19. Bölüm

3236 Kelimeler
"Beğendiğinize sevindim," dedim can dostlarıma. Armağanları arabamıza doldurup, evimizin yolunu tuttuk. "Serra," dedi Özgür, "unutulmaz bir doğum günü yaşattın bana. Ne diyeceğimi bilemiyorum." "Bana bir öpücük ver yeter," dedim ve ekledim: "Aslında senin kızdığın Şansal olmasa, partin bunca başarılı olamazdı." Duraladı. "Bir dakika," dedi, "hani seni gece vakti arayıp duran Şan sal'la mı bu işi gerçekleştirdiniz?" "Evet efendim; hani kızdığın o telefonlar vardı ya, işte on lar hep senin doğum gününle ilgiliydi." "Şimdi anlıyorum." dedi Özgür başını sallayarak. "Aynı Ba nu'yla benim Kaz Dağlari projem gibi..." "Aynen..." 11 "Haksızlık etmişim çocuğa..." "Ben de Banu'ya haksızlık etmiştim," dedim ve başka bir şey söylemedim. Sonuçta neymiş? Olaylar bazen göründüğu gibi olmayabiliyormuş. Önce bir sorup anlamak lazımmış. Eşler birbirlerine güvenmelilermiş. Ve bütün bu güzel sözlere bir not da benden... Yine de uyanık olmakta büyük fayda varmış!!! 28 Mayıs, Pazartesi Bu hafta sonunu 'aile günleri' olarak tanımlayabilirim. Cumartesi günü Özgür'ün ailesiyle, pazar da dedemlerle birlikteydik. Nuran Anne yine ailenin gençlerini toplamıştı. Hava da gü zel ya, masayı arka bahçeye, çimlerin üstüne kurmuş. Nasıl becerikli, nasıl becerikli... Birkaç saat içinde neler yapıp koyuyor masaya... "Herhalde ben hiç böyle olamayacağım," diye içimi çektim, mutfakta ona yardım ederken. “Yapa yapa alışacak, kolayını alacaksın," dedi. Sonra. gülümsedi. "Bak orada bir paket duruyor, aç bakalım, ne var miş içinde..." Bir heves koşup açtım paketi. Içinden uçuk mavi, triko bir kazak çıktı. "Çok teşekkür ederim, Nuran Anneciğim, yaz akşamları için ideal... Mavisi de ne güzelmiş." "Mavi sana yakışıyor," dedi. Sarılıp öptum onu. O kadar şanslıyım ki.... Nuran Anne çeşitli bahanelerle armağanlar verir böyle. Bu bahar hediyesi, der, verir. Bu doğum günü, der, bu yılbaşı, der... Acaba başka kayınvalidelerin de zarif davranışları var mı? Kesin konuşmak istemem ama pek sanmıyorum. Çünkü, etrafımda kiminle konuşsam, eşinin ailesiyle öyle veya böyle sorun yaşıyor. (Sorun kimden kaynaklanıyor, onu da kesin bilemem elbette.) Kimi önemli bu sorunların, kimi önemsiz. Kiminin eşinin ailesiyle muazzam kültür farkı var, dolayı sıyla tüm iyi niyetlere karşın anlaşamıyor. Kimi eşinin ailesinden en ufak bir ilgi görmüyor, yok sayı liyor adeta. Kimininse, tam tersine, her şeyine karışıyorlar, her dakika tepesindeler. Işte bu örneklere baktıkça, ne kadar şanslıyım, diye düşü nüyorum hep. Öte yandan, haksızlık etmeme adına, eminim aynı benim Nuran Annem gibi iyi kayınvalideler de vardır bu dünyada. lyilerin hakkını yemeyelim. Ve, Nuran Anne'nin bu tür davranışlarını aklımın köşesine. değil, baş köşesine yazdım. Günün birinde bir oğlum olursa, ben de gelinime aynen onun gibi davranayım, diye. Anlayışlı, güler yüzlü, duyarlı... Kayınpederimi de çok seviyorum; bunu yazmazsam duy gularımı eksik anlatmış olurum. Hele de bize takılmaları yok mu, kırıp geçiriyor hepimizi. Işte bütün bu nedenlerle onlarla olmaktan büyük zevk alıyorum. Pazar annemi de alıp dedemlere gittik. O evde benim için ince bir hüzün var artık. Anneannem dedemi giydirmiş, kanepeye oturtmuş. Konuşma çoğunlukla Sırma'nın etrafında dondu. Hamileli ği iyi geçiyormuş, bebek bakımı hakkında bol bol okuyor, bir yandan da bebeğin odasını hazırlıyormuş. Derken annemin emekliliği gündeme geldi. O kadar dinç ve dinamik ki, onu evde oturur göremiyorum. Ben bu düşüncemi söyleyince annem, "Zaten daha şimdiden bazı şirketlerden teklifler gelmeye başladı, Derya Hanım, diye," dedi. emekli olunca bizimle çalışır mısınız, "Ne düşünüyorsun anne?" "Bilmem." "Aman, yeter çalıştığın," dedi dedem. "Biraz da hayatın ta dını çıkar. Gez, toz, eğlen." "Ya sıkılırsam, baba?" "Sıkılmazsın, sıkılmazsın," dedikten sonra bize döndü dedem. "Ee, anlatın bakalım şu sürpriz partiyi. Telefonda din lemekle aynı olmuyor, yüz yüze konuşmak." Eve geldiğimizde telesekreterde bir mesaj bulduk. Dilek ten... "Yarın öğlen acilen toplanıyoruz. Esin için. Biraz sonra ye meğe çıkıyoruz. Optüm canım." Buluşulacak restoranın adını ve saatini de mesaja eklemiş. "Yine bir şeyler oldu anlaşılan," dedi Özgür. "Ceren'le ilgili olsa gerek." "Zor," diye içini çekti Özgür, "bu devirde çocuk büyütmek zor." "Ne o," dedim, "daha başlamadan pes ettin, bakıyorum." "Yo, hiç o anlamda söylemedim," dedi ve kolunu omzuma attı, "Aslımı istersen, biz de artık şu işi yavaş yavaş düşünme ye başlasak, hiç de fena olmayacak." "Ama bak bu çocuklar yaşlarına başlarına bakmadan chat'leşiyorlar." "Oğlan olursa, aslan oğlum, derim; kız olursa, kemiklerini kırarım senin, derim." "Özgür!" "Neden kızıyorsun? Tam da yurdum erkeği gibi konuştum, fena mi?" "Fena... Çocuklarımıza eşit davranacağız. Kız erkek ayırı mi yapmayacağız." "Tamam sevgilim, tamam. Şaka da mı yapmayalım. Elbette kız erkek ayırımı yapmayacağız. Başka türlüsü düşünülemez bile." Daha ortada fol yok yumurta yok. Çocuksa hiç yok. Ve biz şimdiden, şaka da olsa, tartışmaya başladık. lyi mi... Ve gelelim bugüne... Esin'le buluştuk. Aslında pazartesi bu tür buluşmalar için hiç de iyi bir gün değil. Işler yığılmış; hafta başı sendromu yaşıyorsun. Yetmezmiş gibi, hafta sonu yorgunu oluyorsun. Bu da mo dern hayatın açmazi... Hafta sonları dinleneceğimize, hem yapılması gereken, hem de yapmak istediğimiz o kadar çok şey var ki, işe dinlen miş olarak değil, yorgun argın geliyoruz. Böylece pazartesi sabahları herkesin suratı daha bir asık oluyor. Öğlen buluştuğumuzda, Esin hemen konuya girdi. "Arkadaşlar, çok özür dilerim, sizi böyle apar topar çağır dım ama konuşmaya o kadar ihtiyacım var ki... Annemle dertlerimi paylaşamıyorum; ben sana söyledim ama sen beni dinlemedin, diyecek." "Diyor zaten," demez mi münasebetsiz Melis. "Yaa, öyle mi? Ne zaman soyledi bunu?" "Geçen gün beni arayıp seni sordu. Ben de durumu idare ettim tabii, ama annen sanki bir şeyler sezmiş gibi, ben ona o. kadar söyledim ama bizi dinlemedi, dedi." "Işte ben de bu nedenle onlara açılamıyorum ya..." "Canım benim," dedi Dilek, "biz ne güne duruyoruz. Hem sen anne problemini bana mı söylüyorsun. Haydi anlat, oldu." "Ne yapayım diye uzun uzun düşündüm. Önce annesiyle konuşayım, dedim. Ama vazgeçtim. Ve sonunda Selçuk'a her şeyi anlattım." "Oh, be! Çok iyi ettin." "Attın şu yükü üzerinden..." "Önce ben de öyle hissettim ama sonra evde yer yerinden oynadı. Kıyametler koptu ve sonuçta kötü kişi ben oldum." "Nasıl olur?" "Deli bunlar." "Neler olduğunu şöyle baştan başlayarak anlatsana..." "Selçuk'tan sakin olmasını rica ederek söze girdim ve her şeyi anlattım. Çekincelerimi, kuşkularımı da ekledim." "Peki, ne dedi?" "Önce öylece sessiz kaldı. Düşünüyordu. Sonra derin bir of ne yapmalı diye mırıldandı. Bir süre daha düşündükten sonra, onunla açık açık konuşmaktan başka çare yok, dedi. Bense konuşurken sakin olması için bir kez daha uyardım. onu." "Sonra?" "Sonra... akşam üstü Ceren okuldan gelince, gel seninle baş başa konuşalım, diyerek, onu çalışma odasına çağırdı. "Bu arada ben heyecandan ölmek üzereydim. Inanın, kar nima ağrılar girdi. Derken Ceren'in sesi yükseldi, korktuğum başıma gelmişti. Aman neler neler." Sustu Esin'cik, gözleri dolmuştu. Melis sırtını okşadı onun. "Boş ver, aldırma, bunlar on iki yaşında bir çocuğun lafları... Ciddiye alınmaz." Esin, süzülen gözyaşlarını bizden saklamak istercesine ça bucak sildi. "Ama hayatımda hiç kimse bana böyle hakaret etmemişti." "Ne dedi?" "Ohoo, neler demedi ki.... "O ispiyoncu söyledi bu lafları sana, değil mi, diye bağırı yordu babasına. O kim oluyor da bana karışıyor. Kendini annemin yerine koymaya kalkıyor. Söyle ona, benim annem var. Zaten her şey onun yüzünden bu hale geldi. O olmasaydı, bunların hiçbiri olmayacaktı ve daha bir sürü laf." "Peki, Selçuk ne diyordu?" "Arada bir onun da sesi yükseliyordu, habire Ceren'i teskin etmeye çalışıyordu. Sonunda; Ceren, kendine gel, ağzından çı kanı kulağın duysun, diye bağırdı ve kapıyı çarparak dışarı çıktı." "Böylece baba-kız görüşmesi bir yere varamadı." "Ne yazık ki varamadı. Işin ilginç yamı, bütün bu bağrış çağrış içinde Selçuk da Ceren'den chat konusunda bir cevap alamadı. Ne evet, ne hayır... Hatta diyebilirim ki, o noktaya gelemediler bile." "Cin gibi kız..." "Sonra?" "Selçuk'un arkasından Ceren de bir hışım çalışma odasın dan çıkıp kendi odasına yöneldi. Koridorda karşılaştık, beni görünce gözlerini kısıp oyle bir nefretle, ispiyoncu, dedi ki, eh artık ben bu davayı kaybettim, dedim kendi kendime." "Yok camm, çocuk o. Bugün böyle der, yarın unutur gi der," dedi Dilek. "Bu kadarla kalsa iyi..." "Daha bunun devamı mi var?" "Akşam olmuştu. Çocuklar odalarındaydılar, bense mut fakta yemek hazırlayarak oyalanmaya çalışıyordum ki, kapı çalındı. "Gidip baktım, karşımda Berrak." "Bir o eksikti." "Aynen," dedi Esin. "Ve hiç de dostane bir ifade yoktu yu zünde. Bir hışım girdi içeri ve, kızımı görmeye geldim ama ön ce sana edilecek iki çift lafım var, dedi." "Vah Esin vah..." "Bir çocuğu babasına şikâyet edip, onları birbirlerine düşürmeye utanmıyor musun? Koskoca kadınsın, nasıl yaparsın bunu," "Esin, sen de soyleseydin ya..." "Ağzımı açmama firsat vermiyordu ki..." "Ceren'in kavgacılığını kimden aldığı açık olarak ortaya çıkmıştır arkadaşlar." "Resmen terbiyesizlik bu..." "Çocuklar, susun da Esin'i dinleyelim." "Tabii onun sesine Selçuk odasından çıktı. Bu kez onlar karşılıklı bağrışmaya başladılar. "Berrak, Selçuk'u suçluyordu. Kızınla biraz ilgilensen, ona biraz şefkat göstersen, bunların hiçbiri olmazdı, dedi. "Selçuk da ilgilendiğimiz için onu izliyor, yanlış bir şey yapmasını önlemeye çalışıyoruz. Burada Esin uyanık olmasa, Ceren'in başına neler gelebilirdi, dedi. "Bu kez Berrak, ne yapmış ki başına iş gelsin; çocuğun bir bilgisayarı var, ona da karışıyor, onu bunalıma sokuyormuş sunuz, demez mi..." "Çıldırmak işten değil! Şu bacaksızın yaptıklarına bakar mısınız." "Zaten Selçuk da bu sözleri duyunca, çok kızdı ve gidip bir hışım Ceren'in odasına daldı. Can'a, sen odada kal, sen de gel bakalım diyerek Ceren'i kolundan tuttuğu gibi salona ge tirdi. "Hepimizi birbirimize düşürmeyi başardın, küçük hanım, dedi. Işte şimdi hepimiz buradayız, konuyu açık açık konuşa lim, çünkü anladığım kadarıyla, senin anlattıklarına dayana rak annen çok yanlış izlenimler edinmiş. "Benim anlatacak bir şeyim yok, dedi Ceren. "Annesiyse, çocuğun üstüne varma, Selçuk, diye kızını savundu. "Peki o zaman, bu küçük hanım sana internette chat'leşti ğini, tamam, ona da bir şey demiyorum, ammaaa... chat'leştigi delikanlıya kendisini on dokuz yaşında özgür bir kız olarak tanıttığını da söyledi mi? "İşte bu sözler üzerine Berrak şöyle bir durdu. Selçuk konuşmasını sürdürdü. Ve biz bunu on iki yaşında bir kız için tehlikeli bir girişim olduğunu düşündüğümüzden, önce ona sormaya ve yanıt almaya çalıştık. Esin önce Ceren'le konuştu; benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Ama Ceren soruları cevaplamayı reddetti. Bunun üze rine, kızımızı korumak adına, Esin bana geldi ve gördüklerini anlattı. "Işte durum budur ama sen bunda bir sakınca görmüyor san, o başka tabii," dedi. "Hah şöyle," dedi Dilek, "biri de olayı anlatsın bari." "Sonra Esin, sonra ne oldu?" "Berrak, Ceren'e dondu ve bu doğru mu Ceren, sen kendi ni böyle mi tanıttın, dedi. "Ceren'se cevap vereceğine, bana bakarak, o ispiyoncu, o yalan söylüyor, isterseniz gelin bilgisayarıma bakın, dedi." "Aman ne korkunç bir kız bu böyle," dedi Melis. "Bana bak küçük hanım, dedi Berrak, istersen o mesajları yok edebileceğini biliyorum. Yalnız, şu kadarını söyleyeyim ki, elimin altında öyle bilgisayar uzmanları var ki, sen ne ka dar silersen sil, ben o mesajları bulup çıkarabilirim. "Işte o anda Ceren'in yüzündeki öfke, yerini korkuya bi raktı. Soluverdi sanki." "Tuttum ben bu Berrak'i," dedi Dilek. "Şuna bak, bacak ka dar boyuyla ortalığı birbirine katıyor." "Bu kez Selçuk konuştu. Dedi ki, Esin sordu, yanıtlama dın. Ben sordum, aynı şey. Oysa annene olayı çarpıtarak yan sıtıp onu buraya çağırdın. Şimdi anlat bakalım, nedir bunun dogrusu." "Dur bakalım ne diyecek..." Dilek konuya bayağı kaptır mıştı kendini. "Ceren baktı hepimiz orada karşısındayız; annesi de mesaj lara ulaşabilirim, diyor, inkâr etmekten vazgeçip bu kez, ama ben onu seviyorum, diye ağlamaya başlamaz mı..." "Hoppalaa..." "Hoppala ki ne hoppala... Çocuklar, o anda Berrak'la Sel çuk'un yüzlerindeki ifadeyi görmenizi isterdim." "Şoke olmuşlardır." "Hem de nasıl, Serra, hem de nasıl... Selçuk'un resmen ağ zı açık kaldı, Berrak yine daha çabuk toparladı kendini. "Sen ne diyorsun Ceren, yoksa bu delikanlıyla buluşuyor muydun, diye sordu. Ceren, bu kez ses çıkarmadan ağlıyordu. Berrak onu kolundan tutup sarsti, cevap ver bana, çabuk ce vap ver, dedi." "Aman Tanrım, siz tam bir aile faciası yaşadınız, desene." "Ne demezsin, Melis." "Peki, buluşuyorlar mıymış?" "Ceren sonunda, hayır, onunla hiç buluşmadık, dedi. An nesiyse onu bir kez daha sarstı ve doğru söyle, yoksa seni hiç affetmem, diye bağırdı. "Yemin ederim buluşmadık anne, diyordu Ceren, bir yan dan da gözyaşları akıp duruyordu. Bunun üzerine Berrak, pe ki, madem onunla buluşmadın, nereden çıktı bu, onu seviyo rum, lafı, söyle," diye bağırdı. "lyi soru," diye lafa atladı Melis. "Buluşmadık ama biz birbirimizi seviyoruz," demez mi... Berrak'la Selçuk bakıştılar. Bunun üzerine Selçuk, neden telaşlandığımızı ve konuyu deşmeye çalıştığımızı anladın mı, Berrak. Nitekim, kuşkuları mızda haklı çıktık, dedi. "Berrak'sa, tamam, hemen ben dediydim deme, dedi sinir li, sinirli." "Kızım, bunlar ayrılmakla çok iyi etmişler," dedi Dilek. "Baksana her konuda kapışıyorlar. Peki, sonra ne oldu?" "Sonuçta Berrak, Ceren'i alıp gitti. Ceren bir süre onda ka lacak. Bu arada, ne yapacaklarına tam olarak karar verene ka dar, bilgisayar yasaklandı. Sanırım bir psikolağa danışacak lar." "Buna neden gerek duydular?" "Bence en doğrusunu yapıyorlar, zaten Selçuk'a da bunu ben önerdim. Ceren'in yaşı kritik, anne baba ayrı, bunu hala hazmedebilmiş değil. Beni ise hiç kabullenemedi, şimdi bir de bu aşk hikayesi çıkınca Ceren'e nasıl davranmamız gerektiği konusunda en doğrusunun bir psikoloğun bizi yönlendirmesi mümkün olacağını düşündüm. "Berrak da Selçuk da işe sertlikle yaklaşıyorlar. Sertlik der ken elbette şiddet uygulamıyorlar ama davranış ve konuşma lari sert. Acaba bu doğru mu? "Sonra ben nasıl bir tutum içinde olmalıyım? İşte bütün bunları bence bir uzman bize söylemeli.") "Çok doğru düşünüyorsun, Esin," dedim. "Insanın o yaş larda yüreğinde firtinalar kopuyor. Alıngan oluyor, her laf ba tıyor. Şakayı bile yanlış anlıyor, benimle alay ediyorlar, diye düşünüyor. "Kendini beğenmiyor; yüzüne, vücuduna sürekli kusur buluyor. Hele de etrafta güzel ve popüler kızlar varsa, büsbü tün bunalıma giriyor. "Ve işte tam o sırada karşı cinsten gelecek en küçük bir il tifat, bir beğeni, o kişiye bağlanmasına neden oluyor. "Ayrıca aşka aşık bir dönem, o yıllar. "Karşısına kendisine ilgi gösteren biri çıkınca da, aşık ol dum sanıyor. Aşık olmak ön planda, aşık olunan kişi ikinci planda ama işte o yaşta da bunlar bilinemiyor. Bütün bu sıkın tıların üstüne anne baba ayrılığı tuz biber ekiyor. "Aslında Ceren'e acıyorum ben," dedikten sonra sordum: "Peki Can nerede?" "Can bizimle kaliyor. Tabii o da sarsıldı bu olanlardan. Elimizden geldiğince ona yaklaşmaya ve olayı unutturmaya çalı şiyoruz." Esin yorgun görünüyordu. "Vah Esin'im, neler yaşamışsın." "Öyle bunalmıştım ki... Burada içimi döktüm de ferahla dim. "Şimdi sormak istediğim şu; acaba bu durumda benim ya pabileceğim başka bir şey var mı? Ne dersiniz, çocuklar? Be nim kafam durdu artık." "Bence," dedi Melis, "bu soruları asıl sorması gerekenler Selçuk'la Berrak. Eh, onlar da bir şeyler düşünüyorlardir her halde." "Sana kesinlikle katılıyorum," dedi Dilek. "Ya sen Serra, sen ne dersin?" "Ben, yine kendi deneyimlerimden yola çıkarak Ceren'in us tüne düşme, derim. Düz bir çizgide ol ama abartmadan. Örne gin, zavallı Yasemin ilk başlarda kendini bana sevdirmek için neler neler yapardı. Ve - her yaptığı da sinirime dokunurdu." "Peki, bunun sonu neye varacak?" "Herkesin uyum sağlama becerisi farklı. Kimi daha çabuk. alışıyor, kimi daha güç kabulleniyor. Örneğin, Yasemin'i ka bullenmem birkaç yılımı aldı. "Onu hep ittim ama sonra bir gün herkesin kendi hayatını yaşaması gerektiğini kavradım ve o aşamada hem annemin hem babamın bir hayat arkadaşı olsa ne iyi olurdu, diye dù şündüm. "Ben büyüdükçe onların yalnızlığı artıyordu sanki. Boyle düşününce Yasemin'in babamın hayatına kattıklarını fark et tim, onu mutlu ettiğini gördüm. Bu da beni mutlu etti. En azından babam cephesinden içim rahattı. lyi gününde, kötü gününde yanında olacak biri vardı. Ve işte o andan başlayarak Yasemin'le arkadaş olduk. Keşke annem için de aynı şeyleri söyleyebilseydim. "Onun için bu bir zaman meselesi, Esinciğim. Sen kendi sevecen, duyarlı kişiliğini sürdür. Ceren yeterince büyüyüp olgunlaşınca senin kıymetini bilecektir." "Çocuklar, çok özúr dilerim ama benim gitmem gerek," dedi Dilek. Esin de ayağa kalktı. "Aslında benim çoktan kalkmam ge rekirdi. Hepinize çok ama çok teşekkür ederim, öyle rahatla dım ki..." "Her zaman buradayız efendim." "Takma kafana..." "Haydi, görüşürüz," sözcükleri havada uçuşurken herkes işinin başına döndü. Hayat bazen ne kadar zor olabiliyor. Ceren'i düşünüyorum.. Kendi çocukluğumu düşünüyorum. Ve annemle babamı ayrılmaya karar verdiklerinde nasıl acı çektiğimi animsıyorum. Ceren'i çok iyi anlıyorum. Onun içinde hep bir umut var di, annesiyle babası bir gün bir araya gelecekler diye. Ama Esin'in hayatlarına girişiyle, bu umut söndü gitti. Öte yandan Esin, bütün iyi niyetiyle çabalıyor ama her sev gi atağında, düş kırıklığı yaşıyor. Selçuk ise arada kalıyor. Zaman ve sabır çözecek bu düğümü... Iş ki, o noktaya varana kadar, kimse kimseyi onarılmaz bi Bir de... pek çok şey unutuluyor da, özellikle düşünmeden. Edilmiş bazı sözcükler hiç unutulmuyor. Biçimde kırmasın "Sağ ol, Melis. Arada sırada moralim bozulmuyor değil ama her şeye karşın birilerinin hayatında fark yarattığıma inaniyorum ve beni ayakta tutan da bu oluyor." "Tamam! Yeter! Haydi biraz aşk hayatını anlat," dedi Di lek. "Şunlara bak! Delisiniz siz," diye bir kahkaha attı Toprak. "Mecbur muyum özel hayatımı anlatmaya." "Evet efendim mecbursun! Bu evli barklı arkadaşlarına biraz aşk mask anlat da içimiz açılsın." "Anlatacak ne var ki..." "Tankut'tan başlayabilirsin." "Tankut'la duygusal bağlamda yollarımız ayrıldı." "Ne?" "Olamaz!" "Niye daha once söylemedin?" "Sırası gelmedi de ondan..." "lyi! Şimdi sırası geldi," dedi Melis yine o anaç pozunu ta kınarak. "Bir kere yollar neden ayrıldı? Hem duygusal bağ lamda ne demek? Malum, senin dilini anlayabilmek için özel bir sözlük gerek..." "Şöyle, yine birlikte çalışıyoruz ama duygusal olarak ara mızdaki ilişki bitti." "Sebep?" "O, bir başkasıyla daha fazla ilgilenmeye başladı. Ben bir süre sonra bunu taşıyamayacağımı gördüm. Ve bu bağı kopar mazsam, iş ilişkimizin de zedeleneceğini düşündüğümden, buraya kadar, dedim. "Onun için şimdi yine birlikte çalışıyoruz ama duygusal beraberlik yok. Bu da üzerimdeki gerilimi kaldırdı." "Demek başkasıyla ilgilenmeye başladı ve sen bunu kaldıramadın." "Kaldırabileceğimi sandım ama olmadı." "Vay ahlaksız vay..." "Yok, yok oyle deme Dilek. Ikimizden de ayri ayrı açılar dan vazgeçemiyordu Tankut. O yeniydi, bense eski. Daha dogrusu, biz yillardir birlikteyiz, birbirimizin içini dışını bili yoruz, o ise henüz kapalı bir kutu. Bu bilinmezlik heyecan ve niciydi Tankut için. Bendense bildik tanıdık olduğum için, ya munda rahat ettigi için vazgecemiyordu. "Gelgitleri yaşıyordu Fankut. Bu durum giderek beni yıp ratmaya başladı ve hem onu bu açmazdan kurtarayım hem de ben huzura kavuşayım diye, Tankut'u otekine bıraktım. "Ama ondan kopmus değilim. Onunla ilişkim bambaşka bir boyutta devam ediyor; en sikıntılı zamanlarında yammda oldu, birlikte çok şey paylaştık. O nedenle, mutlu olmasım is terim. Şimdi, bu tur bir arkadaşlık yaşıyoruz." "Son bir soru." "Buyurun efendim." "Öteki, yılbaşı gecesi sozumu ettiğin kişi mi?" "Evet." dedi Toprak yuzunde mahzun bir gulumseme. "Kendimi nasıl hissediyorum biliyor musunuz? Hani uzun yillar evli kalırsın da, artık eşin için pek bir şey ifade etmiyor sundur; öylesine bir tekdüzelik gelip çokmüştür ilişkinin üs tune. "Derken yeni biri belirir ufukta ve senin sevgilin, o yenilik le yenilenmeye başlar. Onları arasındaki müşterek zevkler giderek artmaya başlar ve sen, çaresiz, bu oluşumu izlersm "Ne yaparsan yap, ilginç değilsindir artık. "Kiskançlik bile, eğer seviliyorsan, yakışır sana. "Anlayışlı davrandigmdaysa, durup düşüneceğine, sevinçle ileri ve, ötekine doğru atılır. "O zaman yapılacak, sevgi kirintilanıyla yetinmek yerine. onurunla, efendice çekip gitmektir." Toprak sustuğunda, kimse konuşmadı. Anlaşılan Tankut'u çok sevmişti, acı çekiyordu. Öte yandan gururlu bir kadındı o "Nasıl da her şeyimi anlatıyorum," diye hayret edercesine başını salladı. "Sizlerle normalliği yakalıyorum sanki." "Bunda şaşılacak ne var," dedi Melis, “biz senin arkadaşla riniz." "Doğru." "Eee, o zaman kolları sıvayıp bu kızımıza şöyle helal süt emmiş bir aslan parçası bulmamız gerek." Güldü Toprak. "Ben evlenmeyeceğim." "Bu da nerden çıktı şimdi... Ne sivri kızsın." "Cok ciddiyim. Arkadaşlarım olur, duygusal ilişkilerim olur ama ben evliliğe yatkın değilim." "Nedenmiş o?" "Bir kere özgürlüğüme çok düşkünüm. Baksana, duygusal bağlılıklardan bile kaçıyorum. Guzel bir işim var, yoruluyo rum, üzülüyorum ama insanlığa hizmet ettiğime inanıyorum. Arkadaşlarım, sizler varsınız, ailem var. "Ayrıca yalnızlığı da seviyorum. Evimde müziğimi dinli yor, kitabımı okuyorum," dedi ve ekledi, "Yeter artık benden konuştuğumuz, biraz da Sila'nın başarısından söz etsek." "Madem öyle istiyorsun, pekálá," dedi Melis ve Sila'ya do nüp, "Deminden beri sana sormak istediğim bir şey var. Ser hat, işi Kaan'ın ayarladığını fark etti mi? Malum, oglumuz iyi dir, hoştur da, biraz kaprislidir." "Biraz mı?" dedi Sila. "Gördünüz mü, bildim arıza çıkaracağını." "Hem de ne biçim. Yok efendim, torpilli gibi işe giremezmiş. Bu iş olmazmış. Bir sürü saçma sapan laf..." "Peki, sen ne yaptın?" "Once uzun uzun ikna etmeye çalıştım, iş aramak, herkese söylemek ayıp mi dedim filan ama baktım dinlediği yok, onun üzerine nasıl bunalmış olmalıyım ki, yetti artık diye bağırdım ona. Senin bu işsizliğinin evliliğimizi bitirebileceğini görmü yor musun. Sana iş bulmuşlar ve sen gidip görüşmüyorsun
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE