir durdu, sonra dönüp bana baktı. "Evet." Ve bunu söylerken, savunmaya geçmiş bir hali vardı. Yani, evet, bir itirazın mi var, dercesine bir bakış ve duruş. "Lütfen yanlış anlama Özgür ama sen kadar iş ge zilerine hep yalnız başına giderdin. Ve şimdi, yurtdışına, hem de üç gün üç gece gibi oldukça uzun bir süre için Banu'yu da yanına alıyorsun. Bunun neden icap ettiğini sorabilir mi yim?" "Bak Serra," dedi sabırlı olmaya çalışarak. "Bir kere bu bü yük bir şirketin davası. Fransız ortaklar da var işin içinde. Ba nu'nun Fransızcası benimkinden çok daha güçlü, bu bir. Ikin cisi de, dava dosyası kabarık, o çalışmalarda Banu'ya ihtiyacım olacak." "Dosyalarınız hazır değil mi?" "Hazır." "Hazırsa neden dosyalarını alıp gitmiyorsun, ayrıca bugün her yerde Ingilizce konuşuluyor, senin Ingilizcense mükem mel. "Of Serra, çocuk gibisin! Dosyalar hazır ama bu karışık bir dava, geceleri de çalışmamız gerekebilir. "Ayrıca o úlkenin dilini iyi bilen birinin yaratacağı olumlu etkiyi de göz ardı edemezsin. Hele de Fransızlar gibi kendi dil leri konusunda hassaslarsa..." "Ne hassaslığı, ukala ve küstahlar desene şuna..." "Her neyse..." "Eh, artık günün yorgunlugğunu Banu'yla karşılıklı birer kadeh şarapla atarsınız." "Sarap filan içecek halimiz olacağını hiç sanmıyorum." Kocaman, gepgergin bir sessizlik oluşmuştu aramızda. Görmeyen gözlerle bakıyordum televizyona. Sesleri duyuyordum, ama ne dedikleri kesinlikle beynime ulaşmıyordu. Orada biri bana, Serra şu anda televizyondaki kişi ne dedi diye sorsa, mümkün değil onu yanıtlayamazdım. Haydi Serra dedim kendime, sor şu soruyu da olsun bitsin. Sesime neşeli bir tonlama vermeye çabaladım, "Ben de gel sem seninle... Ne hoş, kısacık bir tatil yapmış oluruz. Ne dersin?" Yine dönüp bana baktı. "Ciddi olamazsın Serra." "Neden olmasın Özgür?" "Serracığım, biz oraya çalışmaya gidiyoruz. Bütün gün mahkeme salonlarında olacağız." "lyi ya, ben de gündüz Paris sokaklarını arşınlarım. Akşama da beraber oluruz, seninle romantik yemekler yeriz." "Akşam da çalışacağız büyük olasılıkla, yemeğe çıkmaya bile zamanımız olmayabilir. "Odaya bir şeyler getirterek idare etmek zorunda kalabili riz. Sıkıntıdan patlarsın, Serra. Hem niye bu kadar ısrar ediyorsun, anlamıyorum." "Tamam, tamam," dedim. "Unut gitsin." "Bak istersen seninle daha sonra, daha rahat bir zamanda başbaşa tatil yaparız." Sus, sus, diyordum kendime ama şuphe denen o zehirli yi lan sokmuştu beni bir kere. Yine kendimi tutamadim ve sakin olmaya çalışarak, "lyi Banu'nun nişanlısı bir şey demiyor onun boyle is gezilerine gitmesine..." dedim. "Banu nun nişanlısı yok ki..." "Ne? Hani yılbaşı gecesi bir delikanlı vardı, Banu'nun ni şanlısı diye tanıştırmıştın sen." "O iş yılbaşından kısa bir süre sonra bitti, lyi de oldu bana Sorarsan. Saçma sapan şeyler için kızı üzup duruyordu." "Yaa..." Bakar mısınız... "Bakıyorum kızı özel yaşamımı yakından izliyorsun." "Serra, her gün birlikte çalıştığın kişilerle aranda ister iste mez bir yakınlık oluşuyor, Nasılsın, iyi misin, dedin mi, ufak ufak gündelik yaşamı paylaşmaya başlıyorsun. "Sen nasıl Bayan Bella'yla karşılıklı üç beş cümlelik sohbet ler ediyorsan, bu da böyle bir şey. Kizcağız bazen dertli olu yor, anlatıyor, ben de çaresiz, dinliyorum. "Sus, denmiyor ki... neyse ki fazla geveze bir tip değil." Maşallah, maşallah... Bir de Bayan Bella'yla aynı kefeye koymaz mı... Sen onun gibi biriyle sohbetlessen, ben bunu dert eder miyim hiç... Ve tabii bu gece bende uyku hak getire... Nitekim uyku tutturamadım ve kalkıp bu satırları yazarak oyalanmaya çalı şiyorum. Işin kötüsü benim sorularımın ardındaki amacı bal gibi anladı. Ama anlamazlıktan geldi. Bana, sıkılmazsan gel, diyebilirdi. Ya da sekreterinden vazgeçebilirdi. Benim ne denli huzursuz olduğumu görüp, dosyalarıyla, Ingilizcesiyle pekala da idare edebilirdi, öbür gezilerinde yap Ama o ne onu yapti, ne öbürünü... Buna alışmalısın, der gibi bir tavır içinde... ngi gibi... Kıza gıcık olmasam, hiç sorun değil. O kadar iş gezilerine gidip geliyor, ben tek kelime etme dim. Bugüne dek... Bu Banu beni rahatsız ediyor. Ama bu Banu... Bu satırları yazarak bir yere varamayacağım kesin. Bari gidip uyumaya çalışayım. Hem de çok rahatsız ediyor.. Ve- unutmaya... 27 Haziran, Çarşamba Özgür Paris'e gitti. Banu da yanında... Haydi hayırlısı... Kafama takmamaya çalışıyorum. Aldırmayan meşgul kadını oynuyorum. Ama... Bu, ancak akşama kadar sürebildi. Akşam olunca ve de ondan ses çıkmayınca, dayanamadım, aradım. Çaldı, çaldı, çaldı. Sonunda açıldı -Banu'nun sesi... "Avukat Özgür'ün cep telefonu... Buyurun." "Banu, ben Serra." "Buyurun Serra Hanım." Şuna bak, buyurun diyene kadar telefonu kocama verse ne... "Özgür'le konuşmak istiyorum." "Kendisi şu anda çalışıyor da..." Işte demek istediğim bu! Aynen bu tavır. "Banu, lütfen ona aradığımı söyler misin, ben bekliyorum." Çok kısa bir beklemeden sonra Özgür karşımdaydı. "Merhaba sevgilim, nasılsın? İşim biter bitmez arayacak tim, sen benden önce davrandın." Sesi iyiydi. Keyifliydi. "Nasıl gitti işler?" "Çok iyi, çok iyi! Umduğumdan da iyi. Şimdi biz de Ba nu'yla oturmuş, bugünle ilgili notları alıyorduk." "Sevindim, Özgürcüğüm." "Sen nasılsın? Benim sevgili karım yalnız başına ne yapı yor?" Bir keyifli, bir keyifli... Beni yaglıyor, ballıyor. Ve bu-yine benim sinirime dokunuyor. Çünkü ben bunu bana gösterilmiş bir ilgi olarak kabul ede miyorum. Tam tersine, peşlerine takılmadığım için, Banu'suy la onu başbaşa oralara, olay çıkarmadan göndermiş olduğum için, adeta bir suçluluk duygusuyla söylenmiş sözler olarak al giliyorum. Çünkü -başka iş gezilerinden aradığında gönlümü böylesi ne hoş etme çabası içine girmez. Bildik bir çizgimiz vardır. Karşılıklı bu sevecen çizgide konuşur, kapatırız telefonu. Böylesine yapay bir neşe, yapay iltifatlar... Ya da, ben Dilek'in dediği gibi paranoyaklaştım. her şeye bir kulp takıyorum. Hayır, hayır! Henüz o kadar da manyak değilim! Özgür'ün bir dolu kız arkadaşıyla tanıştım. Onları evimize davet ettik, yemeğe çıkardık. Gerçek anlamda kıskanç kadın bunların hiçbirini yapmazdı. Yapamazdı. Aslını istersen, sevgili defter, bunu sana rahatlıkla söyleye bilirim; etrafıma bakıyorum da, benim kadar hoşgörülü kadın ardır. Onun bir dolu bekar iş arkadaşları, okul arkadaşları var. Onlarla tanıştım ve dediğim gibi, kimini evimize davet ettik, kimiyle yemeğe çıktık. Hiçbir zaman ama hiçbir zaman, ne işi miz var bizim bu bekär kızlarla, demedim. Ama bir çizgi var. Evli bir insanın özen göstermesi gereken bir çizgi. Eger o çizgi aşılırsa, obur partner înciniyor. Uygarca bir ilişkiye, evet... Arada sırada buluşmak, görüşmek elbette gu zel şey. Sosyal mahluklarız şunun şurasında. Ama bu ilişki yo gunlaşırsa - Olmuyor! Olamıyor! Ve Banu'yla ilişkisi konusunda ben boyle düşünüyorum. Ne bileyim... fazla bir samimiyet var gibi geliyor. İşte zihnimden bunlar geçiyordu, Ozgür'e cevap vermeye Bir şeyler daha soyledim ama ne söylediğimin farkında de çalışırken. gildim. "Haydi, yapılacak işleriniz vardır, sizi tutmayayım." dedim ve dayanamayıp ekledim: "Hem daha yemeğe çıkmadınız bile..." Bir an duraladı sanki. Ve yine o yapay neşeyle bir şeyler söylemeye başladı. Dinlemeye tahammulum yoktu. "Haydi, iyi geceler," dedim ve kapattım telefonu. Hayat niye bu kadar sancılı? Her şey güzel güzel giderken, mutlaka ama mutlaka bir şey çıkıyor ve senin o dingin düzenin altüst oluyor. Ve bakıyorum da, sorun hep erkeklerden çıkıyor. Haksız lik etmek istemiyorum, ayrımcılık yapmıyorum ama şöyle ge neline bakınca, bu böyle. İşte Melis... İşte Toprak... İşte Sila... Ve işte, en azından huzuru kaçmış olan ben... Oysa bizler çok dikkatliyiz. Ben gerek işyerinde, gerek diğer erkek arkadaşlarımla iliş kilerimde o özenliyim ki... Iş gereği tanıştığım bazı kişiler, bana ilgi duyduklarını bel li etmediler mi; bir yerde yemek yesek teklifleri olmadı mı... Hem de nasıl... Ama ben bunların hepsini, yerine göre anlamazlıktan gele rek, yerine göre tathi-sert konuşarak, bir an için bile olsun bo calamadan geri çevirdim. Kimseye de bunu ilan etmedim ay rica. Kendime sakladım. iş hayatında özellikle de erkeklerle aramda karşılıklı ya dayalı bir mesafeyi korumaya dikkat ettim. Evli arkadaşlarımın eşleriyle konuşurken, şakalaşırken hep o saygılı mesafenin bulunmasına özen gösteririm. En sevdik lerimle bile, eşlerini incitmemek açısından dikkatliyim. Örne gin Burak, o kadar sevdiğimiz bin yıllık arkadaşımız ama artık biz onu Kesibe'yle birlikte düşünmeli ve ona göre davranmalıyız. En azından ben böyle düşünüyorum. Özetle, Özgür'ü tedirgin edecek hiçbir davranışta bulun madım. Neden? En başta kendime olan saygımdan... Sonra da... Özgür'ü ve evliliğimi zedelemek istemedigimden... Peki, ben bunca özen gösterirken, aymı davranış biçimini ondan beklemeye hakkım yok mu? Özgür'ün benimle ilgili en ufak bir tedirginliği yok. Rahat sızlık duyduğu biri yok. Bu güzel bir şey. Ama benim de aynı duygular içinde olmam gerekmez mi? Uff, bırak artık bu sevimsiz düşünceleri Serra. Evet, şimdi marş marş gidip sıcak bir duş alınacak. Gevşenecek... Sonra da o muhteşem kitap, "Şu Çılgın Türkler" raftan alınıpp yatağa girilecek... Böylece ruhumdaki kara bulutların dağılması sağlanacak! 28 Haziran, Perşembe Sabah kalktığımda her şey daha bir iyiydi sanki. Güneş parlıyordu bir kere.... Gecenin kuşkuları gün ışığını görmüş yarasalar gibi kaçış mış, bir köşelere saklanmıştı. Erkenden spora gittim. Bir saat çok sıkı çalıştım. Duşumu alıp saçımı fönlerken aynadaki ak sim bana gülümsüyordu. Kim ne derse desin, spor iyi geliyor, azizim. Bu taze moralle, nasıl da hırpalıyorsun kendini, diye çıkış tim kendime. İşte bir gün geçti bile. Bir bugün bir de yarın var. Sonra Özgür burada! Oldu bitti! Giyinip makyajımı yaptım, artık işe gitmeye hazırdım. Ge ce geç yatmamışsan, yorgun değilsen, sabahları işten önce spora gitmek iyi oluyor. Bugün işler bayağı yoğundu. Aman yoğun olsun! Iş olmayinca, hepimizin morali bozuluyor. Derken Selda seslendi: "Serra, seni arıyorlar, bağlıyorum." "Buyurun, ben Serra." "Serra?" Olamaz! Olamaz, dedim içimden. Sesi bir kez daha duymak istiyordum. "Serra, ben Oktay." Evet, evet, oydu! Arayan Oktay'dı. O kadar afallamıştım ki, bir an dilim tutuldu. Evet, doğum günümde ve yeni yılda aramıştı beni ama bu nun dışında hiç konuşmamıştık. Açık söyleyeyim, kalbim güm güm atıyordu. "Hiç sesin çıkmıyor." Nasıl çıksın, nasıl... "Birden çok şaşırdım da ondan. Kusura bakma, Oktay," de dim ve kendimi toparlayıp konuşmaya başladım. "Nasılsın? Nereden arıyorsun? Buralarda mısın?" "Evet, aylardır İstanbul'dan uzaktaydım, yeni geldim. Kisa bir süre kalacağım için, arkadaşları bir arayayım, dedim." "Çok iyi ettin. Nasıl, memnun musun Erzincan'dan?" "Hem de çok. Sadece Erzincan'da değil, Erzurum'da da Pa landöken Dağları'nda kayakla ilgili çalışmalar yapıyoruz.." "Ne güzel! Bunlar tam da senin sevdiğin işler..." "Gerçekten öyle. Peki, sen nasılsın?" "Iyiyim, bildiğin gibi Bayap Bella'yla çalışmaya devam... Işlerimiz şu ara yoğun." "Çok iyi," dedi. Bir an durakladıktan sonra sordu. "Özgür nasıl? Evlilik hayatı nasıl gidiyor?" "Çok iyi..." "Sevindim Serra, senin adına sevindim." "Sag ol." "Arkadaşlar nasıllar? Onları görmeyeli öyle uzun zaman oldu ki..." "Neler oldu neler... Anlatmaya kalksam, Bayan Bella beni kulağımdan tuttuğu gibi kapının önüne kor, bu ne konuşma böyle, diye. Onun için, herkes iyidir, demekle yetineceğim." "Serra..." "Evet..." "Eğer senin için bir sakıncası yoksa işten sonra bir kahve içer miydin benimle? Hem seni görmüş olurum hem de arka daşların haberlerini alırım." İşte buna hazır değildim! Ne diyecektim ben? Evet mi, hayır mı? Hayır desem çok mu kabalık etmiş olurdum? Oktay'ın uygarca davranışının karşılığı bu olmamalıydı. Evet diyerek herhangi bir arkadaşla söyleşir gibi konuşmak iyi olmaz mıydı? Bu tür bir davranış o eski hikâyeyi zaman içinde eritmeye yardım etmez miydi? Ya Özgür? O buna ne derdi acaba? Rahatsız olur muydu? aklıma onun şu anda Paris'te beni 'rahatsız' eden Banu'yla birlikte olduğu geldi. Ve sanki ben değil, başka biri, "Ne sakıncası olabilir ki, Oktay," dedi. "Saat beş buçukta bizim ofisin yanındaki kafede olacağım." "Çok iyi! Görüşürüz, Serra." Telefonu kapatırken ellerimin titrediğini fark ettim. Sakin olmaya çalışıyordum ama bu o kadar da kolay bir şey değildi. Günü nasıl tamamladım, bilemiyorum. Bu görüşmenin normalleşme açısından bana da iyi gelecek
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE