28 Aralık, Perşembe
Kaç gündür herkes üstüme geliyor! "Oyalanma," diyorlar.
"Hadi, git konuş Bayan Bella'yla," diyorlar.
Bense çekiniyordum.
Neden, dersen sevgili defter, Bayan Bella bu teklifi yapalı aylar oldu, benden ne bir ses ne bir nefes.
Ortak olmak için benim de bir şeyler koymam gerek, diye düşünüyordum, oysa - koyacak bir şeyim yoktu. Öyleyse gidip, "Çok ama çok istememe karşın bu teklifinizi geri çevirmek zorundayım," demem gerekirdi. Ama... Bunu da bir türlü söyleyemiyordum.
Dilim varmıyordu adeta.
Kim bilir...
Belki bir önsezi...
Belli mi olur, bir yerlerden bir şeyler çıkar, diye şuuraltı bir
beklenti belki de... Ve Allahı var, Bayan Bella bu süreçte beni hiç sıkıştırmadı. Ne sıkıştırması, baktı zorlanıyorum, konuyu bir daha ağzına bile almadı.
Eh, durum böyle olunca, insan çekiniyor. Durup durup sonra da, ben geldim, haydi ortak olalım, mı
diyecektim yani... Ya başka bir karar aldıysa...
Ne bileyim, bir başka çözüm yolu bulduysa...
Ya biriyle anlaştıysa...
ve ben böyle sevindirik gibi karşısına dikilip, işte geldim, deyince, o da, kusura bakma ama ben çoktan bir ortak dum, derse... Ne biçim ofsayta düşmüş olurdum ama...
İşte bu tür düşünceler içinde kıvranıp duruyor, bir türlü konuşamıyordum onunla. Sonunda, dediğim gibi, ailemin tüm bireylerinin iteklemesi ve korkunun ecele faydası yok, düşüncesiyle gidip konuşrum onunla. Beni sakin sakin dinledi. Sonra yüzüme baktı.
Saniyeler yıllar gibi geliyordu.
Neden konuşmuyordu?
Kalbim de bir çarpıyordu ki.... Ah, bu iş olmayacak galiba, diye düşündüm bir an.
Sonunda, "Serra," dedi. "Evet, Bayan Bella?"
"Bu son aylarda duyduğum en güzel şey..." Ne demişti, ne demişti?..
Son aylarda duyduğum en güzel şey...
Yani iyiye alamet.
Yani kabul etti... mi acaba?! Ben böyle bocalarken neyse ki o konuşmayı sürdürdü.
"Artık senden ümidimi kesmeye başlamıştım, yeni birileri ni aramaya başlasam iyi olur, diye düşünüyordum ama inan gerekli yerleri aramak için şu telefonu açmaya elim varmıyor du. Bir önsezi mi dersin, ne dersin bilemem."
Kendimi tutamayıp atıldım: "Inanın ben de aynı duygular içindeydim. Hep, kim bilir belki bir yerden bir şeyler çıkar, di ye bekledim. Gelip de size bir türlü kesin bir cevap vereme dim."
"Çok sevindim, Serracığım, bilemezsin ne kadar sevindim. Biz birbirimizi yıllardır tanıyoruz ve en azından bizim için sen her zaman yüksek sorumluluk duygunla, zekânla, olumlu ve güler yüzlü kişiliğinle çok özel bir çalışanımız oldun. Senin yerin bambaşka..." "Teşekkür ederim, teşekkür ederim." diye mirildanıp duruyordum. "Onun için bunca sevdiğimiz, beğendiğimiz biriyle ortak olarak çalışmak ne güzel olurdu, diye düşündük Şebnem'le... Ve işte, beklediğime değdi," dedi bana gülümseyerek, "aruk bu beklentimiz gerçekleşecek."
Sonra birden sordu: "Serra, eğer senin için bir sakıncası yoksa, bu gelişmeyi neye borçluyuz? Merak ettim de..." "Hiçbir sakıncası yok Bayan Bella," dedim ve babaannemin
yaptığını anlattım.
Hiç de profesyonelce değildi ama... Ben öyküyü anlatırken, o da dinlerken karşılıklı gözyaşla
rımızı tutamadık. "Bu da yıllardır duyduğum en güzel öykü," dedi Bayan Bela.
"Evet, Serra, bundan sonrasını avukatlarımız halletsin. Senin eşin avukat, benimki de şirketin avukatı zaten. Oturur, ne
gerekiyorsa yaparlar." Sonra ayağa kalkıp elini uzattı bana, "Hayırlı, uğurlu olsun Serracığım, çok başarılı, çok mutlu bir işbirliği olacağına emi nim."
Ve tabii ben o akşam uçarak eve geldim, telefonun başına geçip, tüm sevdiklerimi arayıp, bu muhteşem haberi verdim. Ah, sevgili defter ah. Inanabiliyor musun...
Algatur'un ortağıyım artık... Yıllarımı verdiğim...
Çalıştığım...
Çok çalıştığım yerde, ortağım artık. Tabii ki küçük bir ortağım, öyle yarı yarıya değil.
Ama olsun!
Insanın emeğinin karşılığını alması kadar güzel bir şey yok.
Bunu sadece parasal yönden söylemiyorum.
Bayan Bella'nın benimle ilgili düşünceleri açısından söylüyorum.
Demek çabamın değeri bilinmiş... Işte benim için altı çizilecek olan, budur.
Hem de kalın çizgilerle.... Demek ki gerçekten çalışınca, dahası buna güzellikler katınca, kıymetin biliniyor. Bunu görmekse dünyalara bedel.
En azından benim için...
Bu böyle.
1 Ocak, Pazartesi
Bunca olaydan sonra evimi süslemek gibi bir eylem nasıl da iyi geldi.
Aslında bu yıl son günlerde yaşadıklarımız nedeniyle evi mi yeni yıla hazırlamakta epeyce geciktim. Oysa ben yılbaşını dan on beş gün önce süsleye başlarım ve bu süsleri yeni yılı kutladıktan iki hafta sonra kaldırırım.
Zaten biliyor musun sevgili defter, ben daha çok o beklen ti duygusunu seviyorum. Bir de girip çıkarken evin süslü, ne şeli hali hoşuma gidiyor.
Sakın bana deli deme ama süsleri kaldırdığım zaman, ev birden boşalmış gibi durmasın diye bu kez de vazolarımı bu labildiğim çiçeklerle dolduruyorum. Örneğin, o ara kasımpatımi bol, her köşeyi renk renk kasimpatılarıyla donatıyorum. Gelelim yılbaşına... Bu yıl şöyle bir program yaptık. Gün içinde ailelerle buluşacağız. Bu arada babaannem de gelmiş bulunuyor ve de annemde kalıyor. Akşam da arkadaşlarla bizim evde toplanacağız. Bir şeyler atıştırıldıktan sonra, yılbaşı süslemeleri ve ışıklarını görmek için Nişantaşı'na gidilecek. Yeni yıla orada girilecek, sonra da
kafamıza göre takılacağız artık... Program böyle. Tabii hemen kolları sıvadım. Melis'te sahicisinden : edemeyeceğin bir çam ağacı var, onu ödünç aldım. Ardından ayın her zaman olduğu gibi, ver elini Tahtakale. Bu yılın teması ka famda oluşmuştu ya, hemen dore aksesuarların olduğu yere daldım. Altın renkli toplar, yıldızlar, boncuklar, kurdeleler...
Bu hafta sonunu evin süslemesine ayırmıştım. Böylece, cu martesi sabahı her zaman yaptığımız gibi, önce şöyle öğlene kadar doyasıya bir uyuduk. Zaten en büyük lüksümüz, cu martesi, pazar sabahları bol bol uyumak... Ondan sonra da çl kıp, Boğaz'da bir yerde kahvaltı yapmak. Hava iyiyse, parkala nımıza sıkı sıkı sarınıp, gelip geçen gemileri, balıkçı tekneleri ni, tankerleri izleyerek, sıcacık çayımızı içmek....
Dışarıda oturulamayacak gibiyse, içeride, sahanda yumurtalarımıza taze ekmeği banarak yerken, yağmur damlalarının
çeşitli şekiller çizdiği buğulanmış camdan, köpüren dalgalara
dalgın bakışlar atmak oluyor. Ama bu kez kahvaltımızı evde yaptık ve ben hemen işe ko yuldum.
Ve sonuç aynen şöyle:
Tüm pencere içleri çam dallarıyla döşeli; dalların arasına bildik kırmızı ve beyaz bodur mumların yanı sıra sürpriz öğe si olarak bol bol portakal ve ceviz serpiştirdim. Yerde, kocaman bir tahta çanak... içinde kozalaklar. Kimi
doğal halinde, kimisine bendeniz tarafından yaldızlı dokunuşlar uygulanmış. Masa ve sehpaların üstündeki kalın mumlara kırmızı-yeşil ekose kurdelelerle fiyonklar atılmış.
Çam ağacının tepeden tırnağa dore toplar, fiyonklar, yıldız lar ve boncuklarla donatılmış.
Nasıl? Harika, değil mi?
Bu böyle...
Gelelim ikrama... Arkadaşlar dokuza doğru gelip on bire
kadar kalacaklar ya, ona göre bir şeyler hazırlamak gerek.
Klasik bir sofra yerine, her şeyi sehpaların üzerine dağıtmayı yeğledim bu kez. Ortadaki büyük sehpada tabaklar, çatal bıçaklar, kırmızı-yeşil ekose peçeteler...
Diğer sehpalardaysa soyulmuş, dilimlenmiş havuç, salata lik, cips, fındık fıstık... Ve de büyük bir peynir tabağı... Daha sonra, sıcak olarak, nar gibi kızarmış kremalı börek
gelecek. Ve - grand finale - çikolatalı kestaneli pasta...
Eh, daha ne olsun...
• Bu akşamın bir özelliği de, uzun zamandır görmediklerimizle bir araya gelecek olmamızdı. Örneğin, Toprak... örneğin Serhat... örneğin Burak'la eşi... Evet, evet. Burak'la
eşi... • Kesibe'yle ikinci kez bir araya geliyoruz. Ilki onların da vetinde gerçekleşmiş, de yardımıyla sade ve şık bir evlilik kutlaması olmuştu..
• Kesibe ilginç bir kadın. Kültürlü, görgülü, zarif. Siyah saçlarını ensesinde sımsıkı bir topuz şeklinde toplamış, kula ğında inci küpeler ve üzerinde sapsade bir siyah elbise.
Tabii anında ilgi odağı oldu Burak'la Kesibe.
“Sizi burada aramızda görmek ne güzel," dedi Melis. Burak, "Ben de kaç zamandır Kesibe'ye israr ediyordum, bir hafta sonunu Istanbul'a ayır da arkadaşlarımızla buluşa lim, diye. Kısmet, yılbaşınaymış." diye atıldı.
Kesibe, "Evet, Burak buraya gelmemi çok istiyordu, aslında ben de istiyordum. Guya bir hafta sonu o Ankara'ya, bir hafta sonu ben Istanbul'a gelecektik ama işte ani durumlar çıkabiliyor, çok istediğimiz halde programımızı dilediğimiz gi bi yürütemiyoruz," dedi. "Birlikte olmaktan daha önemli ne olabilir," diye sordu Ulaş, saf saf Kesibe yumuşak bir ses tonu ve sakin tavrıyla Ulaş'a dönüp
açıklamasını yaptı: "İlk önce Burak gelemedi." "Evet," diye Kesibe'yi onayladı Burak. "O hafta sonu şirketin özel bir eğitim semineri vardı." "Sonraki hafta sonu da bizim aile toplantımız vardı, büyük teyzemin evinde... Boyle olunca, ben Istanbul'a gelemedim. Geçen hafta sonu da işler öyle bir yığılmıştı ki, bütün hafta so nu çalışmak zorunda kaldım."
"Sizinki de bayağı zor bir hayat," dedi Sila. "Ama işte, bu hafta sonu gelebildim, böylece yeni yıla bir likte gireceğiz," dedi Kesibe, Burak'a gülümseyerek. "Bundan uçuk bir evlilik ne gördüm ne de duydum," diye
fısıldadı Dilek dibimde. Onu duymazlıktan geldim çünkü Kesibe tam karşımızda duruyordu.
Serhat'ı gördüğüme çok sevindim, demek ki bunalımı bir
kenara bırakıp insanların arasına katılmaya karar vermişti artik.
"Israr etmesem, geleceği yoktu," dedi Melis. "Sıla'yı kırmak istemedim, sizi öyle özlemişti ki..."
"E, bravo Serhat Bey oğlum," dedi Melis, "Yani sen bizi hiç özlemedin, hiç de gelmek istemedin, ama eşin istedi diye buradasın, öyle mi."
"Aşk olsun Melis, hiç öyle şey olur mu... Elbette ben de çok özledim arkadaşları..." "Hiç anlamam," diye başını salladı Melis. "Sen bu lafı ettinmi, etmedin mi... Artık kara listedesin, ona göre." Ve Kaan karıştı söze: "Senin için konuştum, Serhat." "Ne hakkında?"
Şu Kaan'ın yaptığına bakar mısınız. Eminim Melis ona yüz kere bu işi Serhat'ın arkasından yaptığımızı, pot kırmamasını tembih etmiştir. Ve tabii, durumu kurtarmak Melis'e düştü. "Şimdi şöyle Serhatçığım, Kaan'ın iş için birine gereksinimi vardı, daha doğrusu ortakları istiyorlarmış. O, evde bundan söz edince, benim aklıma sen geldin ve Kaan'a söyledim," dedi, sonra da gözlerinde şimşekler çakarak, "Değil mi, Kaan?" diye lafını bağladı.
Kaan'ın jetonu işte ancak o noktada dūüştü. "Evet, evet; ben de onu söylüyordum, bizim ortaklara senden söz ettim, eğer bana özgeçmişini gönderebilirsen..."
"Memnuniyetle," dedi Serhat. "Biz iletelim de..."
"Gerisi de kısmet," diyerek Kaan'ın sözlerini tamamladı Serhat.
Iyi, iyi! Bu Serhat bayağı değişmiş. Tanrım, umarım bu iş olur da, şu çocuk çalışmaya başlar. Esin'le Selçuk biraz geciktiler, çünkü çocukları almak için Berrak Hanım gelecekmiş, gecikmiş.
Onlar bunu anlatırlarken yine Dilek dibimde bitip, "Çocuklar maraza çıkarıyorlarmış," diye fisıldadı. "Ne yapıyorlarmış?"
"Odalarından çıkmıyor, Selçuk'la Esin bir şey sorduğunda, ya da konuşmaya çalıştıklarında, evet ya da hayır şeklinde tek kelimelik bir sohbet sürdürüyorlarmış."
"Bir tür boykot, ya da protesto, yani..." " "Aynen..."
"Zavallı Esin. O ne diyor bu duruma?"
"Ne desin, bunun kolay olmayacağını biliyordum, sabrede ceğim, diyor." Derken Sırma'yla Deniz göründü. Onlar da trafikten yakıniyorlardı.
Selçuk, "Aslında Nişantaşı'na taksiyle gidip gelsek daha iyi olacak. Oralarda park yeri bulmak, hele de bu akşam, olanak siz," dedi.
Bu arada her gelen Toprak'ı görünce önce bir çığlık atıyor, sonra da sarılıp öpüyordu onu. "Kızım, iyice özletiyorsun kendini."
"Ama bak böyle ayda yılda bir görününce ne biçim karşıla niyor insan." "Eee, nasıl gidiyor Güneydoğu'daki çalışmalar?"
"Yavaş, çok yavaş..." "Neden?"
"Güneydoğu'da koşullar zor, para bulmak zor, insanların kafalarını değiştirmek hepsinden zor. Ama yine de yılmamak gerek. Şiddete maruz kalmış kadınların davalarını alıyorum. Ve ne acıdır ki, bir avukat olarak ben sana yardımcı olacağım, yeter ki ifade ver, dememe karşın, kadınları konuşmaya ikna edemiyorum."
"Korkuyorlar mi?" "Hem de nasıl..."
Özgür karıştı lafa. "Onlar da ne yapsın, kadını korumak kurumsallaştırılmamış ki... Kadına, tamam kardeşim, bırak bu adamı, çek git, demek kolay. Nereye gidecek, parası yok, pulu yok. Babası evine almaz, sokaklarda mı yatsın."
"Bütün ümit kadın koruma evlerinin çoğalmasında..." "Olacak, o da olacak," dedi Özgür.
"Evet," diye Özgür'ü onayladı Toprak, "Ama az önce dedi gim gibi, oluyor da çok yavaş oluyor." "Toprakçığım," diye Melis lafa karıştı, bu kez. "Ben yeni yıl akşamına daha uygun bir soru yönelteceğim sana."
"Bekliyorum."
"Hayatında yeni biri var mı? Ya da Tankut Bey kardeşimiz hâlâ gündemde mi?"
Alkışlar ve gülüşmelerle karşılandı Melis'in bu sorusu.
Toprak elindeki kadehle oynayarak gülümsedi Melis'e. "Ne kadar da meraklısın. Okulda da böyleydin." "Kusura bakma ama bizler unumuzu eleyip eleğimizi astığımız için artık bekar arkadaşların yapıp ettikleriyle eğleniyoruz. Hem hâlâ soruma bir yanıt alabilmiş değilim." Yine gülüşmeler... "Tankut halá hayatımda." "Peki, o zaman niye bu akşam burada değil?" diye sordu
Dilek.
"Güzel soru! On puan...
"O, kendi arkadaşlarıyla eğleniyor, ben de benimkilerle..."
"Ooo, özgür kadın..." "Ve Özgür erkek..."
"Bunca tantanayi gerektirecek bir şey yok. Bizimki açık ilişki..." "Vaayy..."
"Şu halinize bakın..." "Ne varmış halimizde?"
"Çocuk gibi tepki veriyorsunuz. Büyüyün artık! Biz birbirimizi seviyoruz ama birbirimizin hayatına karışmıyoruz. İki
miz de kendi arkadaşlarımızla görüşmekte özgürüz. Bunda da
bir sakınca görmuyoruz, şükürler olsun."
"Bu arkadaşların cinsiyetini öğrenebilir miyiz?"
"Ne kadar statukocusunuz."
*Yine cevap alamamış durumdayım." Kahkahalar arasında süren bu konuşma giderek erkeklerin de ilgisini çekmeye başlamıştı.
"Peki, Tankut kardeşimizin grubunda özel bir dişi arkada şi var mı? Şöyle iyi anlaştığı..." "Evet, aslında var," dedi Toprak, saçlarını meydan okurca
sına geriye atrak. "Ve - bu gece onlar hep birlikteler..." "Helal olsun şu Melis'e," diye yine kulağıma fısıldadı Dilek. "Anında çözdü durumu..."
"Neyi çözdü?"
"Bak bir de soruyor! Kızım insan sevdiğiyle yılbaşı gecesi birlikte olmaz da ne zaman olur. Ha?" "Yani?"
"Yanisi şu ki, Tankut kardeş burada Toprak'ın yanında de ğil de öbür taraftaysa ve tekrar ediyorum, bu gece de yılbaşı gecesiyse, bu işte bir iş var. Işte Melis bu mantık üstünden yü rüdü ve olayı çözdü! Kapiş?"
"Korkulur sizden..." Toprak ise hâlâ savunmadaydı.
"Tankut gerçekten bozuluyor bu tür laflara. Ben erkek, o kadın diye niye arkadaşlık edemeyelim ki, diyor." "Abi, helal olsun! Tuttum ben bu Tankut'u..." sesleri yük seldi erkekler kanadından.
Tartışma giderek kızışıyordu.
"Aslında bir grubumuz var, çoğunlukla birlikteyiz ama
onunla aynı spor salonuna gidiyorlar, sonra bazen oradan çı
kınca oturup bir kahve içiyorlar filan. Yani, öyle tasarlanmış
çıkmalar değil de, rastlantısal desek daha doğru olur. Bizim
ilişkimizse bildik çerçeve içinde sürüp gidiyor."
"Peki Toprak," dedi Esin, "Tankut'un arkadaşlık yaptığı
kıza hiç bozulmuyor musun?"
Daha Toprak ağzını açmadan Dilek atıldı.
"Niye kıza kızacakmış ki?" "Ne bileyim, insanın tehlikeli bulduğu biri varsa, onu kis
kanır da ondan..."
"Kıskanabilir ama kızmaya hakkı yok," dedi Dilek parma ğını sallayarak. "Hem de hiç yok."
"Nedenmiş?"
"Çünkü kızılacak biri varsa o da Tankut'tur da ondan. "Toprak'ın sevgilisi kim?
"Tankut. "Dolayısıyla, bu Tankut'u baglar, karşısındaki kızı baglamaz. Kızın bir sevgilisi varsa, ona ancak o sevgili bozulabilir,
Toprak degil. "Bu konudaki genel tutumu hiçbir zaman anlayabilmiş de gilim. Kızım, demek geliyor içimden, sen kızacaksan sevgiline kız. O, niye sen varken arkadaşlık ayaklarında başkasına yazı
hyor? Oyle, değil mi? Haksız mıyım?" Toprak, hırsla masaya vurdu. "O kadar, o kadar şekilcisiniz ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz bile. "Bizim ilişkimiz güven üzerine kurulu, diyorum iki saattir. Biz nenem zamanının anlayışıyla yürütmüyoruz bu ilişkiyi.
Hayata daha uygar bir pencereden bakmayı bir denesenize..." "Bak kızım," dedi Melis, en anaç haliyle, "siz böyle son de rece uygar takılırken, takılırken, bir de bakmışsın Tankut elinden uçup gitmiş - tabii eğer bu senin için önemliyse; yok değilse o zaman zaten sorun yok, ne yaparsa yapsın, der, çı karsın işin içinden."
"Toprak," dedi Dilek, "yanlış anlama, biz burada özellikle senin özel hayatını didikliyor değiliz. Sen bir tavır koydun ortaya... bir fikir attın ve bunu savunuyorsun. Bense seninle ay ni fikirde değilim, onun için karşı tezi savunuyorum."
Meydan okurcasına kollarını göğsünün üstünde kavuştur du Toprak.
"Tamam, dinliyorum."
"Insanlar hangi kültürden olurlarsa olsunlar, ister Avrupa li, ister Amerikalı, ister Türk, evlilik kuralları ya da seninki gi bi epeyce bir süredir devam eden ilişkilerin temel esasları de işmiyor!
"Ne kadar modern, ne kadar uygar geçinilirse geçinilsin, önünde sonunda tepkiler, duygular, duyarlılıklar aynı oluyor. Insanız be kardeşim, insan...
"Severiz de, sevdiğimizi kıskanırız da.
"Tekrar ediyorum, bunu Tankut için söylemiyorum, genelde bu tür arkadaşlıkların sonu. ender istisnalar dışında, sarpa sariyor.
"Biraz birlikte spor yapalım, biraz chat yapalım. Aman ne güzel, bir gün de şuracıkta başbaşa bir yemek yiyelim der ken. asıl ilişkide zedelenmeler başlıyor. Bu sadece Tankut için değil, senin için de geçerli. Bunlar zararsız küçük flörtler dersen, anlayışlı olmak gerek dersen, bu, zamanla asıl ilişki nin doğasına aykırı düşüyor. Ve, en başta da senin partnerin tepki veriyor."
"Iyi valla," dedi Toprak, "buraya geldiğime gelecegime pis man ettiniz beni."
"Canım, fikir tartışması yapmıyor muyuz şurada, Dilek'in dediği gibi sen bir tutumu savunuyorsun, o başka bir tutu mu," dedi Melis.
"Biz de dinliyoruz." dedi Esin, havayı yumuşatmaya çalışa rak.
Dilek atıldı: "Söylemek istediğim bir şey daha var, arkadaş lar. Onu da söyledikten sonra konuyu kapatıyoruz." "Niye kapatıyorsun Dilek, bak ne güzel eğleniyorduk," de
di Kaan, ağzı kulaklarında. "Bütün bu konuştuklarımızı, sözün özü diyerek özetlemek istiyorum. Bir gerçek arkadaşlık var, bir de arkadaşlık kisvesi
altındaki küçük beğeniler, küçük flörtler... "Onun için kimse benim karşıma çıkıp da biz açık fikirli insanlarız, sadece arkadaşlık yapıyoruz, demesin. Hele bir yanda ciddi bir ilişkisi varsa... Yemezler! Konu kapanmıştır."
"Ne kadar faşizan bir tutum," dedi Toprak.
Kesibe bu tartışmayı hayretle izliyordu. "Kesibe," dedim, "zaman zaman bizim toplantılarımızda böyle hararetli olur, Allahtan dostluğumuz çok kiye dayanıyor da, kimse kimseye darılmıyor." Tam o sırada kapı çalındı.
"Hayırdır?" dedim, çünkü tüm davetliler gelmişti.
Bir koşu gidip kapıyı açtım ki, karşımda tüm ihtişamıyla çıtır Banu duruyor. Ve yanında bir delikanlı....
Bu da nerden çıktı, diye düşünürken, Özgür arkamdan yetişti.
"Hoş geldiniz çocuklar, geçin içeri. Ben de nerede kaldı bunlar, diyordum." Çıtır Banu, "Trafige takıldik, sonunda arabayı bir yere çektik, bir taksiye atladık ve işte buradayız," dedi. "Aslan kızım benim," dedi Özgür, çıtırının sırtını sıvazlayarak. Sonra, "Arkadaşlar, işte benim sağ kolum Banu, bu da nişanlısı Murat. Bak Banu, bunlar da Serra'nin can dostları..." diyerek, ha ben oradaymışım, ha değilmişim, başladı tanıştırma...
Anlaşılan Özgür çağırmış bunları. lyi de insan bir söylemezmi... Hem bakalım ben istiyor muyum... Toplanmışız şurada
biz bize... Ve aramızda kel alaka bir çift. Serin dur Serra, serin dur, deyip duruyorum, kendime. Bir yandan da bunlar bütün gece bizimle mi kalacaklar, diye da ral geliyor.
Özgür alelacele onlara iki tabak hazırladı. Oysa ötekilere ne ikram ne bir şey. Aslında boyle bir gayretkeşlige hiç gerek yoktu, çünkü bu bir açık büfe, her sey sehpaların üstünde. Kendileri de pekala alabilirlerdi. Ayıp olmasın diye yüzüme sahte bir gülücük yapıştırıp yanlarına gittim.
Çıtır Banu, "Ozgur Bey, sag olsun, bizi davet etti. Rahatsız etmeyelim, dediysem de dinletemedim," diye bir açıklama yapma gereği duydu nedense. "Ne kadar iyi etmiş." dedim, en sahtekar halimle. "Bütün
gece bizimle olursunuz artık." "Ne yazık ki az sonra gitmek zorundayız." "Yaa, çok üzüldüm. Kalsaydınız..."
Nasıl? Sahtekarlık paçalarımdan akıyor, degil mi? "Arkadaşlarla program yapmıştık ama Özgür Bey ısrar
edince, kırmayalım, dedik." "Ne iyi ettiniz."
Özgür yine yanımızdaydı. "Nasıl Banu, şarabı beğendin mi?"
"Çok güzel."
"Bu markayı ilk kez aldım da...". Çıtır, bardağını uzatarak, "Bir tadina bakın isterseniz," dedi. Buna karşın bizimki, "Merak etme, bardağın öbür yanın dan içerim," diyerek aklı sıra espri ve kızın bardağından bir yudum aldı.
Sanki o bir yudumu almasa ölür! Ne alakası var yaa, ne alakası var.
O kadar merak ediyorsan, koyarsın bir başka bardağa, içersin...
Bu kadarla kalsa yine iyi....
"Banu, bu gece ne kadar şıksın." "Teşekkür ederim. Özgür Bey."
Allahı var, kızın falsosu yok.
Ama bizim Ozgür - baştan aşağı falso, falso, falso... Bu kez kızın yakasının ucundaki işlemelere dokunarak, "Çok yakışmış, çok şık," demez mi...
Hani insan gerçekten yakın dostuna dokunarak konuşur ya, aynen öyle.
Yaa kardeşim, bu senin asker arkadaşın değil, sınıf arkadaşı değil, şunun şurasında ne kadar zamandır tanıyorsun. Bardağından yudum almalar, yok şıkmış diye yakasını ellemeler... Az önceki konuşmalar zaten sinirimi bozmuştu. Tam da o konuşmaların üstüne bu haller bana bir batsın, bir batsın.
Kisa bir süre sonra çıtırla nişanlısi teşekkür ederek ler. Biz de yiyip içtikten sonra on bire doğru Nişantaşı'nın yo
lunu tuttuk. Ne olmuş o Nişantaşı öyle....
Hayal alemi gibi... Şıkır şıkır.
Her mağazanın onunde değişik bir yılbaşı ağacı... Kimi klasik, kimi çok modern, hatta uçuk... Yol kenarındaki ağaçlara renkli toplar mı asılmamış; dergi
kapakları mi..
Ağaç gövdeleri ışıklı kordonlarla mı sarılmamış.
Ve orta yerde bir orkestra... Gecenin koynunda o muzik... Durup dinledik. Özgür arkamdan gelip bana sarıldı, yavaş
ça yanağımdan öptů. Ona kızgındım, öte yandan o hiçbir şeyin farkında değildi. Ne Banu'ya yaptğı lüzumsuz, anlamsız davranışların ne de
benim ofkemin ayırdındaydı.
"Anımsıyor musun," diye fısıldadı kulağıma, "seninle boy
le güzel bir gecede oturmuş, yıldızlara bakıyorduk ve uzaklar
dan bir caz parçası bize ulaşıyordu. Sen, cazın geceye ne ka
dar yakıştığını söylemiştin."
"Nasıl hatırlamam."
*Ve o gece seninle ilk kez öpuşmuştuk. Sonra da sen bana
çok kızmıştın." Egildi, bu kez dudaklarımın kenarından optu. "Ayıp oluyor ama," dedim, "etrafta bu kadar insan var."
"Bu gece yılbaşı," diyerek beni kendine doğru çevirdi ve öpüştük.
"Neyse, bu kez bana kızmadın," dedi Özgür, gözlerinin içi gulerek. Ah Özgur, bazen öyle dikkatsiz davranışların var ki...