17. Bölüm

3339 Kelimeler
Anlayışı var. Altı üstú bir telefon etmemişim, ne var bunda, diye düşünüyor yurdum insanı. Tıpkı ustalarımız gibi, onlar da şu gün gelirim diyorlar, bekle bekle yoklar ortada. Olacak, o da bir gün olacak, diye birbirimize moral vermeye çalıştık. Şimdi gelelim ballı habere... Özgür'ün doğum günü yaklaşmakta ya... Ve ben özel, çok özel bir şey yapmak istiyorum ya... Güzel bir sürpriz örneğin.... Şöyle onun bana yaptığı Kaz Dağları sürprizinin karşılığı başka bir sürpriz... Ve - ampul yandı! Teknede arkadaşları toplamaya ne dersin, diye sordum kendi kendime. Yanıt olarak sırtımı okşadım ye, "Müthişsin Serra," dedim. Teknede sürpriz doğum günü partisi'... Şuraya bakar mısmiz... Sadece şu cümle tüm reyting rekorlarını alt üst etmeye ye ter de artar bile... Tuttum bu fikri arkadaşlar... Buraya kadar güzel. Ama bundan sonrası... İşte orası zor, diye derin derin düşünmeye başladım, ama moralimi hiç bozmadan adım adim planımı uygulamaya ko yuldum. Şöyle ki, önce birlikte çalıştığımız tur şirketini arayıp, tek neler hakkında bilgi aldım. Sonra da bir öglen atlayıp gittim tekneyi görmeye. Aslında ben o tekneleri biliyorum çünkü pek çok kez yabancı turistler için Boğaz'da tekne turları dü zenlemiştik. Sözünü ettiğim şirketin iyi müşterisiyim anlaya cağın. Nitekim Hakan, "Hiç merak etme Serra, sana özel bir fiyat veririz artık," dedi. E, herhalde yani. O kadar turist götürüyoruz onlara. Tekneyi de beğendim bu arada. Yepyeni, gıcır gıcır; bu da önemli çünkü bazıları resmen dökülüyor. En küçük boy. Tam bize göre. Zaten sadece en yakın arkadaşları davet edeceğim, yoksa altından kalkamam. Olsun olsun yirmi ya da yirmi iki kişi. "Ayrıntıları daha sonra görüşürüz Hakan." "Tamam Serra, hiç merak etme, elimizden geleni yaparız." Bu da böyle Gelelim yemek işine... İşte bu konu daha zor. Çünkü böyle tekne gezilerinde ye mekler ya bir restorana veya otele, ya da bir catering firması na sipariş ediliyor. Onlar sadece yemek değil, çataldı, bıçaktı, tabakti, her türlü servis aletini beraberinde getiriyorlar. Ama bunun karşılığında da sen adamakıllı bir para ödüyorsun. Ne yapmalı? Ne yapmalı? Acaba bunu ben kendim yapamaz mıyım? Annemi aradım. Fikrimi beğendi ama yiyecek konusunu açınca, "Kızım o kadar insanı, hele de teknede nasıl ağırlarsın?" dedi. "Bunu yapmak zorundayım çünkü öbür türlü çok pahalıya patlar." "Iyi ama Serracığım, mesele sadece yemekler değil ki. Di yelim ben de sana yardımcı oldum, bir şeyler pişirdik. Bunun sofra örtüsü var, çatal bıçağı var. Onları bulmak bir mesele, tekneye götürmek bir başka mesele..." "Anne, şayet ben bu planı uygularsam, bana bir iki börek yapar mısın?" "Daha da fazlasını yaparım." "Sağ ol anacığım, eminim Nuran Anne de yardımcı olur, ben şimdi biraz daha düşüneyim," dedim ve telefonu kapattık. tan sonra bir aşağı bir yukarı volta atmaya başladım. "Neler oluyor?" dedi Selçuk. Tam da durumu anlatmak için ağzımı açmıştım ki, Bayan Bella, "Yetiştim mi çocuklar? Daha bir şey yemediniz, degil mi?" diye koşturarak içeri girdi. Baktı henüz kimse yemeğe çıkmamış, "Oh, işte bu iyi ol du," diye kendini koltuğa attı. “Çünkü size muhteşem sand viçler getirdim." "Oley," dedi Selda. "Bayılırım sandviçe..." "Şu bizim sokağın aşağısında yeni bir sandviççi açılmış. Sa dece ve sadece sandviç yapıyor. Vitrini öyle güzel düzenlemiş ler ki, dayanamayıp daldım içeri ve dur bir deneyeyim, dedim. Bir lezzetli, bir lezzetli... Fahmin edebileceğiniz gibi anında aklıma kölelerim geldi." "Kesenize bereket!" diye bağrıştık. "Selda, ne olur çaycıya söyle de bize içecek bir şeyler getir sin. Haydi çocuklar, açı şu paketi de hep birlikte sandviçlerimizi yiyelim." Bayan Bella'nın böyle hoş halleri vardır. Pastanede pastalari mi beğendi, hemen bizi düşünür, alır gelir. Pizzacıdaki piz zayı mı sevdi, ertesi gün bizim için ısmarlar. "Evet, ben içeri girdiğimde bir şeyler konuşuyordunuz sanırım. Yanılıyor muyum?" "Yanılmıyorsunuz." "Kulak misafiri olabilir miyim, yoksa özel bir konu muydu?" "Aslında özel bir konu ama sevgili iş arkadaşlarımla payla şılmayacak kadar değil." "Keyifli bir şeye benziyor," dedi cin kadın. "Evet, gerçekten çok keyifli ama uygulamada bazı sorunlar var," dedim ve Özgür için yapmayı düşündüğüm sürpriz do ğum günü partisini anlattım. "Gördünüz mü arkadaşlar, ne kadınlar var. Sevdikleri er kekler için neler düşünüyorlar. Selda, sen nişanlısın. Bak da, öğren," dedi Bayan Bella. Bizim ofistekilerin diline düşmeye gór, girgir, şamata elle rinden kurtulamazsın. "Peki, sonra ne oldu Serra?". "Tekneyi ayarladım ama yemek sorun olacak gibi," dedim ve annemle konuştuklarımızı anlattım. Önce bir sessizlik oldu, üçu de düşünüyorlardı. Sonra Selçuk, "Bunlar sizin yakın dostlarınız, değil mi?” dedi. "Evet. Hem de en yakın, en eski arkadaşlarımız. Işi biraz geniş tutsam, ohoo kim bilir kaç kişi olurduk. O zaman bu du şündüğümü hayatta gerçekleştiremezdim.. "Madem bu resmi bir davet değil, madem davetliler yakın arkadaşlarımız, neden kâğıt tabak, bardak, kağıt örtü kullan mıyorsunuz?" "Hani şu çocukların doğum günü için kullanılan, market lerde satılan kâğıt tabaklardan miı söz ediyorsun?" "Tabii..." "lyi ama..." "lyi ama ne?" "Ne bileyim, ayıp olmaz mı?" "Aşacan bunları kızım, aşacan. Bizim universitede herkes çe sevilen, gerçekten değerli bir hocamız vardı, her yıl evinde öğrencilerine yıl sonu partisi verirdi. Ev, kıyamet gibi kalaba lik olurdu. Adam evliydi, çok hoş bir eşi, iki de küçük kızı vardı. "Ne yaparlardı biliyor musun, masanın üstüne kağıt ortü serer, käğıt tabakları, peçeteleri, bardakları ve de dikkat buyu run, plastik çatal bıçakları da masanın üstüne yerleştirir, eşiyle birlikte hazırladıkları lezzetli mi lezzetli yiyecekleri yan ya na dizer ve buyurun sofraya, derlerdi bize. İşte, bu kadar.... "Bu arada hiç kimsenin de aklına, ne ayıp, dantel örtü ye rine kâğit örtü konmuş, demek gelmezdi." "Ama o öğrencilik günleri..." "Hayret bir şeysin Serra! Ne fark eder ki, arkadaşlar aynı arkadaşlar..." Bayan Bella'ya baktım. Omuzlarını kaldırarak, "Valla, bence iyi fikir," dedi. "Yani sizce ayıp olmaz, öyle mi?" "Bence tam tersine, daha hoş olur." "Bak Serra, bu kâğıt takımların partiler için hazırlananları var, civil civil renk ve desenlerde... Sana öyle bir takım alaca gım ki, dilini yutacaksın." "Tamam Selçuk, tamam..." "Peki, yemek için ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu Selda. "Hem annemden hem de Nuran Anne'den yardım alabili rim." "Annelerin işi bitmez," diye araya girdi Bayan Bella. "Ben de kanepeleri hazırlarım..." "Serracığım, öyle uğraştıracak, oyuncaklı işlere kalkışma. Bol bol çerez olsun, cips olsun, ayrıca doğranmış salatalık, ha vuç da bulunsun, diyetliler için. Yani, kolay yenecek şeyler düşün." "Tabii ki doğum günü pastasını ısmarlayacağım." "O zaman tatlıya gerek yok." "Bence de... Ama yiyecekleri biraz daha bol tutmalıyım, mesela patates salatası, makarna salatası filan da ekleyebilirim." "Güzel! İşte sorun çözüldü." "Ama ben daha başka hoşluklar da yapmak istiyorum." "Nasıl yani? Sürpriz parti yapıyorsun ya, daha ne..." "Ne bileyim, şöyle şov gibi bir şey olsa, eğlenceli bir şey. Tamam, önce sürpriz heyecanı yaşanacak ama heyecan bitecek, sonra da herkes bir şeyler atıştıracak, dans edecek ama bir şey... bir şey daha olursa, milleti eglendirecek bir atraksi yon..." "Ne olabilir... ne olabilir..." "Çocuklar, benim artık odama gitmem gerek," diyerek Ba yan Bella kalktı. "Ohoo, saat bir buçuk olmuş bile, haydi herkes iş başına... Selçuk fikirlerin için teşekkürler..." "Ne demek... Her daim emrinizdeyim." Böylece sürpriz partinin mekân ve yiyecek faslını çözmüş ama şov için hiçbir fikir üretememiş olarak günü sonlandır mış, eve gidiyordum ki... Bir ampul daha yandı! Biliyor musun sevgili defter, bir konuya ciddi biçimde odaklandığında, başka işler yapsan bile beynin sürekli çalışı yor. Ve-hiç ummadığın bir anda -pat-ampul yanıyor! Bulmuştum! Ilginç bir şov fikri bulmuştum. Millet bayılacaktı. Aslanım Serra, deyip şöyle direksiyona vurarak kendimi kutladım. Arkadaşlar çok başarılı bir doğum günü partisinden söz et mişlerdi, aklımda kalmış. Anlata anlata bitiremiyorlardı. Efen dim, o partiyi veren kadın kişi, eşi için özel bir film yaptırmış. Çok hoş ve eğlenceliymiş. Bunu duyduğumda ne güzel bir bu luş diye düşündüğümü anımsıyorum. Evet, evet, ben de Özgür için böyle bir film hazırlamalıyım. Bundan âlâ şov mu olur. Hem Özgür'e hem konuklara... Yarın bu meseleyi bizim halkla ilişkilerdekilerle konuşma hıyım, diye düşündüm ama dayanamayıp cepten aradım. Karşıma Şansal çıktı. Bir solukta düşündüklerimi anlatıp, derdime deva bulup bulamayacağını sordum. Şansal aslında dekorator ama öyle yetenekli ki, sanatın her dalında onu bu labilirsin. Nitekim, demez mi: "Hiç sorun değil Serra, daha geçenler de biri için süper bir film yaptık." "Yaşa sen Şansal! O zaman bana söz veriyorsun ve bu filmi yapıyorsun." "Tamam, ama biraz düşünmeliyim. Konsepti oluşturunca seni ararım, konuşuruz." Sevincimden arabayı durdurup sokakta dans edecektim Oldu bu is! Oldu bu iş! nerdeyse. Bundan sonrasına gelince... Özgür'e belli etmeden, gizlice arkadaşlar davet edilecek ve ağızlarından bir şey kaçırmamaları için sıkı sıkı tembihlene cekler. Yiyecek, içecek listesi yapılacak. Tekneyi süslemek için renkli balonlar alınacak. Pasta ismarlanacak. Tabii son günlerde... Film hazırlanınca mutlaka ama mutlaka kontrol edilecek. Zaten ben tamam demeden olmaz. Bu çocuklar yeteneklidir ler filan ama sağ olsunlar bazen öyle uçuk şeyler yapıyorlar ki... Özgür'le bir kriz yaşamak istemem. Tabii, bir de o kağıt tabaklara bakılacak. Ay, çok heyecanlıyım. Umarım, yüzüme gözüme bulaştırmadan bu işin altından kalkarım. Kalkarım, kalkarım. Evvelallah kalkarım. 15 Nisan, Pazar Bugün öğleden sonra Sabancı Müzesi'ndeydik. Picasso sergisini kaçırmayalım diye, orada buluşmaya ka rar verdik. Birisi çıkıp da, şu gün şurada buluşacağız, deme dikçe olmuyor. Haftaya giderim diyorsun, bugün şu işimi ya payım da öyle, diyorsun ve sen bunları söylerken günler ser giyle birlikte akıp gidiyor. Onun için Esin çok iyi yaptı. Hepimize teker teker telefon. edip, ikide Sabancı Müzesi'nde buluşuyoruz, dedi. Ve-olay bitti! Günümüzün sürpriz konuğu Burak'tı. Onu görünce hem şaşırdık hem sevindik. Meğer Esin onu da aramış. Buna kar şın Selçuk yoktu, atölyede çalışması gerekiyormuş. Kaan, Ulaş ve Özgür'e bakarak, "Beyler, sizinle gurur du yuyorum," dedi Esin. "Burak'la gurur duymuyor musun?" "Ulaşçığım, Burak bizim has arkadaşımız, o bizim bu tür. kültürel etkinliklere katılmamıza alışıktır. Lise yıllarından..." "Sahi mi?" "Abi, ne diyorsun; hele de o Toprak bir filmler seçerdi ki..." diye yakınınca, bunlar bir güldüler, bir güldüler. Kaan, "Melis gelmezsem beni eve almayacağı tehdidinde bulundu," dedi. "Yani onun için buradasın, öyle mi; aşk olsun Kaan..." "Yok canım," dedi Kaan mahcup mahcup gülerek, "O ka dar da değil... de, işte bu tür sergilere pek alışık olmayınca..." "Tabii, gençliğini diskolarda geçirirsen böyle olur. Zama ninda annen elinden tutup seni müzelere, konserlere, tiyatro ya götürseydi, bu gibi etkinliklerden çok daha erken zevk al maya başlardın," diyerek kaynanasına dokundurma fırsatını kaçırmadı Melis. Kayınvalidesiyle anlaşamadıkları o kadar açık ki... Neyse; Esin önde, biz arkada sergiyi gezdik ve bunca önemli bir sanat olayını bize yaşattığı için ona tekrar tekrar te şekkür ettik. "Aslında," dedi Dilek," Picasso hakkında sıkı bir okuma yapıp öyle gelmeliydik." "Inan aynı şey geçiyordu aklımdan. Hatta bir şeyler oku duktan sonra sergiyi bir kez daha gezmek gerek, diye düşün düm," dedim ve Özgür'e baktım, yan gözle.. Kendini savunurcasına ellerini uzatarak, "Benden bu kadar Serra," dedi. "lleriye dönük kültürel ilişkiler açısından şansı ni fazla zorlamamanı öneririm." Kırıldık gülmekten... En içten gülenlerse erkeklerdi. Alemler valla.... Ama bu gerçekten böyle... Örneğin, geçenlerde operaya gittik. Sevil Berberi'ne... konuyu önceden okuyup gidince, bilerek izliyorsun ve bu bambaşka bir keyif oluyor. Tıpkı yabancı bir ülkeye, o ülke hakkında okuyup, bilgilenip git mek gibi... Öbür türlü, öylece bakıyorsun, hiçbir şey anla madan. "Çocuklar, Rumelihisarı'ndaki 'Sade Kahve'ye gidelim mi?" "O da ne?" "Çok şirin, çok tatli bir çay bahçesi Kaancığım." Herkes bir ağızdan gidelim, gidelim diye bağrışınca, kendi mizi Rumelihisarı'ndaki denize bakan bir masada bulduk. "Burak, kesibe bu hafta sonu gelemedi mi?" "Annesi rahatsızlanmış, onu yalnız bırakmak istemedi." "Hay Allah, ne yazık. Keşke sen gidebilseydin. Zaten bütün hafta ayrısınız, bir de böyle şeyler çıkınca..." “Beni ayıplama Melis, ama günlerce çalıştıktan sonra bir de Ankara'da hasta evinde oturmak ve ne yalan söyleyeyim has talık muhabbeti dinlemek... kesmiyor beni." "Ama insan böyle günlerde eşini yanında ister." "Önemli bir şey olsa, hiç onu yalnız bırakır mıydım. Ama annesi biraz hastalık hastası... Ufacık bir ağrı büyütülüyor da büyütülüyor ve ille de kızını yanında istiyor. Kesibe de ailesi ne çok düşkün. ilk başlarda ben de atlayıp gidiyordum ama baktım hiç de önemli bir şey yok. Herkeste her zaman olan ağrılar, ufak te fek hastalıklar..." "Doktoru var herhalde." "Olmaz olur mu, hem de her türlüsü var." "O zaman sen neden Kesibe'yi uyarmıyorsun. Neden, zaten bütün hafta annenlesin, doktorunu, ilacını ayarla, atla gel, de miyorsun?" "Denemedim mi sanıyorsun? Ama Kesibe bunu kesinlikle kabul etmiyor ve o zaman aramızda gerginlik yaşanıyor." "Peki bunun sonu nereye varacak Burakçığım?" diyerek Dilek en son sorulacak soruyu küt diye sordu. Şöyle bir düşündü Burak. "Artık kendisinin de bir ailesi olduğu bilincine varana dek bekleyeceğim." "Sanırım onlar klan halinde yaşıyorlar." dedi Esin. "Aynen öyle. Büyük ve kalabalık bir aile... Her zaman bi rinin evinde yemek var ve mutlaka ama mutlaka gidilecek. Bi ri hasta mi, haydi herkes gruplar halinde hasta evine taşınıyor. Geçmiş olsun ziyaretleri bile günlerce sürüyor; bir kez değil, birkaç kez gidiliyor. "Yok teyze kızı evlendi; haydi yine günlerce gidiş gelişler. Büyük amca vefat etti; günlerce ölü evine gidiliyor. Anne kendini biraz rahatsız mı hissetti, hemen Kesibe ara niyor ve o andan sonra Kesibe hep annesinin evinde, onun ya nı başında... Böyle bir düzen onlarınki... "Benim alıştığım, içinde büyüdüğüm düzense, bunun tam tersi... Biz, akrabalarımızla bile belli bir saygılı mesafeyi koru yarak görüşürüz. Ciddi bir sorun olduğunda, hepimiz bir ara dayızdır, kenetleniriz. Ama böyle vara yoğa toplanmak... "Büyüklerimiz, biz gençlere de saygılıdırlar; evleri var, iş leri güçleri var, rahatsız etmeyelim, diye düşünürler. Ama bi liriz ki, onların kapıları her zaman, her koşulda bize açıktır." "Sizin aile daha bir günümüz kurallarına uygun davranı yor, Kesibe'ninkilerse daha geleneksel." "Evet, öyle. Işte onun için ben de fazla bir şey söylemiyo rum ya... Kültür farklılıkları oluyor, ister istemez..." "Ama bu kız Harvard gibi dünya çapında bir üniversitede okumuş, yıllarca oralarda yaşamış. Diyeceğim, hayata başka yönlerden bakan bir kültürde de bulunmuş. O nedenle, onun daha esnek ve senin beklentilerine daha anlayışlı olması ge rekmez mi?" "Kesibe gerçekten kafalı bir kız, Esin. Zaten ben onun gü zelliği ve zarafetinden çok kişiliğine aşık oldum, diyebilirim rahatlıkla. Ama bu konuda... bilemiyorum... sabredeceğim artık. Başka çare yok." "Sizin håla ortak bir eviniz yok, değil mi Burak?" "Hayır, Melis. Kesibe, şimdilik ne gereği var, diyor. Aslin da haklı. Ankara'da onun küçük bir evi var ama sık sık anne sinde kalıyor. Bense, malum bekarlık evimdeyim." "Peki, ailenin öbür damatları nasıl yaşıyorlar? Kesibe'nin ablaları olduğundan bahsetmiştin..." "Kardeşim, ne bu yaa," dedi Ulaş, "çocuğu sorguladınız da sorguladınız." "Haklısın, birader," diye onu destekledi Kaan. "Rahat bırakın arkadaşımızı...." Melis bir hışım döndü onlara. "Biz eski, hem de çok eski dostlarız. Her şeyi rahatça konuşuruz, ayrıca aramızda yaban cı da yok. Sizi saymazsak tabii..." "Peki, peki sustuk," dedi Ulaş. Burak güldü. "Aslında böylesine açık açık konuşmak iyi geldi." "Yaa, gördünüz mü? Evet canım, anlat." "Dilek güzel bir soru sordu. Büyük ablanın eşi zaten akra ba, dolayısıyla sorun yok. Ortanca ablanın eşiyse onlarla yaşı yor. Eskilerin iç güveysi dediklerinden..." "Oh, desene adam kolayını bulmuş." "Yoo, kesinlikle oyle değil. Çok aklı başında bir adam, ay rica kendi işi var, yani hiçbir biçimde aileye muhtaç değil." "E, o zaman?" "Kesibe'nin ablası bu şartla evleneceğini söyleyince, o kabul etmiş." "Böylece iki numaralı damatla da sorun yaşamıyorlar." "Öyle..." "Ama sen arıza çıkarıyorsun." Gülüştük hep birlikte... lçini çekti Burak. "Benim uyum sağlayamayacağım bir ya şam biçimi bu. Zaten Kesibe'ye de soyledim." "Peki, o ne dedi?" "Zaman içinde bir orta yol bulacağımıza inanıyor." Melis bana doğru eğilip, "Bunun tercumesi bizim oğlanı yavaş yavaş kendi düzeni içine almaktır," diye fısıldadı. "Ama," diye sözlerini sürdürdü Burak, "biz birbirimizi seviyoruz, önemli olan da bu zaten." "Öyle." "Haklısın." "Elbette canım..." gibi sözcüklerle hiç de aklımızın yatma diği bu duruma destek verir görunduk. Ayrıca, kim bilir... Belki de yürür. Bizim beyler ayaklandılar, artık gitsek, diyerek. Her birinin yapmayı düşündüğü bir şeyler vardı. Esin, "Bari biz biraz daha oturalım." dedi.. Baktım Melis'le Dilek de kalmaktan yana, "Siz oturun ama benim gitmem gerek," dedim. "Otur Serra, ne acele ediyorsun." "Kalmak isterdim ama eve gidip ütú yapmam gerek" "Sevsinler ev hanımını," diye dalgasını geçti Dilek. "Acayip çamaşır birikiyor, tabii ütü de ardından geliyor. Evlenmeden önce bu gibi işler aklıma bile gelmezdi, sanki bir peri kızı onları yıkar, ütüler, yerlerine yerleştirirdi. "Evlenince, aynı peri kızının işine devam edeceğini sanı yordum, meğer annemin evinde kalmış." Gülüyorlardı gaddarlar... "Neyse," dedi Esin, “ütün biraz beklemek zorunda, çünkü sizinle konuşmak istediğim önemli bir konu var. Üçünüzü bir arada yakalamışken..." "Çocuklarla ilgili, değil mi?" "Evet." "Nasıl da bilirim! Sorunların kokusuna almakta üstüme yoktur." "Melis, bir sussan da Esin'i dinlesek." "Haydi, anlat canım." "Biliyorsunuz, Ceren'le sorun yaşıyoruz." "Hala devam ediyor mu?" Dayanamayıp lafa karıştım. "Ilahi Dilek, bu öyle kolay ko lay atlatılabilecek bir durum değil ki... Kendi deneyimime da yanarak söylüyorum, onlar şimdi en başta annelerine kızıyor lardır. Bizi bıraktı gitti diye düşünüyorlar, ondan intikam almak için yanıp tutuşuyorlardır. "Annemi bilerek kırdığım ve bunun beni mutlu ettiği za manları düşünüyorum da... Ne kadar da acımasızmışım." "Sen mi? Benim pamuk gibi yumuşak Serra'm mı? Inanmi yorum." "Inan, inan! Onun için bu çocukların davranışlarının bu günden yarına değişmesini beklemeyin. "Hele de Ceren... On iki-on üç yaşlarında bir kız çocuğu için felaket bir durum. O, babasından ne biçim nefret ediyor dur şimdi. Ama en gıcık olduğu bizim zavallı Esin'dir." "Iyi ama," dedi Melis, "babasıyla annesinin boşanmasına Esin neden olmadı ki... Bunu bilecek yaşta o, bebek değil ki..." "Melis, bırak on iki yaşındaki çocuğu, benim bilmem kaç yaşındaki koskoca babaannem, babamın yeni eşinden hålä yuva yıkan' diye söz ediyor. Oysa bizimkiler ayrıldıktan yıllar sonra evlendi babam Yasemin'le. Ama yok, o bir suçlu arıyor ve ne kadar atıp tutarsa tutsun, oğlu yerine yabancı bir kadı na yüklenmeyi yeğliyor. "Burada da aynı durum var. Bu çocuk şimdi kafasında ne senaryolar yazıyordur. "Yok Esin olmasaydı, babamla annem bir süre sonra yeni den bir araya gelirlerdi. "Yok Esin olmadan da biz pekâlâ babamla bir arada yaşa yabilirdik, annem de rahatça işine giderdi. Daha neler, ne ler..." kızım, anlaşılan işin iş," Dilek, Esin'e. "Serra çok doğru söylüyor. Bizimle birlikte yaşıyormuşça sına özetledi olayı." "Peki, sen ne yapıyorsun bu koşullarda?" "Benim sabırlı olmaktan başka çarem yok." "Insan çatlar.." "Valla, çatlamak gibi bir lüksümüz yok ne yazık ki." "Evin içinde seninle konuşmamayı hâlâ sürdürüyor mu?” "Büyük bir azimle..." "Ve sen de buna ses çıkarmıyorsun." "Ona ilişmiyorum, yapmam gerekenleri yapıyorum. Ko nuşmak istemiyor mu, tamam, konuşmuyorum ben de. Eve girince bir merhaba bile demiyor, tamam, ben de ona bir şey demiyorum. "Ama bak Can başka. Ceren olmasa, onunla arkadaş olabi leceğiz. Gözleri iyi bakıyor bana. Ceren olmadığı zaman, ah baplık yapıyoruz ama Ceren gelince hemen kardeşini kolun dan çekiyor ve odalarına kapanıyorlar." "Desene odalarına kapanmayı sürdürüyorlar." "Hem de nasıl..." "Ah Esin, bu seninle Selçuk için ne kötü." Derin derin içini çekti Esin. "Bütün bunları göğüslemeye hazırdım; göğüslüyorum da... Ama şu son günlerde gördü ğüm bazı şeyler beni zor duruma soktu." "Neymiş o?" "Geçen gün yine eve gelince odalarına kapandılar. Ve tam o sırada Berrak telefon etti, Ceren'le konuşmak istediğini söyledi. "Ben de gidip oda kapısını tıklattım, sanırım duymadılar. Onun üzerine kapıyı yavaşça açtım, bakum, Ceren bilgisaya rının başında, kıkırdıyor. "Ceren, annen telefonda... Seninle konuşmak istiyor, de memle bir telaş bilgisayarını kapattı. Ama o kapatmadan on ceki birkaç saniyede ekranda değişik bir şey dikkatimi çekti. Sanırım messenger penceresiydi bu..." "Ya da chat penceresi..." "Olabilir! Çünkü daha önce de odalarına girmişliğim var, bilgisayarını hiç böylesine telaşla kapatmamıştı. Hatta bazen hiç kapatmaz, nasıl olsa yemekten sonra devam edeceğim, der kardeşine." "Canım belki de öylesine kapatacağı tutmuştur." "Ben de öyle düşündüm ve tuhafima gitmesine karşın üs tünde durmadım. Ama bir yandan da bir şey beni rahatsız et meye devam ediyordu." "Sende de iyi evham varmış hani..." "Öyle deme Dilek, ne de olsa emanet çocuklar onlar. Bir terslik olsun istemem, hele de annelerine karşı..." "Ah işte bu noktada çenemi tutamayacağım," dedi Melis. "Kadın çocuklarını getirip senin başına sarıyor, ayrıyeten bir de baba var ortalıkta ve sen tutmuş 'emanet' çocuktan, 'terslik' olmamasından söz ediyorsun. Pes vallahi..." "Sen onlara bakma, haydi anlat," dedim de kızcağız konuş masını sürdürebildi. "Ceren'i daha bir dikkatli izlemeye başladım. Eskiye kıyas la giderek daha da içine kapanıyordu. Ilk aylarda, en azından sofrada, zar zor da olsa konuşuyordu. Oysa son zamanlarda yemeğini yiyip hemen odasına kapanmalar, odadan gelen kı kirdamalar... "Geçen hafta bir şey bahane ederek, bu kez kapısını çalma dan girdim içeri. Yine aynı toparlanma, apar topar bilgisayarı kapatmalar. Ama bu kez gözümü bilgisayarın ekranına dik miştim ve, evet, ekranda messenger penceresi açıktı." "Iş giderek çatallaşıyor." "Bence de... Bunun üzerine kelle koltukta, ne o, arkadas larınla mi konuşuyordun, dedim, önemsemiyormuş bir tavıla." "Ne dedi? Ne dedi?" "Ben bağırıp çağırmasını beklerken, omzunu silkmekle yu tindi ama bana suçlu suçlu bakıyordu bu arada. "Işte bu, benim daha da şüphelenmeme yol açtı." "Haklısın," dedi Melis başımı iki yana sallayarak. "Chat me selesi gençlerin arasında aldı yürüdü." "Şimdikiler de bir âlem. Biz o yaşlarda böyle miydik?" "Ne demezsin Dilek. Biz çocuk oldugumuzun bilincindey dik. Adam gibi yaşadık çocukluğumuzu. Bugünkilere bakar mısın..." Bir güldum, bir güldüm.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE