18. Bölüm

3195 Kelimeler
"Ne gülüyorsun Serra?" "Aym annemle arkadaşları gibi konuştuğunuzun farkında mısınız? Sakın sizi eleştirdiğimi sanmayın çünkü giderek ben de annem gibi konuşurken yakalıyorum kendimi." "Sonra Esin?" "Chat yaptığı kesindi. Ama bu zararsız bir bilgisayar geve zeligi miydi yoksa duyduğumuz bir sürü olumsuz öykülerden biri mi yaşanıyordu. işte bunu anlamalıydım. "Ve - dün onlar okuldayken, odalarına girdim, bilgisayarı açtım." "Heyecanlanmadın mı?" "Heyecanlanmaz olur muyum... Ama ne yapıp edip bu kizın neler karıştırdığini öğrenmem gerekiyordu." "Sonra?" "Sonra, messenger'i tıkladım ve pencere açıldı. Daha önceki mesajlar okunabiliyor mu, ona baktım. Evet, okunabiliyordu." Yine lafa girdi Dilek. "Cocuk işte, chat yapın, sil bari." "Evet Esin, devam..." "Ve- çok utanarak da olsa yazdıklarımı okudum." "Ne yazmışlar birbirlerine?" "Sanki tanışma aşamasındalar..." "Eh, olabilir. Henüz tehlike yok." "lyi soyledin Dilek, henüz... yok. Ama oradaki bazı satır lar beni çok rahatsız etti." "Söylesene..." "Bir kere chat'leştiği bir erkek..." "Eh, bu da olabilir." "Ve, bizim kiza 'bebek' diye sesleniyor. 'sim bebek', 'n'aber bebek' yazmış mesela..." Bizden ses yok. "Beni asıl sarsan, Ceren'in yazdıkları oldu." "Ne yazmış?" "Kendisinin on dokuz yaşında olduğunu, özgür takıldığını filan..." "Işte buna, olabilir, diyemeyeceğim." "Çocuk da, eğer bizim Ceren gibi şişirmiyorsa, yirmili yaşlarındaymış. -Işte durum bu. "Bu chat arkadaşlıgı devam ederse, o delikanlı da bizim kı 21 on dokuzunda bir özgür kız olarak duşunurse, bu işin sonu nereye varır. -Düşünmem gereken bir konu bu. Bir digeriyse, bu şüphelerimi babasıyla ya da annesiyle paylaşmalı mıyım? "Ya, boşu boşuna ortalıği velveleye vermiş durumuna dü şersem? Yani, ya bu gerçekten zararsız bir eglenceyse? "Obur taraftan, ya bu iş ilerlerse ve bu delikanlıyla tanış maya kalkarsa?" "Canım, delikanlı bunun bacak kadar çocuk oldugunu go rünce, haydi kızım evine, der. Ne yapsın yirmilik delikanlı, on ikilik çocuğu?" "Öyle deme Dilek, neler neler duyuyoruz. Adam ya sapıksa, ya onun çocukluğundan yararlanmaya kalkarsa?" "Aman siz de... Bayılırsınız korku senaryoları yazmaya... "Sonradan pişman olacağıma, korku senaryosu yazarım daha iyi," dedi Melis. "Aynen benim duygularım." dedi zavallı Esin. "Peki, ben şimdi ne yapmalıyım? Aylardır bu çocukların sevgi ve güve nini kazanmaya çalışıyorum. Ceren'i gidip anne veya babası na söylediğim an, bir daha bana hiç ama hiç güvenmeyecek tir." "Peki," dedi Melis, "onu karşına alıp konuşsan?" "Bak, bu da bir fikir," dedi Esin, gozlerinde bir umut. Ve devam etti: "Öte yandan, söylemezsem ve kotu bir şey olursa, kendimi asla asla affetmem. Berrak'la Selçuk da bağışlamazlar beni, haklı olarak. Kendimi onların yerine koyuyorum, benim çocuğum tehlikede olsa ve bana soylemeseler, onları ne biçim suçlardım. "Işte böyle arkadaşlar, sizden yardım istiyorum. Ne yapmalıyım?" Kimseden ses çıkmıyordu. Kendimizi arkadaşımızın yerine koymuş, düşünüyorduk. "Bence annesiyle bu meseleyi konuş." dedi Melis, “çocuğu için en doğru davranışı bilecek kişi o." "Bence kızın kendisiyle yüz yüze konuş ve bu saçmalığa derhal bir son vermesini soyle," dedi Dilek. Bense bambaşka düşünüyordum. "Selçuk'la konuş. Soylediklerini ve niyetini yanlış yorum lamayacak tek kişi o." "Sag olun yani," dedi Esin, "aklımı iyice karıştırdınız." Zavallı Esin, daha kendi bebeğini kucağına almadan, er genlik sorunlarıyla boğuşuyor. "Beni dinlediğiniz için yürekten teşekkürler; haydi artık başka şeyler konuşalım," dedi, o da bunalmıştı bu anlattıklarindan. "Hazırlıklar nasıl gidiyor Serra Hanım?" dedi Melis, gözleri ışıl ışıl "Aşağı yukarı her şey hazır." "Ne kadar heyecanlı... Kim bilir Özgür ne kadar şaşıracak. "Bak sakın ağzınızdan bir şey kaçırmayın." "Deli misin, hiç öyle şey yapar mıyız." "Artık kalksak mı, saat altıya geliyor." "Çocuklar," dedi Dilek, "akşama yemeğim yok, ne yapma mi onerirsiniz?" "Domatesli makarna," dedi Melis anında. Dilek'in gözleri parladı. "Hay aklınla bin yaşa. Evde domates de var, sarımsak da... Şöyle bol. matesli, sarımsaklı bir sos yaptım mı, bu iş tamamdir. Ayrıca, Ulaş da makarnaya bayılır." Gelecek hafta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'ndaki kon serde buluşmak üzere ayrıldık. Bu yıl harika konserler var. Sergileri Esin, konserleri ben izleyip haber veriyoruz. Bir tür görev bölumu, anlayacağın. Eve geldigimde Özgür, "Adamakıllı hasret giderdiniz bakım." dedi. "Bizim hasretimiz bitmez," dedim ve ona Esin'in sorununu anlattım. "Bu işler şakaya gelmez." dedi, "Neyse, haydi sen git üstünü değiştir; ben de bize hafif bir şeyler hazırlayayım. Sıkı bir gerilim filmi aldım, onu seyredecegiz bu akşam." "Oley!" Yaa, işte böyle harika bir adamdır benim kocam. Bır koşu banyo... Duş al, saçını sıkıca topla. Eşofmanı geçir ustune.... Vee, tekrar salon. "Aman ne guzel tabaklar bunlar boyle." Özgür'ün yüzüne gururlu bir gülucuk yayıldı hemen. "Senin hazırladıkların kadar guzel olmasa da, idare eder." "Ne demek efendim, ne demek... Su salatalıklara, domates dilimlerinin dizilişine bakar mısınız. Ya şu haşlanmış yumur taların tam da tabağin ortasında duruşuna..." "Bana bak, dalga geçme," diye saldırdı üstume. "Valla dalga geçmiyorum," dediysem de kanepenin üstün de çocuklar gibi boğuşmaya başladık. O bana saldırıyor, gidikliyordu, bense kendimi savunmaya çalışıyordum. Tam yenilirken, cep telefonum çaldı. “Hadi kurtardın," diyerek beni bıraku Ozgür. O kadar topladiğim saçlarım darmadağın olmuştu. Bir koşu cep telefonuna yetiştim. Şansal arıyordu. "Bir dakika Şansal," dedim ve kendimi mutfağa attım. Tabii ki Özgür'ün önünde konuşamazdım. Şansal filmle ilgili bazı şeyler soruyordu, neyse konuşacağımı zı konuştuk ve ben salona dondum. "Kim bu Şansal?" Ooo, bakar mısınız.... "Işten bir arkadaş." "Gecenin bu saatinde evden arayacak kadar münasebetsiz bir arkadaş. Hem de pazar akşamı..." Ooo, bakar mısınız... olmadı." "Bazı işler beklemez, Özgürcüğüm, ayrıca saat sekiz bile "Peki niye burada konuşmadın da fısır fisır içeride konuş tun?" bakar mısınız... "Seni işlerimle rahatsız etmek istemedim; nasıl Banu ara yınca sen hemen kalkıp sakin bir köşeye çekiliyorduysan, işte ben de aynı kaygıyla içeride konuştum." Nasıl? Taşı gediğine koymak diye işte buna denir, aziz dostlarım! Bu arada şunu da itiraf etmeliyim. Onun bu tepkisi beni bir keyiflendirdi, bir keyiflendirdi. "Haydi artık filmimizi izleyelim," diyerek yanına sokuldum. Oyle de güzel bakıyordu ki, uzanıp dudaklarından öptüm onu Dondu, bana baktı.. Sonra da... Başımı omzuna dayadım ve filme dalip gittim. 21 Nisan, Cumartesi Konser muhteşemdi. Solist, Kubalı bir gitaristti. Bizim beyler bile sonuna dek zevkle dinlediler, anla adam ne biçim çaldı. "Sağ ol Serra," dedi Dilek, konserden sonra, "doğrusunu istersen bu kadar güzel bir dinleti beklemiyordum." "Başarılı bir gitarist olmasının yanı sıra, parçaları iyi seç mişti. Bazen öyle şeyler çalıyorlar ki, ancak muzik otoriteleri. anlayabiliyor." "Dünyaca ünlü kişileri dinlemek ne buyuk ayrıcalık." "Şimdi tam mevsimi..." "Serra, Istanbul'da artık mevsim diye bir şey kaldı mi... Ki şın kapalı mekânlarda, yazın açık havada konserler, gösteriler peş peşe..." "Candan Erçetin'in konserine doyamamıştık mesela..." "Bu yil da gideriz, o zaman. Degil mi beyler?" "Elbette, yeter ki Candan Ablamız söylesin." Konserden sonra, kahve içmeye o civarda bir kafeye girdik. Kısa sürede erkekler lafı döndürüp dolaştırıp futbol muhabbe tine getirdiler. Baktım onların sohbeti koyulaşmış, ben de bu gün Esin'le yaptığım konuşmayı bizimkilere aktarmanın tam zamanı diye düşündüm. "Esin beni aradi," dedim alçak sesle. "Deme!" "Eee, ne anlattı? Yeni bir gelişme var mıymış? Ne yapacağına karar vermiş mi, malum hepimiz ayrı ayrı şeyler önermiş tik?" diye soruları peş peşe sıraladı Melis. Tam o sırada cep telefonum çalmaz mi... Ve, o yoğun mu habbete dalmış olan Özgür, hemen başını benden yana çevir di. Tabii ki arayan Şansal'dı.. Bu çocuk da durur durur, gece vakti arar. "Bu kez fotoğraflarla ilgili bir sorun çıktı," dedi ve anlama dığım teknik konulardan söz etmeye başladı. "Bak Şansal," diye fısıldadım telefonun içine. "Su anda ko nuşacak durumda değilim, konu her neyse yarın konuşsak...." "Kusura bakma Serra, bizim çalışma saatlerimiz öyle anor mal ki, insanların belli saatlerde yaşadıklarını unutuyoruz." "Hiç önemli değil, canım. Hadi yarın konuşuruz." Kapattım ve -Özgür'le göz göze geldik. "Yine o Şansal mı?" "Evet." "Abi, anlamıyorum, adam gecenin bir vakti arıyor Ser ra'yı... Güya iş için arıyor." "Elemana yakışıyor mu böyle kıskançlıklar!" diye dalgası ni geçti Ulaş. "Inan, kıskançlık değil. Iş telefonuysa bunun gündüzü de var. " "Onlar sanatçı," dedim. "Saatlerle kısıtlı değil hayatları. Ba zen sabahlara kadar çalışıp, gündüz uyuyorlar." "Kusura bakmasın ama biz saatlere uyarak yaşıyoruz. Şura ya bakın," dedi Özgür kolundaki saati göstererek, "11:25 ve sanatçı bey bizim kızı arıyor." Ooo, bakar mısınız... "Hem ne işiymiş bu?" "Canım iş işte..." diye kestirip attım. Aynen onun yaptığı gibi.... Vicdan azabı duyuyor muydum böyle davrandığım için? Yoo, hem de hiç. Gerçi Özgür iyi bir amaç için saklamıştı Banu dan gelen o telefonları. Ama unutulmasın ki, ben de iyi bir amaç için bu telefonla ra çıkıyorum. Sadece insanın nasıl tepki verebileceğini, neler hissedebile ceğini anlasın istiyordum, o kadar. Banu'yu kıskanıyorum diye benimle dalga geçiyor da... Ve de bu konu açılınca pek bir keyifleniyor da... Onun için. "Peki abi, bu Fatih Terim meselesine sen ne diyorsun?" so rusuna kendini kapurdi da, ben de konuya dönebildim. "Eee, ne dedi Esin sana?" "Ceren'e bir şans tanımak ve ilişkilerinin sonsuza dek bo zulmasını önlemek için onunla yüz yüze konuşmaya karar vermiş." "Buyuk hata," dedi Melis. "Peki, konuşmuş mu?" "Evet, dun konuşmuş. Tam bir hafta gece gündüz düşün dum, dedi." "Zavallım benim! Şu hale bak, kendi çocuğu olsa neyse... Âlemin çocuğu için bu kadar uzüntüye deger mi..." "Aman Melis, kız söyledi ya; sorunlar yaşayacağımı bilerek "Sonra?" "Ceren ne yapmış?" evlendim, dedi ya..." "Dün Ceren okuldan gelince, seninle bir konu hakkında konuşmak istiyorum, demiş." "Omzunu silkip oturdu, dedi. Ama ağzından tek kelime çıkmamış, ne konuşacağız diye sormamış bile. "Bunun üzerine Esin, chat yaptıgından şüphelendiğini, bunun doğru olup olmadığını sormuş." "Cevap?" "Cevap müthiş bir tepki olmuş." "Tam beklediğim gibi...". "Sen nasıl benim işime burnunu sokarsın'lı başlamış, ister chat yaparım, ister yapmam, sen kimsin ki, bana bu soruları soruyorsun, demiş. Sen benim ne annemsin, ne de babam, şeklinde devam etmiş." "Vah Esin'im, vah...". "Esin diyor ki, dondum kaldım, resmen dondum kaldım. Sonunda toparlanmış ve bak Ceren, böyle bağırıp çağırmakla yere varamayız. Ben sana basit bir soru sordum, senden de buna basit bir yanıt bekliyorum, demiş." "Eee?" "Bir salvo daha... Sana ne, sana ne, diye tepiniyormuş. Esin, giderek sinirlenmeye başlamış ve kes şu bağırmayı da, adam gibi konuş, demiş. *Bunun üzerine Ceren, sen beni tehdit ediyorsun, beni teh dit etmeye hakkın yok, diye bar bar bağırmaya başlamış. "Bağırmayı kesmez ve bana doğru dürüst cevap vermezsen, ben de konuyu babana götürmek zorunda kalacağım, demiş Esin. "Bu kez, ispiyoncu, ispiyoncusun sen... Kimsin sen yaa, kendini ne zannediyorsun, diye haykırıyormuş. "Iyi o zaman, demiş Esin ve tam arkasımı dönüp odadan dışarı çıkarken, babama söylersen, intihar ederim. Valla da, billa da öldürürüm kendimi ve bütün bunlara senin sebep oldu ğuna dair bir de not bırakırım, diye avaz avaz bağırıyormuş Ceren." "Aldın mi başına belayı," dedi Dilek. "İşte konsere gelememe nedeni bu olaylar... Beni hoş görün, hiç keyfim yok, dedi." "Nasıl keyfi yerinde olsun ki..." "Peki. Selçuk'un haberi var mi bu olaylardan?" "Şimdilik yok. Esin bu sahneyi yaşadiktan sonra bir de Sel çuk'a her şey yolundaymış numarası yapmak zorunda." "Bu da işin en güç tarafı." "Ne o hanımlar? Karadeniz'de gemileriniz mi batu?" "Esin'i konuşuyorduk da..." "N'olmuş Esin'e?" Melis benim anlattıklarımı onlara nakletti. Once Melis'i dinlediler, sonra da bizim konuyu psikolojik açıdan irdeleyi şimizi... Ve fikirlerini beyan ettiler. "Arkadaşlar." dedi Kaan, "benim Başak büyüdügünde bana böyle kafa tutarsa... Ne yaparım bilemiyorum. Hiç sempati duymayacağım kesin." "Benim kızım benimle böyle konuşsun." dedi Ulaş, "önce o bilgisayarı alırım elinden ve adam olana kadar da sana bilgi sayar yok, derim." "Peki, sen ne diyorsun Ozgur?" Özgür ise muzip muzip bana bakıyordu. "Bir okkali Osmanlı tokadı her şeyi halleder." "Öz-gür!" Ozgur kahkahayı bastı. Benim şiddetle dayağa karşı oldu ğumu bildiğinden boyle konuşuyor, dalima basıyordu. "Şakası bile hoş değil," dedim. anlasana." "Tabii canım." dedi elimi okşayarak, "sana takılıyorum, "Peki," dedi Melis, "Esin bundan sonra ne gibi bir yol izle yeceğine karar vermiş mi? Sana bir şey soyledi mi?" "Şimdi daha beter bir çıkmazdayım, dedi. Bir kere hiçbir şeyden emin değilim çünkü Ceren beni yanıtlamadı. Öte yan dan babasına söylesem, intihar ederim, diyor, diye düşünüp duruyordu." Özgür, "Intihar filan etmez, blof yapıyor. Esin'in babasıyla konuşmasını engellemek istiyor," dedi. "Babasına söylemesini önlemek istiyorsa, chat yapıyor ve bu chat da pek masum değil anlaşılan," dedi Dilek. "Baksana," dedim, "daha ilk adımı bile atmıyor, yani, evet ben chat yapıyorum ama bu zararsız bir eğlence, demiyor. Ilk andan başlayarak kapıları Kaan da lafa karıştı. "Kızım, saklayacak bir şeyi olmayan insan, yok böyle bir şey, deyip, çıkar işin içinden. Ayrıca, da ha ne konuşuyorsunuz, işte Esin girip bakmış, yok yaşım on dokuz... yok özgür kızım... Bu işin sonu kötü... Bence Esin hiç oyalanmadan babasına söylemeli." "Ya Selçuk sert tepki verirse?" "Onu da chat'leşirken düşünmeliydi. Bebek değil ya bu..." "Ya intihar ederse?" "Aman Serra, sen de inanıyor musun böyle laflara?" "Öyle deme Özgür, psikologlar bir genç intihar lafı etmeye başlarsa dikkatli olun, diyorlar. Bu tür söylemleri ciddiye al mak gerekmiş." "Üff yaa, başka laf yok mu..." dedi Ulaş. Onlar da haklıydılar. Çok sık buluşamıyorduk. Buluşunca da güzel vakit geçirip hoş şeylerden konuşulsun istiyorlardı. Ve Ulaş güzel bir Temel fikrasıyla havamızı değiştirdi. Efendim, zencinin biri pasaportunu kaybetmiş. Yolda yü rürken bakmış yerde bir pasaport. Eğilip almış, meğer pasa port Leonardo di Caprio'ya aitmiş. Hemen fotoğrafı çıkarıp atmış, yerine kendi vesikalık fo toğrafını yapıştırmış. Ve Türkiye'ye gitmek üzere yola çıkmış. Uçak inince adam doğru pasaport kontrolüne gitmiş. Ora daki memursa, bizim Temel'miş. Adam pasaportunu uzatmış. Temel adama bakmış, siyah; pasaporttaki fotoğrafa bakmış, o da siyah. Bunun üzerine yan taraftaki memura dönmüş ve, "Ula Dursun, bu Titanik batti miydi, yandi miydi?" diye sormuş. Nasıl çok şeker, değil mi. Fıkra güzel de, aklım Esin'de... Bakalım nasıl çıkacak bu işin içinden... 13 Mayıs, Pazar Büyük başarı! Özgür'ün doğum günü tam da istediğim gibi oldu. Hiçbir şeyden şüphelenmedi ve çok ama çok şaşırdı. Şokları yaşadı! Resmen şokları yaşadı. Şimdi en baştan başlayarak anlatayım da, bu olay tarihe geçsin. Bir kere Özgür'e, gayet normal, gayet sıradan bir tavırla do ğum gününü Melis ve Dilek'lerle kutlayacağımızı ve Anadolu yakasında yeni açılmış bir restoranda yer ayırttığımı söyledim. "Uygundur," dedi o da. Buraya kadar iyi.. Gelelim işin perde arkasına... Dün sabahtan öğleye kadar, yiyeceklerdi, CD'lerdi, kāğıt tabak, bardaktı, tüm ivir zıvırları tekneye taşıdım. Teknedekiler süsleme için balonları şişirmeye başlamışlar di bile. Müzik setini de kontrol ettim. Şansal'ın önerdiği bir müzik markete nostalji ve Latin karışığı üç CD hazırlatmıştım. Film işini Şansal halledecekti; akşam üstü getirir, perdeyi kurarım, dedi. Onu bir kez daha arayınca, "Tamam, telaş yap ma Serra, ben akşam orada olacağım," diye beni teskin etme ye çalıştı aklı sıra. Davetlilere saat tam yedide teknede olmalarını tembih ledim; hanımları topuklu pabuç giymemeleri konusunda uyardım. Tekne sahipleri ahşabı mahvettiği için topukluya izin vermiyorlar. Ayrıca lastik pabuçla çok daha rahat oluyor insan. Özetle, fazla kokoşlanmanın alemi yok, bu bir tekne, onal göre giyinin, mesajını verdim. Davetliler, Özgür'ün motor grubu, çocukluk ve askerlik ar kadaşları ve benimkilerden oluşuyordu. Teknede işim bitince, ver elini kuaför. Sonra bir koşu ev... Kotumun üstüne yakası volanlı, beyaz şifon bluzumu giy dim. Ve kristal toplardan oluşmuş kupelerimi takuım. Derken Özgür geldi. "Bu ne güzellik," diye iltifat etti, canım benim. O duşa girince tekneyi aradım. Her şey hazırdı, herkes gelmişti. Ama... Şansal ortada voktu. Allah kahretsin! Korktuğum başıma gelmişti. Hemen aradım. Tam o sırada Özgür seslenmez mi! "Serra, gel de yardım et. Hangi gömleği giyeyim?" "Çabuk tekneye git," diye uisladım ve telefonu kapattim. Özgür şüphelenmemeliydi. Oysa Şansal da bir şeyler anlatma ya çalışıyordu. Neyse, Özgür'le birlikte gömleğini seçtik, sonra ben kendimi tuvalete attım ve bir kez daha Şansal'ı aradım. "Serra, yoldayım." "Neden daha önce yapmadın şu işi? Bak işte trafiğin en yo ğun zamanına kaldın. Of yaa... Seni o kadar uyardım. Şimdi sen gideceksin de, her şeyi hazırlayacaksın da..." "Yarım saat," diyordu Şansal, "Tekneye ulaştım sayılır, ba na bir yarım saat ver, gerisini merak etme." Ben Özgür'ü nasıl oyalayacağım? Yarım saat az zaman değil ki... Nitekim, beş dakika geçti, geçmedi, "Haydi gidelim," diye ortaya çıktı Özgür. "Ne kadar da yakışıklısın," diye sarıldım ona. Gerçekten de lacivert pantolonu ve açık mavi gömleğiyle pek hoştu. "Gitmeden birer kadeh bir şey içsek mi? Doğum günün şe refine..." "Çok güzel fikir Serraciğim, ama daha Rumelihisarı'na gi deceğiz. Trafik malum. Gecikebiliriz, bence hemen yola çık malıyız." Ne diyebilirdim ki... Ah Şansal ah... Onca hazırlığı mahvedecekti. Sürpriz doğum gününün içindeki çekirdek sürpriz, o film di. Olmazsa olmazdı benim için. "Bir dakika," dedim, "tuvalete gitmem gerek." "Peki," dedi Özgür. Ve televizyon kumandasını eline aldı. Televizyon kumandasını eline aldı diye bunca sevinecegi mi söyleseler, siz delirdiniz herhalde, derdim. Şimdi o oraya buraya zaplarken, ben vakit kazanacaktım. Tuvalete girip klozetin üstüne oturdum ve gözüm saatte, beklemeye başladım. Dakikalar geçmek bilmiyordu ki... Bak, bak, bak.... Geçe geçe üç dakika geçmiş. Bekle, bekle, bekle.... Bir üç dakika daha.... Derken Özgür'ün sesi... "Serra! lyi misin?" "Iyiyim, iyiyim.' Haydi yine saat say... Ola ola on dakika olmuş. Bu kez Özgür kapida... "Sen gerçekten iyi misin?" "Gaz sancısı tuttu da... Az sonra geçer." "Iyi de, Melislere gecikeceğimizi haber versek mi?" "Yok, yok, hiç gerek yok. Ben onlara, sekiz ile sekiz otuz arası demiştim zaten." Haydi bir beş dakika daha oyalanma... Oldu on beş dakika... Artık çıkmak zorundaydım. Bütün ümidim yolda oyalanmamızdı. Ağır ağır evden çıktım, Özgür önden yürüyor, dönüp do nüp bana bakıyordu. Sonunda yola çıktık, yirmi dakika geçmişti. Allahım, bir on dakika daha... Rumelihisarı'na vardığımızda, arabaya park yeri aramak gi bi bir mutlulukla(!) karşılaştık. Böylece o on dakika da park yeri bulup tekneye yürümekle geçti. Tam tekneye yaklaşmış tık ki cep telefonum çaldı. Şansal'in numarasını görünce yüre ğim ağzıma geldi. "Evet Şansal?" "Her şey tamam, Serra. Iyi eğlenceler." "Sağ ol Şansalcığım." Ohh, şükürler olsun! Nasıl da rahatlamıştım, nasıl.... "Ya bu adam hiç mi doğru dürüst bir saatte aramayacak se ni? Düpedüz saygısızlık denir buna..." "Tamam canım," diye kolunu okşadım. "Bırak şimdi bunları da, bizi karşı tarafa geçirecek olan tekneye yetişelim." Gideceğimizi söylediğim yer Anadolu yakasında olduğun dan, tekneye yönelmemiz çok doğaldı. Özgür'ün şüphelenmesine neden olabilecek bir şey yoktu. Nitekim şüphelenmedi de... Teknenin tüm işıkları söndürülmüştü, görünürde kimse yoktu. Tekneye adımımızı attık. Özgür'ün, "Hiç ışık yok; neler oluyor burada..." demesine kalmadı. Birden tüm ışıklar yandı. Onun arkadaşları, benim arkadaşlarım, özetle en sevdiğimiz, bize en yakın dostlar bir ağızdan... "Sürpriz!" diye bağırdılar ve iyi ki doğdun şarkısını büyük bir coşkuyla söylediler. Koronun pek de başarılı (!) olduğunu söyleyemem ama ol sun, içtenlikle söylenmişti ya, önemli olan da buydu zaten. Özgürcüğüm, hâlâ şaşkın şaşkın bakınıyordu etrafina. Işte bu gerçek bir sürpriz olmuştu. Sarılıp öptüm onu. "Doğum günün kutlu olsun biricik sev gilim." Ve tekne hareket etti. Ondan sonrasıysa eğlence, şamata, tantana.... Herkes yedi, içti, dans etti. Özgür'ün motor arkadaşlarının, benimkilerden daha çok eğlenir bir halleri vardı. Benimkilerle onunkiler bu kez bayağı kaynaştılar, hatta. birlikte gezi programları yapıldı, adresler alındı, verildi. Derkeeen sıra filme geldi. "Arkadaşlar," dedim, "Şov başlıyor, lütfen oturun ve izleyin." Işıklar karartıldı, perde aydınlandı. Güzel bir müzik ve perdede bir soru. Özgür'ü nasıl bilirsiniz? Ve ardından eski kovboy filminden bir kare... John Wayne konuşuyor. "O sıkı bir silahşordur." Derken Sharon Stone filminden bir kare.... Seksi bir sesle: "Ona bayılıyorum." Tom Cruise: "Iki yumruk attım mı yere yapışır." Derken Madonna, "Onu kimse elimden alamaz," diyor bir klibinde. Bu tür uyarlamalarla sürüp giden bir kısa film. Herkes gülmekten kırıldı, filme bayıldılar. En sonunda da ben geliyorum ekrana ve doğum günün kutlu olsun Özgürcüğüm, diyor, ona bir öpücük gönderiyorum. Nasıl? Harika, değil mi. Işıklar yandı. Alkışlar, alkışlar... Dilek, "Ne olur bir kez daha izleyelim, tadına varamadık," diye bağırdı. Bu istek alkışlarla onaylandı. Böylece filmi yeniden izledik. Daha sonra? Daha sonra, teknenin üst katına çıktık, açık havaya... Ve doğum günü pastası orada kesildi. Yine şarkılar, yine al kış kıyamet. Pasta, Özgür'ün damak tadına uygun hazırlanmıştı. Kre masız ve bol meyveli. Pasta dağıtımından sonra kimi yukarıda dans etmeye de vam etti, kimi aşağıda sohbete... Kimi de oturup denizi ve ışıkları seyretti. Ve saat on ikiye gelirken tekne Boğaz'daki turunu tamam lamış olarak Rumelihisarı'na yanaştı. Kaptana teşekkür ettik, arkadaşlarla vedalaştık. Herkes ne güzel vakit geçirdiğini söyleyip duruyordu. “Tek kelimeyle muhteşem bir davetti," dedi Melis. "Dört dörtlük bir organizasyondu Serra kardeş," dedi Dilek. Esin ise, "Ilginç ve değişikti, kutlarım seni Serra," dedi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE