16. Bölüm

3135 Kelimeler
Sana kızmaktan kendimi alamıyorum, öte yandan, seni öyle se viyorum ki... Sokakları dolaştık, müzik dinledik, bazı restoranların önünde yiyecek, içecek satıyorlardı, sırf almış olmak için bir şeyler atıştırdık. Vee- havai fişekler atılmaya başladı. Aman Tanrım, o ne güzel görüntü. Peş peşe patlıyor, sonra yıldızlardan oluşmuş bir şemsiye gibi açılarak üstümüze yağıyordu.. Yeşiller, kırmızılar, beyazlar, sarılar.... Renk renk, desen desen havai fişekler. Sonlanana dek durup izledik. Biraz daha sokaklarda yürü duk. En sonunda sempatik bir bara girdik. Ufacık bir yer. Ora da yeni yıla hep birlikte son kez kadeh kaldırıp birbirimize iyi yıllar, güzellikler ve sağlık diledik. Ilk kalkanlar Toprak, Esin ve Selçuk oldu. Biz biraz daha oturduk. Burak'la Kesibe başka bir yere kayboldular. Sıla'yla Serhat zaten Dilek'lerde kalıyorlar, onlar hep birlikte gittiler. Biz de Sırma'ları alıp evimizin yolunu tuttuk. Yattığımızda saat beşe geliyordu. Ben hep Özgür'e sarılıp uyurum. Yine tam sarılacaktım ki, aklıma bana hiç danışmadan Ba nu'yu çağırması geldi. Üstelik benim o kıza gıcık olduğumu bile bile... Böyle kızgın ya da üzgün olduğum zaman, çok tuhaf ama buz gibi soğuyorum ondan. Bunu da bir tek sana söylüyorum zaten. Ve- o zaman sarılmıyorum ona. Küsuyorum anlayacağın. Tabii o bunun hiç farkında değil ama olsun, ben kendimce tavır koyuyorum ya... Yatağa girdiğimi hissedince, uykulu uykulu, "Çok güzel bir geceydi Serra, ellerine sağlık," diyerek bana teşekkür etti. Kendimi tutamadım. "Banu'yla nişanlısını çağırdığını niye bana söylemedin?" "Bilmem! Öyle laf arasında, bize ugrayıverin, demiştim. Yani agır bugur bir davet degil." "Kız, Özgür Bey israr ettiği için geldik, dedi. Bir de agır bugur davet etseydin bari..." Özgür birden döndu ve sıkı sıkı sarıldı bana. "Ne laf anlamaz kadınsın! Benim biricik sevgilim sensin.. Senden başkası yok benim için. Lütfen, bu guzel kafamı boyle saçma şeylerle yorma da uyuyalım artık." Işte yeni yıla böyle girdik, sevgili defter. Hiç de fena değil, değil mi? 5 Ocak, Cuma Bugün babaannemin onur konuğu olduğu bir aile toplantısı düzenlendi. Tabii dedemlerde... Canım dedeciğim, şerefe yatağından kalkmış, divana uzan mişti. Halsiz, çok halsiz. Onun bu hali hepimizi çok üzüyor. O kadar ki, mecbur ol madıkça hastalığını konusmama kararı aldık. Yapılması gere kenleri yapıp, üzücü yorum ve tartışmalara girmiyoruz artık, çünkü bunun bizleri yıpratmaktan başka bir işe yaradığı yok. Bizimle olduğu her günü kar sayıyor, onu rahat ettirmeye, olabildiğince oyalamaya çalışıyoruz. Ailesini bir arada görmek en büyük mutlulugu... Işte biz de bunun için sık sık dedemlerde buluşuyoruz ama ben her buluşmayı yazmıyorum çünkü onu boyle solgun ve halsiz görmek beni oylesine hüzünlendiriyor ki, bir de oturup bunu sözcüklere dökmek... nasıl ifade etsem... acı veriyor. Neyse gelelim daha güzel laflara... Anneannem sofrayı donatmıştı yine Murat Enişte masamın başına dikilmiş, yemekleri inceliyordu. "Hmmm, sag olsun kayınvalidem benim Çerkez tavuğunu unutmamıştım. "Nasıl unuturum." dedi anneannem, sonra Özgür'le De niz'e baktı. "Avva ve kabak tathlarımı da unutmadım." Ozgür ayva tathsina bayılır, anlaşılan Deniz de kabak tatlısını seviyor. Dedem oturduğu yerden seslendi: "Ohoo hanım, sen de damatları sağlama aldin bakıyorum. Kızlarının sevdiklerini de yapun mi bari? Ya, torunların?" "Insaf, baba," dedi annem. "Kadincağızm sadece iki eli var." "Nohutlu, tavuklu pilavı da yaptım." "Yaşa anneanne!" diyerek bagıristik Sırma'yla. O da bizim favorimiz. Ve zeytinyağlı biber dolması, bir de salçalı et... Anneannem, babaannemi masanın başına, dedemin yanına oturttuktan sonra bize seslendi. "Haydi çocuklar, buyurun sofraya..." Yine o kalabalık aile yemeklerinden birini yaşıyorduk. Bu kez Özgür ve Deniz'den sonra ortalarda olmamasına karşın Sirma'nın bebeği de katiliyordu soframıza. Ne güzel! Sirma, "Deniz'le ben size bir şey söylemek istiyoruz." dedi. "O kadarım biliyoruz." dedim, "bir bebeğiniz olacak." "Sulu sen de..." "Sus Serra," dedi annem. "Haydi Sirma, soyle bakalım, meraklandırdı bizi." "Deniz Dubai'ye dönecekti, ben ise bir süre daha burada kalacaktım ya." "Evet..." Eyvah, dedim içimden, tam işleri düzeltmişken, bu kız yi ne bir antikalık yapmış olmasın... Teyzemle eniştem de kuşku dolu bakışlarla dinliyorlardı Sırma'yı. "Biz konuştuk..." "Evet?" "Ve ben bir karar aldım." Içimden, lafı uzatma da söyle, diye bağırıyordum ona. "Dubai'ye Deniz'le birlikte dönmeye karar verdim." "Yaa..." Herkes şaşkındı. Yüzlerindeki ifade, sevinelim mi, üzülelim mi, şeklindeydi. "Tabii, çok iyi olur ama biz kendimizi senin bir süre daha burada kalacağın fikrine alışurmiştık da..." dedi teyzem, biraz bozuk. Eniştemse, "Bence iyi fikir. Sırma'nın burada kalmasına zaten bir anlam verememiştim," dedi. "Aman Murat, sen de..." "Ne kızıyorsun Defne, sen düşünceni soyledin, ben de ken diminkini söylüyorum, Deniz orada, Sırma burada... Hani bir zorunluluk olsa neyse... Oyle bir şey de yok. Eee, öyleyse?" dedikten sonra Sırma'ya dondu: "Aferin kızım, en doğrusunu yapıyorsun." Anneannem, "Doğru da, bebek için burada hazırlık yapa rız, hem de kızımızla biraz daha hasret gideririz, diye düşün müştük," dedi, o da aynen teyzem gibi bozuk... Bu kez dedem girdi devreye. "Dubai'de bebek için hazırlığın alasını yapar. Herkesin ye ri, eşinin yanı. Mızmızlık yapmayın, bırakın kızı gitsin." Doğrusunu istersen, ben Sırma'nın gideceğine sevindim. Demek işler yolunda... Demek, biraz daha düşüneceğim, laf ları kalktı ortadan. Hoş, artık bir de bebek var gündemde. Kızımızın onu da gözeterek davranması gerek. Gözlerini hepimizin üzerinde gezdirdi dedem. "Bakın, hayatta böyle bir sofrada oturabilmek, böyle bir sofraya sahip olmak kadar büyük mutluluk yoktur. "Siz bizim hayatımızın neşesi, rengi, gayesisiniz. Bir çocuk büyürken annesiyle babasına her gün ama her gün değişik mutluluklar yaşatır. Gülersin, ağlarsın... "Onun okuduğunu, diplomasını eline aldığını görürsün, göğsün kabarır. "Sonra evlenir. Yuva kurar. Bu da çok büyük bir sevinçtir. Sevinirsin çünkü evladın artık hayatta yalnız değildir. Senden sonra onu kollayacak, ona destek olacak biri vardır hayatında. Hele de o kişi içine sinmişse, ölüme bile daha rahat hazırlanır sin. "Gözun arkada kalmaz, evladın emin ellerdedir. "Ve bir de evladın bebek beklediğini söyledi mi, işte bu işin doruk noktasıdır. "Neden mi? "Çünkü, evladın artık bir aile olmuştur. "Çocuksuz birliktelikte hep bir şeyler eksik kalır. "Aile olmanın zenginliği bambaşka. "Çocuk, insana özveriyi, hoşgörüyü, koşulsuz sevmeyi öğretir. "Ve bu da insana büyük bir olgunluk katar. Bencillikten uzaklaştırır, hayata başka bir açıdan bakabilmesini sağlar. Ha yatının anlamını derinleştirir. "Işte onun için, karı kocalık çok güzel bir şey ama aile olmak işte o bambaşka.. "Bakın sizler uzaklardasınız. Çocuklarımızla, eski zaman da  olduğu gibi aynı evde yaşamıyoruz ama anneannenizle bi zim hayatımız öylesine dolu ki... "Derya ne yapmış; Defne'yle Murat nereye gitmişler; Sırma'nın bebeği olacakmış, Serra, çalıştığı şirkete ortak olmuş. "Ve - evin her tarafındaki fotoğraflarınız... "O kadar sizlerle dolu yaşıyoruz ki, hiç yalnızlık çekmiyo ruz. "Ama ya Derya'yla Defne olmasalardı, bir düşünün, hayat bizim için ne kadar kuru olacaktı. "Onun için Sırmacığım, ben çocuk sahibi olmayı çok ama çok önemsiyorum ve senin bu haberinin bizi ne kadar mutlu ettiğini bilmeni istiyorum. "Düşün ki senin sayende anneannenle ben torun çocuğu göreceğiz. "Bu ne zenginliktir." Dedem böyle konuşunca, hep o aptal gözlerim dolar. Ne var bunda ağlayacak diye kızarım kendime. Ama yine de gözlerim dolar. Murat Enişte sanırım bu duygusal havayı biraz olsun dağıt mak için, "Ama şimdi bazı gençler çocuk yapmamaktan yanalar." "Halt etmişler..." Biz kıkırdaştık, anneannem kızdı. "Ne biçim konuşuyor sun öyle Cevat." Eniştem devam etti: "Dünyanın geleceği karanlık, böyle bir ortamda çocuk doğurulmaz, diyorlar." "Zıpçıktı lafları bunlar. Bu dünya neler gördü, neler. Ne sa vaşlar, ne kıtlıklar yaşandı ama insanlar yine de çocuk yaptı, en karanlık günlerde bile o mutluluğu yaşadı. "Hem belki yarın her şey daha da iyi olacak. Kim boyle şey ler konusunda kesin konuşabilir ki..." on "Ama dedeciğim," dedim, "bazıları madem istemiyor, ların çocuk yapmaması daha doğru bence." "Evet," diye beni destekledi teyzem, "örneğin bazı kadınlar asla anne olmamalı, diye düşünmüşümdür hep." "lyi! O zaman gitsin kendini Sarayburnu'ndan denize at sin!" Haydaaa. Bu laflar üstüne herkesten kahkahalar koptu. Zaten dedemin iki final cümlesi vardır. Bir: "Gitsin kendini Sarayburnu'ndan atsın." Iki: "Ne haliniz varsa görün." "Ama dede sen de biraz haksızlık ediyorsun, gibime geli yor. Ya o kişinin çocuğu olmuyorsa?" "Allah Allah, ben size derdimi anlatamıyorum. Çocuğu ol muyorsa, buna kimse bir şey diyemez ki, kızım. Olmuyor ama istiyorsa da, bunun çareleri var şimdi. Doktora gider, filan... Yine çözüm bulunamazsa, anasız babasız bir bebeği evlat edi. nir, bağrına basar. Hem bir insan kurtarmiş olur, hem de evlat sahibi olmanın mutluluğunu yaşar. "Zaten insanoğlu emeğini sever. Doğurduğu kadar, belki daha da fazla, verdiği emeği sever. "Ya da Defne'nin dediği gibi ana olamayacak, bu işin altın dan kalkamayacak bir kadındır, o da kendini bilir ve bu işe kalkışmaz. "Tabii bir de bakabileceği, iyi yetiştirebileceği kadar çocuk yapmalı insan; çocuğu olsun dedikse, aç açık bir sürü çocu g*n ana babası olmanın hiç âlemi yok. Bu, ne ana babaya ne de o çocuklara mutluluk getirir. "Bunların hiçbirine diyeceğim yok. Benim kızdıklarım, şu veya bu nedenle çocuk sahibi olmayıp sonra da dönüp, sanki marifetmiş gibi, bunun propagandasını yapanlar... "Yok bu dünyaya çocuk getirilmezmiş! "Dünyayı kurtarmak sana mı kaldı. "Yok doğuranlara laf etmeler, yok çocuklara duşmanlıklar... "Akıllı insanın davranışları böyle mi olur. "Kendi bencilliğinin, kendi kompleksinin savunmasını yapmasın. Ille de benim yaptığım en doğrusu havalarına girip, aklı kıtları şaşırtmasın. O değerli fikirlerini kendine saklasın. Bütün anlatmak istediğim bu," diyerek tartışmaya bu kez ger çekten noktayı koydu dedem. Güzel bir aile yemeği daha sona ermişti. Her zaman tam kadro bir arada olamadığımız için, böylesi günler benim için o kadar değerli ki... Sırma ve Deniz'le vedalaştık çünkü Sırma havaalanına gel memizi istemiyordu. "Ikinizin de işi var, hem sen artık patronsun kızım, gecik mek olmaz. Dedemlerle de evde vedalaşacağım, sadece anne babalar gelecek." Haklıydı; hüzünlü oluyordu vedalaşmalar. Sıkı sıkı sarıldık birbirimize. "Sırmacığım, senin için çok mutluyum. Bundan sonra her şey daha güzel olacak. Bebişimize iyi bak, vara yoga sinirlenip onu tedirgin etme. Ona güzel müzikler dinlet. Teyzesi olarak, senden hesap sorarım sonra." "Her şey için teşekkürler," diye kulağıma fısıldadı Sırma. "En zor zamanımda sana geldim ve sen bana kucak açtın. Sen olmasan ben bu kadar çabuk toparlanamazdım. "Saçmalama. Sen de olsan, aynı şeyi yapardın." "Ne fısıldaşıyorlar bunlar yahu?" diyen dedemin sesi yan kılandı odada. "Kolay mı, vedalaşıyorlar." diye yine sevgili anneannem kolladı bizi. Dışarı çıktığımızda Özgür, "Serra, şöyle biraz yürüyelim mi," dedi. "Gece o kadar güzel ki, ben de aynı şeyi söyleyecektim sana." Mis gibi bir hava vardı dışarıda. Soğuktu. Enerji veren, insanı dipdiri yapan bir soğuk. Birbirimize sarılıp, rıhtım boyu yürüdük. Daha sonra Akıntıburnu'ndaki banklardan birine oturduk. Tam karşımız da Kuleli'nin ışıkları simsiyah denize vuruyordu. İleride Boğaz Köprüsü'nün ışıltısı, araba farlarına karışarak ışıktan çizgiler oluşturuyordu. Arada bir, bir tanker karanlıkta, hayalet gibi süzülüyor, ışıksız bir motorun pat patları gecenin sessizliğinde yankılanı yordu. "Bu akşam baktım da," dedi Özgür, "Ne güzel bir aile top luluğuydu. Dedenin söylediği gibi, öylesi bir sofraya sahip ola bilmek en büyük mutluluk." "Senin de güzel bir ailen var." "Evet, şükürler olsun," dedi Özgür. "Zaten seninle bu ka dar iyi anlaşmamızın nedenlerinden biri ailelerimizin ve onla rin bize verdiği değerlerin bunca benzemesi. "Birbirini sevmek, birbirine destek vermek.... "Saygılı olmak; büyüğe de, küçüğe de... "Görevlerini elinden geldiğince yapmak.... "Dürüst ve vicdanlı olmak... "İşte sana da, bana da bunlar öğretildi, onun için seninle aynı dili konuşuyoruz." "Bizim bir Doğanay Hocamız vardı, Özgür. O, senin say dıklarına evrensel değerler, derdi. Dürüstluk, vicdan, sevgi, saygı, aile ve dostluk bağları.... "Ve çocuklar, derdi, pek çok modalar gelir geçer; siz evren sel değerlere sıkı sıkı sarılın ve o çizgide yaşayın, pişman olmaz sınız. Uzun vadede mutluluğu ancak bu değerler verebilir size." "Ne kadar haklı," diye mırıldandı Özgür, sonra dönüp ba na baktı. "Umarım bir gün bizim de böyle bir ailemiz, boyle bir sof ramız olur." "Olacağından eminim." "Ooo, pek eminsiniz bakıyorum, Serra Hanım." "Biz böyle gördük, böyle öğrendik, Özgür Bey." "Vay Serra vay... Harikasın!" Evet, sevgili defter, gördugün gibi Ozgür zarif bir biçimde, aile olmaya hazır olduğunu ima etti. Aslında o bu fikre çoktan hazır ama bana baskı yapmak istemiyor. Bunu hissedebiliyo rum. Bana gelince... Eğer bu bir işaretse... Bebeklere daha bir alıcı gözüyle bakmaya başladım. Örneğin, geçen gün kendimi bebek eşyaları satan bir buti ğin camına yapışmış yakaladım. Dahası, ne yaptım biliyor mu sun, sevgili defter, tanıdık kimse var mı diye, saga sola bakın dıktan sonra butiğe daldım. Hemen yakama yapışan satıcı kızı, gerekirse size haber ve ririm, diyerek başımdan savdım vee- o minik giysileri incele meye koyuldum. Aman Tanrım, ne şeker giysiler, mini mini güneş şapkala ri, hele de o minik lastik pabuçlar var ya, ol onlara öl. Küçücük montlar, kot pantolonlar... Ya çoraplar... Renk renk, çeşit çeşit ve miniminnacık. Yumuşacık, sesli kitaplar... oyuncaklar. Sevimli mama ónlukleri.... Artık orada ne kadar kaldım bilmiyorum. Sonunda, rüyada gibi çıktım o butikten. Şimdi şu yaptıklarıma ne anlam vermeliyim? Artık ben de hazırım demek mi bu? Inanmıyorum! Ben ve... Olacak şey değil. Ama... Biliyor musun, sevgili defter, düşüncesi bile içimi ilk bir duyguyla doldurdu. Sevindim! Sanki bir şey varmış gibi sevindim. Yepyeni bir heyecan sardı varlığımı... Bir beklenti... Heyecanlı bir beklenti. Acaba çocuğumuz kız mı olur, erkek mi? Acaba bana mı benzer, Özgür'e mi? Özgür'ün iyi bir baba olacağından hiç kuşkum yok. Ikimi zin de ailesi nasıl da sevinirler böyle bir habere.... Ya Sırma? O da çok sevinir, hemen hayaller kurmaya başlar, çocukla rımızla ilgili. Aman Tanrım, laflara bakar mısın. 'Sırma'yla benim çocuklarımız..." Inanılmaz! Inanılmaz! Galiba ben artık hazırım. Şu satırlara bir kez daha göz atınca hazır olduğum anlaşılı yor. Şimdi yapılacak... Önce bu duyguyu iyice bir hazmetmek. Sonra? Sonrası da Allah'a kalmış artık.. 29 Ocak, Pazartesi Bu sabah işler acayip yoğundu. Telefonlar çalıyor bir yandan, insanlar girip çıkıyor yandan... Bütün bu telaş içinde gözüm Selçuk'a takıldı. Ohoo, bizim delikanlı sanki bu dünyada değil de, bambaşka bir gezegende. Yüzünde bir gülümseme, işleri sürdürüyor. Dayanamadım, yanına gittim. "Arkadaşım, bu mutluluğu neye borçluyuz?" "O kadar belli mi?" "Böylesi bir iş gününde herkes yüzü beş karış asık çalışır ken, senin gülücükler saçıyor olman biraz garip değil mi?" Cevap vermedi, gülümsemekle yetindi. "Ne iş?" diye ısrar ettim. Onun üzerine bana doğru eğildi ve, "Serra, ben nişanlan dim," diye fısıldadı. "Ne? Olamaz? Ne zaman?" "Öğle tatilinde işin yoksa gel, bak sana neler göstereceğim." Bakar mısınız, bizim delikanlı gizemli takılıyor. Zaten öglene az bir zaman kalmıştı. Millet yemek için çıkar çıkmaz, hemen Selçuk'un yanına koştum. "Evet arkadaşım, dinliyorum." dedim ve karşısındaki is kemleye oturdum. Kurtuluşu yoktu yani... Anlatacaktı! Gözler ışıl ışıl. Nasıl da mutlu... "Tanışalı çok olmadı ama onu görür görmez, işte hayatı min kadını, dedim." "Seni, seni! Tevekkeli son zamanlarda fısır fısır telefon go rüşmeleri yapıp duruyordun." "Ve çok kısa bir süre sonra evlenme teklif ettim!" "Selçuk, bu çok hızlı olmadı mı?" "İçime sinmişse, o da benim için aynı duygular içindeyse, ben de çocuk yaşta değilsem niye bekleyeyim ki, diye düşündüm." "Haklısın..." diye mırıldandım. "Ve bu güzel tempoyu, bu ahengi bozmamak için yüzüğü de taktım, yani nişanlandık," dedi yüzüğünü göstererek. "Tebrik ederim Selçukçuğum, mutluluklar dilerim." "Sag ol, Serra. Biliyor musun, ben uzun beklemelere, uzun nişanlılık sürecine inanmıyorum. O kadar uzatınca giderek bazı şeyler bozuluyor sanki. Tabii bu benim fikrim, başkasını baglamaz. Onun için düğün tarihine de karar verdik, en kısa sürede evleneceğiz." "Peki, yengemizi nasıl ikna ettin, bu hızlı kararlara?" "Onun hiç şansı yoktu," diye bir kahkaha attı Selçuk, "Nasıl yani?" "Ona öyle bir evlenme teklifi yaptım ki, mümkün değil ba na hayır diyemezdi." "Ne kadar da alçakgönüllüyüz." "Şu resimleri görünce, bana hak vereceksin," dedi ve bilgi sayarının tuşuna basmasıyla fotoğraflar akmaya başladı. Mekân, Selçuk'un evi.... Balonlar... kümeler halinde her köşede balonlar dalgalanı yor. Yerlerde, koltukların üstünde kırmızı gül yaprakları... bol bol serpiştirilmiş... Ve her yerde mumlar... Ama - son bir şey var ki... İşte o muhteşem. Odanın ortasında mumlardan kocaman bir kalp oluşturul mus. Sadece mumlarla aydınlatılmış odada yine mumlardan oluşturulmuş dev bir kalp... Alev alev... Çok ama çok etkileyici bir görünüm... Baktım, baktım, sonra, "Helal olsun sana Selçuk," dedim. "Haklıymışsın, böylesi bir evlenme teklifine kimse diyemez." Ne güzel şeyler düşünmüştü Selçuk. Gerçekten etkilenmiştim. "Doyamadım, haydi bir kez daha göster şunları," dedim ve birlikte bir kez daha o güzellikleri izledik. "Evet, şimdi sıra geldi..." dedim ve Selçuk'a baktım. Sorar gibi baktı bana. "Dekor tamam da, yengemizi ne zaman göreceğiz?" Güldü ve yine tuşa bastı. Bu kez büyük bir mutlulukla objektife gülümseyen bir çift vardı karşımda. Ne kadar da yakışıyorlardı birbirlerine. Yengemize gelince... Tam bir fıstık... "Ne hoş, ne güzel bir kız bu, Selçuk." "Kişiliği de aynen yüzü gibi güzel," dedi büyük bir içten likle... "Gelinimizi tanıştırırsın artık." "Ilk fırsatta," dedi ağzı kulaklarında. Bakar mısınız, Selçuk oğlumuzu da baş göz ediyoruz. "Düğününde de kalburla su taşıyacağım, ona göre," dedim. Gülüştük karşılıklı. Yaa işte böyle... Bu haber beni nasıl mutlu etti, sevgili defter, nasıl... Böylesi güzellikler insana güç veriyor, hayata olan inancını pekiştiriyor adeta. 3 Nisan, Salı Pembe yine ortalarda yok! Öyle de aksi ki... Hiçbir şey yapmayız, hep evdeyizdir, Pembe saat gibi gelir gider. Bir misafir olur ya da bir ekstra durum, o zaman ortadan kaybolur; örneğin üst kat komşumuz grip olmuş, yorgan doşek yatıyor. Ben de ona yardım olsun diye, sabah erkenden kalkıp çabucak bir börek yaptım ve mutfağı, nasılsa az sonra Pembe gelecek diye öylece bırakıp çıktım. Akşam gelince ne göreyim... Evet, bravo, bildiniz; her şey olduğu gibi duruyor! Bir haber ver, kardeşim, bir haber ver. Cep telefonun var o kadar... Ya ben eve misafir davet etmiş olsaydım... Ya Pembe'ye güvenip, falancalara akşam buyurun, demiş olsaydım, ne yapacaktım bu manzara karşısında.... Benim çalıştığımı, zamanımın ne kadar kit olduğunu bili yorsun; neden bir telefonla durumu bana bildirmezsin... Bir hışım arayıp, tüm öfkemi boşalttım kafasından aşağı ve cevabını dinlemeden çat diye telefonu kapattım yüzüne... Ne bu yaa... Adam gibi çalışacaksan çalış, yoksa ben de başımın çaresi ne bakayım. Biz de çalışıyoruz burada; hem de uzun saatler ve yorucu tempoda... Bir de seninle mi uğraşacağım. Adam ol, işine sahip çık. Ben böyle köpürerek mutfağa girip, bulaşıkları yıkadım, evi topladım, tam oturacağım, zır -kapı... Açtım-karşımda Pembe... "Geç kaldın Pembe, ben her işi yapıp bitirdim," dedim. "Valla özür dilemeye geldim bu saatte. Bak, n'olursun bir dinle beni," dedi ve içeri girdi. Kovacak halim yoktu herhalde. Başladı anlatmaya... "Benim şu kaynana var ya, hastalanmış, köyden getirdiler ve tabii oğlumun evinde kalacağım dediği için bizde kalıyor. Bir sürü görümcem var, hiçbiri oralı değil. Bizim adam da, ben varken anamın başka yerde kalması yakışık almaz, diyor. Di yor da, işin yükü gelip benim sırtıma bindiriliyor." Kendimi tutamadım. "Ama olmaz ki, biraz da kızları yar dim etseler ya..." "Önemli değil, ben bunu Allah rızası için yapıyorum, hiç gocunmuyorum. Ama sonra hastaneye kaldırılması gerekti ve bu kez Pembe yanında refakatçi kalsın, dendi. "Benim işim var, dedimse de, bizim adama dinletemedim; ailenin erkeği o ya, onun karısı bakmalı. Işte böyle olunca, ben de son iki gündür hastanede kalıyorum. Kusura bakma, valla seni kızdırdığım için çok üzüldüm, onun için kalkıp gel dim, bu saatte. Üstelik seni rahatsız edeceğimi bile bile, ama yarını bekleyemedim." Her zaman olduğu gibi mazereti vardı, hem de ne biçim... Ve yine her zaman olduğu gibi çocuğu, kocası, kaynanası ve bilumum aile sorunları öncelikliydi, işiyse listenin en so nunda geliyordu. Güler misin, ağlar mısın... "Pembe, ben sana kendimi anlatamıyorum herhalde. Bu anlattıkların olabilir, tamam ama -haber ver! "Haber ver! "Telefon et ve beni haberdar et! "İşte benim senden istediğim. Ben gelmedin diye kızmıyo rum, bir arayıp haberdar etmedin, diye kızıyorum çünkü be nim de bir hayatım, bir programım var ve senin bu hallerin yüzünden zor durumda kalıyorum." "Seni arayacaktım aramasına da..." "Eee?" "Telefonun şarjı bitmek üzereydi." Eh, böylesi bir yanıt karşısında ne denebilirdi ki!!! "Tamam, tamam; bir dahaki sefere mutlaka ara." "Arayacağım, hiç merak etme." Özgür'le konuştuk da, en büyük sorun eğitimsizlik. Kötü niyet, art niyet yok. Ama iş sorumluluğu nedir bilin mediği için komşu kadına yardıma gidercesine bir çalışma an
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE