19

4312 Kelimeler
Cemil Alp Sungur'dan... Ben bir kadın sevdim. Ve o kadın benim sonum oldu. Hangi son böylesi güzel olabilirdi? Bilmiyordum. Hiçbir başlangıcın yerini tutmayacak kadar güzel bir son olabilir miydi? Olmuştu. Onun sayesinde. Sevdiğim kadın sayesinde. Onunla birlikte sona gelmiştik. Bunu bilmek bile üzmüyordu beni çünkü ben istediğimi başarmıştım. Onu hepsinden kurtarmış, özgürlüğünü geri kazanmasında ufak bir rol oynamıştım. Yöntemimin yanlış ya da doğru olması hayatımda ilk kez umurumda değildi. Tek önemsediğim sonuçtu. Ve o sonuçta da Hafsa istediğine kavuşmuştu. Evladına... Sanırım tam da burada size neler olduğunu anlatmam gerekiyor. Pekala, başlıyorum. Her şey Hafsa'nın yazdığı notu bahçede bulmamla başladı aslında. Deli olmadığıma inansınlar istiyorum. Yazdığı cümle tam olarak buydu. Ve ben biliyordum ki o istedikten sonra yapamayacağı şey yoktu. Çok ısrar ettim ona, isteğini kendi elleriyle alsın diye defalarca ona doktorlarla konuşması gerektiğini söyledim, dinlemedi beni. Dinlemediği için hak vermedim diyemem. Çünkü öğrendim ki buraya girerken canını yakanlardan biri de onlarmış. Onu dinlemeyen insanlara dil dökmek istememişti. Kararına saygı duyup başka bir yol bulmayı denedim. Güzellikle değilse zorla olacaktı, bunu anlamak için katip olmaya gerek yoktu. Burada devreye okuduğum Şarkılarda Buluşuruz kitabı girdi. Sonundaki eklemeyi bilerek yaptım, o soruyu bilerek sordum ona. İstersen seni kaçırırım buradan, dedim. Onun kaçma işine bakışını görmek istedim. Her ne kadar canımı yaksa da gördüm. Kaçmayı istedi. Bunun için de benimle konuşmaya başladı. İlk söylediği 'istiyorum' kelimesi yarım bıraktığım kitaba devam etmem için değildi, onu oradan çıkarmam içindi. Görmezden geldim, günlerce aklımı kemiren bu düşünceyi görmezden geldim. Ona bir plan düşündüm. Ağlayarak kendini kanattığı o gece emin oldum, planımı uygulamaya koyacağımdan. İnsanların ona inanmasını istiyordu, rahatça konuşacağı ortam oluştuğunda da inanacaklarını biliyordu içten içe. Ona bugünkü ortamı oluşturması için yardım ettim. O gece, ağlayarak bana neden inanmıyorlar diye isyan ettiği gece, ona planımdan bahsettim. "Seni hepsinden kurtaracağım." Ağlaması iç çekişlere döndüğünde kısık sesle sordu. "Nasıl?" Sonunda duymuştu sesimi. Bunu kaybetmemek için hızlıca lafa girdim. "Kaçma planını anlatacağım sana, beni dinle. Kendini toparla lütfen." "Toparladım," dedi sesi aksini belli ederken. "Anlat." "Sana gündüz kaçacağını söylemiştim. Şöyle yapacağız, ben gündüz güvenlikçilerinin yarın işe gelmemelerini, hasta olmalarını sağlayacağım, grip olacaklar endişelenmemize gerek yok. Fakat herkese yapamam bunu, aynı anda 10 kişi birden hasta olursa işkillenebilirler. Yalnızca iki kişi kalacak güvenlikte. Onlar da dış kapıyı koruyor olacak zaten. Tek yapman gereken onların öğlen yemeğine çıkmasını beklemek. Eğer ikisi aynı anda yemeğe çıkarsa ne ala, kolayca kapıya geleceksin, seni dışarıdan alacağım. Ama eğer biri gider biri kalırsa senden benim duyacağım şekilde ıslık çalmanı istiyorum. Böylece sorun olduğunu anlayıp içeri gireceğim, ben kalan güvenlikçiyi oyalayacağım sen de o sırada çıkacaksın dışarı. Bu kadar, tamam mı?" Kesinlikle bu kadar değildi. Ve o da bunun farkındaydı "Ya çıkamazsam? Ya fark ederlerse bizi? Sen işinden olursun, bana ne olur düşünmek bile istemiyorum. Gülben faktörünü de unutma, yaptığım deli numarasına inandı gibi ama tamamen emin değiliz. Onun gözü gündüzleri sürekli üzerimde olur, kaçmaya çalıştığımı anlarsa diğerlerine haber verebilir." Bu ihtimallerin ben de farkındaydım, onlar için de bir şeyler düşünmüştüm elbette. Olmasını ikimiz adına da istemeyeceğim ihtimaller. "Herhangi bir sorun olursa ıslık çal, bağır çağır bir şey yap, sesini bana duyur, duyurduğun an içeri gireceğim. Gülben Hanım bizi söylemiş olursa eğer aksini kanıtlamamız için beni vurman gerekecek. Ben sana yakın duracağım, belimden silahımı alıp herkesi kendinden uzaklaştıracaksın. Beni vuracaksın, bu büyük kargaşaya neden olur, benimle ilgilenecekleri için sana dönüp bakmazlar. O sırada kaçacaksın, arkana bakmadan koşarak uzaklaşacaksın buradan. Böylece hem anlatılanlar yalanlanmış olacak hem de kurtulmuş olacaksın." "Ne?" diye soludu şaşkınlıkla. "Ne yapacağım?" "Beni... vuracaksın." "Asla öyle bir şey yapmayacağım!" Cevabının netliğini belli etmek istercesine kapıya yumruk attığında gözlerimi yumup sakince anlatmaya devam ettim. "Her şeyi ayarlayacağım, endişelenmene gerek yok. Omuzumdan vuracaksın, silah kurusıkı olacak zaten." "Kurusıkı silahların verdiği zararlar hakkında yeterince bilgiye sahibim, o şeyi kullanmak için asla almam elime. Ne kadar kolay söylüyorsun öyle omuzumdan vuracaksın diye. Seni bilmem ama ben keskin nişancı değilim, daha önce elime oyuncak tabanca bile almadım, yanlış bir şey yapma olasılığım çok yüksek. Ölümüne sebep olabilirim!" Benim için endişelenişini görmezden gelmeye çalıştım. Yoksa oturur sabaha kadar burada bunu düşünerek sırıtırdım. "Olmazsın. Ayarlayacağımı söylüyorum sana. Sen silahı bana doğrult yeter, namluyu omuzuma nişan alacağım." "Ben seni sadece kitap okuyor sanıyordum. Meğer boş vakitlerinde aksiyon filmleri de izliyormuşsun!" Sitemi kulağıma tatlı geldiği için görmemesinin verdiği rahatlıkla gülümsedim. "Sen ne kadar hesap edersen et gerçekler dile geldiğinde tüm hesaplar bozulur. Bu yüzden dediğin şey olmayacak. Tamam, planın belli bir yere kadar kabul. İşler yolunda gitmezse silahını alır, gözlerini korkutur, kaçarım. Arkamdan ne düşünecekleri umurumda değil. İşinden olmaman için seni tanımıyormuş gibi yapacağım, inanıp inanmamak onlara kalmış." Bu kadarını kabul etmesi yeterdi bana. Gerisi yaşayacağımız ana kalmıştı... "O zaman yarın seni dışarıda bekliyor olacağım." Beni ilk defa görecek olmasının heyecanını şimdiden yaşarken o, "3 gün sonra," dedi. "Anlamadım?" "Yarın değil, 3 gün sonra çıkacağım." "Neden? Buradan çıkmak için oldukça aceleciydin şimdi neden 3 gün daha bekleyesin ki?" "Nedenini sana çıktığımda söyleyeceğim, hatta belki söylememe gerek kalmaz, bizzat kendin görürsün." Dediği gibi de olmuştu, bizzat görmüştüm nedenini. Canını yakanların mutlu olacaklarını sandıkları gündü bugün. Hafsa'nın can damarını kesmeleri gibi Hafsa da onların tüm mutlu günlerinin önünü kesmişti. Planımı anlattığım gece benim de mutluluklarımın önü kesilmişti bir nevi. Çünkü o gün Hafsa beni hayatında istemediğini açıkça belirtmiş, yalancı olmakla itham etmişti. Buna rağmen gelmiştim hastane kapısına... 3 gün sonra tam da planladığım saatte oradaydım. Hafsa'nın benim gelmeyeceğimi düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Bu yüzden çıkmak için kendi bildiğini okuyacaktı. Ona engel olmak için buradaydım. Kulağımı kapıya dayayıp her şeyi dinlemiş, işlerin ters gittiğini anladığımda da bir hışımla içeri girmiştim. Sonrası bildiğiniz gibi ifşa olmamız, Hafsa'nın daha da kötüye giden ruh hali ve benim vurulmamla bitmişti. Kısaca planım olduğu gibi işlemişti. Tek sorun planı uygulaması için Hafsa'nın gözlerinin içine bakıp o sözleri sarf etmemdeydi. Hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan birine 'güçsüzsün' demiştim. Çünkü biliyordum yapmayacaktı, vurmayacaktı beni. Yakalanacak, çok acı çekecekti. Polisler geliyordu ve bu benim bile tahmin edemediğim bir olaydı. Dediği gibi gerçekler hesap ettiklerime uymamıştı. O andan sonra kayış kopmuştu ikimizde de. Onu teşvik etmemle nihayet tetiği çekmiş, bana ateş etmişti. Gözlerindeki uzaklığı düşünmemeye çalışıyordum. Benimle konuşmadığı aylarda dahi benden o kadar uzaklaştığına şahit olmamıştım. Elimde değildi, söylemek zorundaydım. Bunu ona da açıklayacaktım. Etrafımdakileri başımdan def edip yanına gittikten hemen sonra. Hesaplamam gibi omuzumdan vurulmamıştım. Hafsa öyle bir hızla ateş etmişti ki son anda kendimi yana kaydırarak darbenin ancak sol köprücük kemiğimin altına denk gelmesini sağlayabilmiştim. Kalbime gelmediğine şükrediyordum. Allah'ın sevgili kuluydum zaar. Bu gidişle ölü kulu olacaktım. Allah'ım sen bize planlar kurmayacağımız, milleti kandırmayacağımız, yalanlar söylemeyeceğimiz günler nasip et. Amin. "Cemil! İyi misin?" Hafsa'nın silah doğrultup adamın ailem var demesi üzerine namluyu kimseye fark ettirmeden -ben fark etmiştim- aşağı çevirdiği güvenlikçi arkadaşımdı bu soruyu dehşete düşerek soran. Diğerlerine nazaran iyi biriydi. Dolayısıyla sorusunu, "İyiyim," diye yanıtladım kendimi attığım yerde. Elimi acıyan sol yanıma bastırmıştım fakat acı, dayanamayacağım kadar değildi. Asıl acı Hafsa'nın gözlerinden taşıp bana ulaşan güven kırıklığındaydı. Kalbime dokunan bakışları bana dayanamayacağım büyük bir acı veriyordu. Bir an önce yanında olup kendimi onan ifade etmeliydim. "Kalkmama yardım eder misiniz?" Doktorlar beni kollarımdan tutup kaldırırken biri hayretle, "Nasıl?" diye sordu. "Kadın gözümüzün önünde vurdu seni, sana nasıl bir şey olmaz?" Benim söze girmeme gerek kalmadan güvenlik şefimiz olan yaşlıca abi öne çıkarak aydınlattı kendisini. "Doktor Hanım haberiniz yok sanırım bize gerçek silah teçhiz edilmez, biz güvenlik için kurusıkı tabanca kullanırız. Kurusıkı tabancılar bilindiğinin aksine yakından kullanıldığında ölümcül bir silaha dönüşebilirler. Cemil şanslıymış ki kurşun hayati risk taşıyan bir yerine isabet etmemiş." Ah şu onlara fark ettirmeden kovanını yerden aldığım kurşun... Bana dönüp babacan bir tavırla omuzumu sıktı. "İyi misin oğlum?" "İyiyim abi, sağ ol." Bakışların şaşkınlıkla bende dolandığını anlayarak güldüm hafifçe. "Kaderde tanımadığım birinden kurşun yemek de varmış ne diyelim. Gitmemesi için her şeyi yaptım ama başarılı olamadım. Özür dilerim." Gitmesi için her şeyi yaptım ve başarılı oldum. Yaptığım baskının herkes farkındaydı. Gülben Hanım'ın söylediklerinin yalan olduğu anlaşılmıştı, onu yalancı çıkardığımız için üzgündüm. Kendisi suçlu duruma düşmekten muzdarip olarak bağırış çağırış eşliğinde hastabakıcıyla birlikte hastaneye girdi. Bu sırada gelen polislerle de doktorlar konuşuyordu. "Saçmalama oğlum, asıl biz özür dileriz burada bu kadar adam bir seni koruyamadık." Şefime mahcubiyetle bakarken oyalanmadan buradan çıkmam gerektiğini anlayarak konuştum. "Estağfurullah abi ne özrü... Ben gideyim mi artık? Bugün konuşmak için geldiğim şu ayrılma mevzusunu da yarın konuşuruz. Şu saatten sonra emin oldum, burada daha fazla çalışamam." Adam üzülerek baş salladı, ayrılmama sıcak bakmıyordu ama bugün yaşanan olaydan sonra bir şey de diyemiyordu. Her halükarda vurulmam iyi olmuştu. Bir daha olmayacaktı tabii. "Tamam," diye onayladı. "Sen git dinlen, hatta bekle beraber hastaneye gidelim, zaten şimdi polisler de ifadeni almak isteyeceklerdir." "Hastaneye gerek yok, evde dinlensem yeter. Gitmeden konuşurum ben polislerle. Hadi selametle." "Allah'a emanet." Onun yanından ayrıldıktan sonra hemen birkaç adım uzağımızda girişte duran polislerin yanına ilerledim. İçlerinden biri beni fark edip yanıma gelmişti zaten. "Cemil Bey'di değil mi?" Tokalaşırken, "Evet," dedim. "Cemil Alp Sungur." "Öncelikle geçmiş olsun Cemil Alp Bey, nasılsınız? Kendinizi ifade verecek kadar iyi hissediyor musunuz?" "Sadece şaşkınım hayatımda ilk defa vurulduğumdan olsa gerek," diyerek ortamı yumuşatmak istedim. Ki başarılı da oldum karşımdaki ben yaşlardaki adam gülümseyerek onayladı beni. "Aslında bir an önce ifademi verip evime gitmek istiyorum, o zaman iyi olacağım." Kısaca ifademi verip şikayetçi olmadığımı dile getirdikten sonra benimle iletişime geçeceklerini söyleyip numaramı aldılar. Benimle konuşan memuru gözüm tutmuştu, ben de onun numarasını almıştım. İşim düşerse -ki yakın zamanda düşeceği belliydi- onu arayacaktım. Gitmeden önce Hafsa'nın nerede olabileceğini tartışan polislere sakince şunu sordum. "Siz olsanız böyle bir yerden çıktıktan sonra ilk nereye giderdiniz? Benim gideceğim ilk yer sevdiklerimin yanı olurdu herhalde." "Öğrendiğimize göre Hafsa Solmaz'ın hiçbir aile yakını hayatta değilmiş." "Ama bir mezarları var öyle değil mi?" Cevabımdan sonra ne dediğimi anlayan kadın memur elindeki telsizden anons geçti hemen. "Şüphelinin ailesinin olduğu mezarlığı bulun, orada olabilir." "Size kolay gelsin," deyip ayrıldım yanlarından. Onlar Hafsa'nın ailesinin uzakta olan mezarlığına gitmekle meşgulken ben Hafsa'nın gerçekte olduğu yeri bulup yanına gidecektim. Bulmam zor olmayacaktı çünkü ilk hesaplaşacağı kişinin onu buraya sokanlar olacağını tahmin etmesi zor değildi. Araştırmıştım ve onu buraya bırakan ismi öğrenmiştim. Yakup Saruhan. Ne tesadüftü ki bugün onun düğün günüydü. Hızlıca bir taksi çevirip düğünün yapılacağı salona gittim. Oraya gidene kadar emin değildim ama içeri giren Hafsa'nın bedenini gördüğümde emin olmuştum, onunla yüzleşmeye gelmişti. O andan sonra ses etmeden bir köşeye çekildim ve yapacaklarını izledim. Düşmeyeceğini biliyordum ama olur da düşerse, düşürmeye çalışırlarsa diye onu tutmak için tetikte bekliyordum. Beklerken duyduklarıma inanamadım, inanmak da istemedim. Yaşadıklarını bir bir dinledim kalbimde tarifi olmayan bir sızıyla. Ne yaşadığını senin ağzından çıkacak cümlelerle öğrenmek istiyorum derken böyle bir şey olacağını kesinlikle bilmiyordum. Bilmek de istemezdim. Yaralarının çokluğunu çaresiz sessinden duymak istemezdim. Acılarını bizzat görmek istemezdim, en başta o acıları yaşamasını istemezdim ki... Ben yaşamadığım, görmediğim, sadece duyduğum olaylardan bu kadar etkilenirken onu düşünemiyordum. O bunca acıya nasıl dayanmıştı? Nasıl hayatımda gördüğüm en zeki kadın olarak kalmayı başarabilmişti orada? Hafsa'nın her zaman göründüğünden fazlası olduğunun farkındaydım, onu sevmemi sağlayan da buydu... Sonunda kontrolünü kaybettiğini gördüğümde harekete geçtim. Dolan gözlerimi silip oturduğum yerden kalktım. İlk işim fırlattığı silahımı kimsenin müdahale etmesine kalmadan yerden alıp belime yerleştirmek olmuştu. O sorunu ortadan kaldırdıktan sonra canhıraş oğlunun nerede olduğun öğrenmek isteyen ona yaklaştım usulca. Omuzuna dokundum incitmekten korkarak. "Hafsa..." O an orada bana öyle bir Cemil Alp dedi ki ben adımı bir daha bu tonda zikretmesin istedim. Adımı ondan duymayı ne kadar çok sevsem de zikretmesin istedim. Çünkü o an çaresizliğinin somut hali gibiydi adım. Onu çaresiz görmek istemedim. Sevdiğim elleri yakalarıma asıldığında ben zaten dağılmışken o devam etti, boğazımı düğümleyen o soruyu sordu: "Beni oğlumun mezarına götürür müsün Cemil Alp?" Seni dünyanın öbür ucuna bile götürürüm sen yeter ki ağlama Hafsa. Yeter ki kanamasın sevdiğim kalbin. Diyemedim. Çünkü son gayretini bana sorduğu soruda göstermişti. Cevabımı duyamadan kollarımın arasına yığıldı. Bayılmıştı. Şu ana kadar dayanması bir mucizeydi zaten. Şu zamana kadar bunca acıya dayanması, dayanmaya da devam ediyor olması bir mucizeydi. Sen bir mucizesin Hafsa, bunu biliyor musun? Zayıf ve zarif bedenini kucağıma alıp karşımdaki herife baktım. İlk kez birinden nefret ediyordum. Daima sevgiyi kabul eden yüreğim ilk kez ona büyük bir nefretle bakıyordu. Hafsa'nın bayılmasıyla endişelenip ayaklanmıştı. Ona dokunabileceğini düşünmüş olmalı ki bana doğru bir adım attı, saniyesinde geri çekildim. "İtibarın gibi yaşamını da kaybetmek istemiyorsan adım atmayı kes." Kaşlarını çattı, aklı varsa ne dediğimi anlamıştı. Hayatımda ilk defa birini öldürmekle tehdit ediyordum. Belki yapardım belki yapamazdım bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı ki hayatımdaki her kötü duyguyu bu herif sayesinde keşfetmiştim, keşfettikçe öfkeleniyordum, elimden bir kaza çıkacaktı konuşmaya devam ederse. "Sen de kimsin?" "Bir adım daha atarsan seni öldüreceğini söyleyen kişiyim." Olmayan aklını daha fazla zorlamadan asıl konuya giriş yaptım. "Şimdi onun sorduğu sorunun cevabını ver, oğlu nerede?" Onun sorduğu sorunun cevabını onun için ben almıştım. Ve nihayet şu andaydık. Sevdiğim kadını alıp çıkmıştım oradan. Taksideydik. Oturmuş, onu da yanıma oturtmuş, başıyla birlikte benliğinin omuzumda dinlenmesine izin veriyordum. Yerini öğrendiğim mezarlığa gidiyorduk. Varacağımız ana kadar onun ayılmasını umuyordum. Aldığımız sağlık eğitimleri sebebiyle gerekli kontrolü yapıp bir şeyi olmadığını anlamıştım. Üzüntü ve stresten bayılmış olmalıydı. Sadece baygınlıkla kurtulduğuna seviniyordum hatta. Tek bir an kalmıştı. Gözyaşı dökeceği tek bir yer, o andan sonra hep gülecekti. Aramızda geçen hiçbir şey umurumda değildi şu an tek omurumda olan, onu oğluna kavuşturmaktı. Saçları kurumaya başlamış, yüzüne düşmüşlerdi. Rahatsız olur diye yüzünden çekmek istiyordum ama yapamıyordum. O şu an kendinde değildi ve ben ondan izin almadan ona dokunamazdım. Kederle yüzüne bakarken kendimi daha fazla zorlamak istemeyerek önüme döndüm, yolu seyretmeye başladım. Aklımı güzel yüzü hariç her şeye verdim. Önümüzdeki arabanın plakasının anlamını düşünmeye bile... Yarım saatin sonunda taksi durdu, gelmiştik. Ama Hafsa hala kendine gelmemişti. Öyle yorgundu ki bıraksam sabaha kadar uyuyabilirdi burada, bu şekilde. Bilsem ki bunu istiyor, bilsem ki oğlunu sonra da görebilir giderdim. Şu an taksiciye gaza basmasını söyler onu iyice dinleneceği bir yere götürürdüm. Ama onun tek istediği oğluydu. Onu bundan mahrum etmeyecektim. "Abi geldik dediğin yere, inmeyecek misiniz?" Taksicinin haklı sorusuyla işaret parmağımı dudağımın üzerine bastırdım. "Şş sessiz ol, inmek için onun uyanmasını bekleyeceğiz. Sen şu ısıtıcının ayarını biraz daha yükselt." "Ama abi para..." "Hasbinallah!" diyerek böldüm sözünü. "Parası neyse vereceğim koçum, sen yükselt." "Tamam o zaman," deyip dediğimi yaptı. Bende bacağımda hafifçe ritim tutarak geldiğimiz yere baktım. Baya ıssız bir yerdi. Hava kararmıştı iyice. Güneş gitmiş, Ay yerini almıştı. Tam karanlık gökyüzünde parlayan yıldızları seyrediyordum ki omuzumda bir hareketlilik oldu. Hafsa kaşlarını çatarak geri çekildi ve gözlerini açtı. Uyanmıştı. Heyecandan ne yapacağımı bilemeyerek şoför koltuğuna vurdum. "Al işte senin yüzünden uyandı!" Genç çocuk dikiz aynasından bana baktı hayretle. "Abi ben ne yaptım? Konuşmadım bile, sadece nefes aldım." "Çok sesli nefes almışsın." "Ne oluyor burada?" Hafsa'nın başını tutarak bana döndüğünü gördüğümde taksici çocukla konuşmayı kesip ben de ona döndüm. Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Cemil Alp? Sen misin?" Ne? "Hafsa lütfen beni unutmadığını söyle, lütfen! Benim Cemil Alp, aylardır kendisiyle konuştuğun adam, bu sabah karşına çıktım ya hani orada..." Dudaklarındaki silik tebessümle, "Aylardır benimle konuşan sensin," dedi. "Yalan söylemek kötü bir huydur." Şükürler olsun bana laf atacak kadar unutmamış beni! Yine de emin olmak için, "Konuşan bendim ama cevap veren de sendin hatırlıyorsun değil mi?" diye sordum. Başıyla onaylayıp arabanın camından dışarı baktı. "Neredeyiz biz?" Ağzımı açmama kalmadan jet hızıyla kafasını bana çevirdi. "Oğlum!" Heyecanla titreşen kirpiklerine bakarken ne yapacağımı bilemeyerek yüzüne bakakaldım. "Beni oğluma mı getirdin?" Konuşsana, aylardır başının etini yediğin kadına cevap versene. Veremedim ama harekete geçtim. Taksici çocuğa tutan ücretin iki katını verip aşağı indim, arabanın etrafında dolaştım, kapısını açtım ve tüm bunların sonucunda ona elimi uzattım. "Gel, seni oğluna kavuşturalım." Elimi tutup arabadan inerken gözleri sürekli etrafı kolaçan ediyordu. "Nerede? Hani nerede?" Evet, buradan sonrası benim de bilmediğim kısımdı. Fakat çok geçmeden harekete geçen Hafsa'nın peşine düştüm ve mezarlığı bulduk. O bir anneydi, hisleri kuvvetliydi, evladına düşen adımları kolaylıkla bulmuştu. Yağmur yağdığı için ıslanan toprak yolu zorlanarak geçtik. Hoş tek zorlanan bendim, o çamuru batıp çıkmayı umursamadan koşmuştu. Küçük, mermerle çevrelenmiş mezarlığa gelene kadar durmamıştı. Ona bakarken aklımda dönüp duran tek bir düşünce vardı, onun ne olduğu? Bir insana annesini kaybedince öksüz derler, babasını kaybedince yetim derler. Peki ya bir insana evladını kaybederse ne derler? Hiçbir şey. Hiçbir sözlükte o durumu anlatan bir kelime bulunmaz. Hiçbir şiirde o acıyı tarif eden dize yer almaz. "Geldim," diyen sesiyle ona döndüm. Nefes nefese yere oturmuş, mezar taşında dolaştırıyordu gözlerini. "Sonunda geldim, annen burada bebeğim. Annen yanında, bak burada. Artık üşümeyeceksin, şimdi ısıtacağım seni." Titreyen ellerini uzatıp toprağına dokundu. Avuçlarının içinde sıktı. Burnuna götürdü. Kokladı. Doya doya kokladı. Evladının kokusunu içine çeker gibi kokladı. Koklarken gözlerini yummuştu. Yumar yummaz göz pınarlarında biriken yaşlar toprağa düşmeye başladı. Dediğini yapıyordu, oğlunu ısıtıyordu sıcak göz yaşlarıyla... Keşke onu ısıtacak şey gözyaşların olmasaydı be Hafsa'm. "Bana çok kızdın mı annecim? Küstün mü bana gelmedim diye? Gelemedim ki ben. Getirmedi ki kimse beni sana. Bıraktım herkesi ben geldim, zor oldu ama geldim." Toprağın acı kahvesine bulanan elini mezar taşındaki ismin üzerinde gezdirdi usulca. "Geldim ya bir kere, gitmem şimdi hiçbir yere, yeter ki sen üzülme. Senin küçük ruhun daha fazla acı çekmesin yeter ki. Benim güzel oğlum, annen seni çok seviyor..." Yutkunup kendine toparlanma süresi verdi, sesi ağladığı için o kadar titriyordu ki dediklerini zar zor duyuyordum. "Annen seni çok özlüyor. Ben seni çok özlüyorum oğlum. Beni affet, seni kaybetmeme neden olduğum için lütfen beni affet..." Oğlunun ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Kendini suçluyordu. Onca zaman sebebini merak ettiğim şey buydu. Oğlunun ölümünden suçlu tuttuğu için kendine ceza veriyordu. Orada kalarak aylarca ceza vermişti kendine. Nasıl yapabildin? Nasıl dayandın orada kalmaya? Sorumun cevabı gözlerimin önündeydi aslında. Bir gün oğluna kavuşacağını bilmese Hafsa o odada, o ilk gecede ölmüştü... Onu perişan görmeye dayanamayan gözlerim yine odağını kaybederek etrafta dolaştı. O sırada mezar taşındaki isme takıldı bakışlarım. Yankı Saruhan Bebek. Demek oğlunun adı buydu. Benim gözümde o sadece annesinin oğluydu. Adı Yankı Solmaz'dı aslında, taşa yanlış kazınmıştı. "Sana hikayeler anlatacağım beni affetmen için." Yüzüne bakamıyordum ama titreyen sesini duyuyordum. Verdiği kesik kesik nefesleri dinleyip kendimi sıktım. Dağılmazdım. Onun için sağlam kalan taraf olmalıydım, dağılamazdım. "Kitaplar okuyacağım," diye devam etti sesine bulaşan yağmur sonrası toprak kokusuyla. "Masallar anlatacağım, şarkılar söyleyeceğim, çiçekler ekeceğim toprağına... Rengarenk çiçekler. Sulayacağım onları, sana bakamadım ama onlara gözüm gibi bakacağım... Seni korudukları için o çiçekleri bile seveceğim, söz." Hastanede çiçeklerden nefret eden, onları koparıp ezen Hafsa; çiçek alacak, oğlunun toprağına dikip her gün onları sulayacak. Masallardan nefret eden, dinlemeye bile tahammülü olmayan Hafsa; oğluna masallar anlatacak. Hafsa Solmaz, evladı için her şeyi yapacak bir kadın. Kendi dahil kimse onu suçlayamaz. Buna bir kez daha emin oldum şu an. Bir iki adım geri çekilerek ona çocuğuyla rahatça konuşması için müsaade ettim. Varlığımı unutmuş gibiydi ama yine de çekincesi olur diyr geride durmak istedim. Ben orada değilmişim gibi oğluyla rahatça sohbet etsin istedim. Etti de. Oğluyla konuşur gibi saatlerce o mezar taşıyla konuştu. Ona güzel şeyler anlattı. Onun sesinden ilk defa duyduğum umut dolu hikayeler anlattı. Gelemediği onca zamanda hep mutlu olduğundan söz etti. Ölmüş oğlu için yalan söyledi. Ah Hafsa ne güzel kadınsın sen. Beni her an kendine biraz daha hayran bırakan... Orada ne kadar kaldık bilmiyorum. En son doğan güneşin ışığından rahatsız olarak geri çekilmişti Hafsa. Vedalaşmıştı oğluyla. "Sevdiğim zaman diliminde, gecede geldim sana oğlum, yine geleceğim. Bundan sonra kimse giremeyecek aramıza, izin vermeyeceğim." Bu onun verdiği bir sözdü. Ve emindim; benim sonum olan kadın oğluna verdiği sözü kendi sonuna kadar tutacaktı.  *** Hafsa Solmaz'dan... "Gün doğuyor..." Geldiğimiz tepeden aşağıya baktım. Denizin dalgaları durulmuştu, dünden beri yağan yağmur dinmişti. Benim evlat hasretimin dinmesi gibi... 7 ay boyunca beni içten içe tüketen, eriten acıya kavuşmuştum. Oğluma kavuşmuş, onunla konuşmuştum. Vedalaştığım andan sonra ise yanımdaki adamın beni yönlendirmesine izin vermiştim. Mezarlıktan çıkıp biraz yürüdükten sonra bu tepeyi görmüştük, ona kalmadan buraya yürüyen bendim. En tepeye ulaştığımızda yerdeki çimenlerin üzerine oturdum. Dünden beri herkesi kahreden gün nihayet sona ermişti, ardındaki gün gösteriyordu kendini. Nefret ettiğim o gün ışığı şimdi hem benim hem de ardımdaki onun yüzüne vuruyordu. Boşlukta gibiydim. Hayattaki tek gayemi yerine getirmiştim. Bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Ne mutluydum ne mutsuz ne sinirli ne de sakin. Her duygudan yoksun bir boşluktaydım işte. Onca saatin üstüne kurduğum tek cümle ise buydu. Gün doğuyor. "Yeni umutlar için," diye tamamladı cümlemi Cemil Alp. "Gün yeni umutlar, yeni yaşamlar için doğuyor." "Öyle mi dersin?" "Öyle derim. Baksana bize neredeyiz? Aynı saatte, aynı yerde, kapının önünde değilim belki ama... Aynı anda, aynı güneşin altında, bir adım uzağındayım." Gerçekten de öyleydi. Buradaydı. İnanılır gibi değil. "Hayatımı," dedim aklıma gelen ayrıntıyla. "Öğrendin." "Evet," diye yutkundu. "Yankı... Güzel isimmiş." Herkesi atlayıp konuyu sevdiğim tek kişiye getirdi, oğluma. "Kendi gibi..." dedim yüzümdeki tebessümle. "İsmini o adı lazım değil koymuştu ama ben de çok sevmiştim, yakışmıştı bebeğime. Onu görmeliydin Alp, o kadar tatlı bir bebekti ki onu gören bir daha görmeye gelirdi. Daha 6 aylıkken en güzel bebek olarak yankı uyandırmıştı çevremizde. Çıkardığı her saçma sesi pür dikkat dinleyip anlamaya çalışırdık. Oyuncak bebek gibi kucaktan kucağa taşınırdı. İlgiden sıkılırdı bir de o yaşta ne anlayacaksa sanki. Hoş daha ilk yaşını alamadan..." İki dakika içinde tebessümüm silinmişti. Derin bir nefes alıp yüzümü ona çevirdim. "Neyse. Her şey bitti artık. Oğluma kavuştum, oğlumla ayrı kalmama sebep olanlarla yüzleştim. Hayatımın son gayesini yerine getirdim. Bugün emniyete gidip her şeyi anlatacağım, onların da bana inanmasını sağlayacağım. İnanamazlarsa da..." "Endişelenme," diye böldü sözümü. "İnanacaklar, ben yanında olacağım tamam mı?" Orada da mı? Hiç yalnız bırakmayacak mıydı beni? Canıma minnetti. Onu başımla onaylarken yorgun bir minnet cümlesi bahşettim ona. "Teşekkür ederim." "Teşekkür etmek için erken davranma. Emniyete gittiğimizde senden şikayetçi olacağım, sonuçta beni vurdun..." "Ama sen..." diye itiraz edecek olduğumda gülerek tamamladı cümlesini. "Kalbimden. Beni kalbimden vurdunuz Hafsa Hanım, kesinlikle sizden şikayetçi olmalıyım." Gülümseyerek başımı kucağımda birleştirdiğim kirli ellerime düşürdüm. "Ben..." Ne diyeceğimi bilememiştim. O da bunu anlar gibi söze girdi zaten. "Bir şey söylemene gerek yok. Hislerimizin karşılıklı olmadığını biliyorum, olmasını da beklemiyorum. Ben yalnızca senin iyi olmanı istiyorum. İyi olduğunu gördüğümde gideceğim, söz veriyorum." Sözlerin kıymetli Cemil Alp, böyle şeyler için harcamamalısın. "Ben de bir şeyler söylemek istiyorum," diye aldım ipleri elime. Oturduğum yerden kalktım, güneş yüzümü yakmaya başlamıştı cidden. Benim ayaklanmamla o da ayaklandı ve ortada buluştuk. "Söyleyeceklerime özür dileyerek başlayacağım." "İlk özür benden." Dediği şeye kaşlarımı çatarken dünden beri uykusuz kaldığı için yorgun düşen sesiyle açıkladı. "Dün sana orada söylediklerim doğru değildi. Seni kızdırmak istedim yoksa beni vurmayacaktın. Ben... Söylediklerimde samimi olmadığımı bilsen yeter. Sen hayatımda gördüğüm en güçlü kadınsın Hafsa, özür dilerim." O kadar şey olmuştu, sözleri aklımdan çıkmıştı bile. Şimdi o dediğinde hatırlamıştım içimi yakan sözlerini. Öyle büyük hayal kırıklığına uğramıştım ki ne yapacağımı bilememiştim. Aklımda sadece o gece bana fısıldadığı planın vurma kısmı kalmıştı. Beni vuracaksın demişti ve ben de dediği şeyi yapmıştım. Asla yapmayacağımı söylememe rağmen. Onu vurmuştum! Saatler sonra aklıma düşen bu gerçekle gözlerimi telaşla üzerinde dolaştırdım. "Sen... Ben seni vurdum. Nasıl? Nasıl geldin sen? Yaralanmadın mı?" Kazağının yakasını sola doğru çekiştirip yanık teninde, köprücük kemiğinin hemen altında parlayan kızarıklığı gösterdi. "Ufak bir kızarıklık. Akşama kalmaz geçer, merak etme acıtmıyor." Elimi yarasına dokunmak için kaldırdım fakat elimdeki toprak çamur izlerini görerek ona dokunmaktan vazgeçtim. Temizliğini bozmak istemedim. Benim aksime onun eli yüzü gayet temizdi, sadece yorgundu benim gibi. "Bunun için," diye uzaktan işaret ettim yarasını, hemen kazağını bırakıp kapattı orayı. "Asıl ben özür dilerim. Ne olursa olsun o tetiği çekmemeliydim." "Sana bunu yapmanı söyleyen bendim Hafsa, yok yere kendini suçlama. Şikayet etme mevzusu da şakaydı sadece, unutalım gitsin. Sen ne diyecektin?" "Seni isteyerek kırdığım için özür dilerim Cemil Alp," dedim gözlerinin kahvesine bakarak. Gözleri koyu kahveydi, siyaha yakın. Asıl söylemek istediklerimi şimdi gönül rahatlığıyla söyleyebilirdim ona, etrafımızda numara yapmamızı gerektirecek insanlar yoktu ne de olsa. "O gece sana söylediklerim... Senin içindi. Sen bana planını anlattığında ben hiç uygulamak istemedim, bunu sana da söyledim. Canının yanmayacağı bir yol bul dedim. Bulmuştun da ama ben öfkeme yenik düşerek her şeyi mahvettim, çıkamadım oradan, sen geldin sonra işler karıştı... Hepsi benim yüzümden oldu. Ben seni böyle bir şeyin içine düşürmek, sana gerçek beni göstermek istemedim hiçbir zaman. Çünkü senin güzel bir ailen vardı. Düşünmen gereken kardeşlerin vardı, sana bir şey olsaydı onlar ne yapardı? Benim gibi bir harabe için onların hayatını riske atmana değmezdi. Bu yüzden istemeye istemeye uzaklaştırdım seni kendimden. Söylediklerim doğru değildi, hepsi yalandı. Sen, sen benim bu hayatta hikaye yazmak isteyeceğim tek adamsın. Bunu sesini duyduğum ilk andan beri biliyordum içten içe." Bitkin gözlerinde bir ışık yandı o an. "Hafsa sen... ciddi misin?" "Ciddiyim," diye onayladım onu tüm samimiyetimle. "Kabul başta istemedim. Seni olmayan hayatıma almak istemedim. Ben yeniden birini sevemezdim hangi anlamda olursa olsun, kendimi sevmeyi unutmuşken başkasını sevemezdim. Kendimi sevmem gerektiğini sen hatırlattın bana. Kapıma gelip konuştuğun her gece yeniden sevdim ben kendimi. Senin gözünden gördüğüm kendimi sevdim. Gerisi bir bütün olup geldi kendiliğinden... Sen haklıydın, biz birbirimize hep yanlış adımlar attık. Ben artık bunun olmasını istemiyorum. Birbirimize doğru adımlar atalım istiyorum. Yeniden yaşayacağım bir hayat varsa eğer..." Arkamızdaki güneşi gösterdim. "Tam burada, bu güneş yeniden benim için doğacaksa eğer yanımda olmanı istiyorum. Seninle doğru adımlar atmak istiyorum Cemil Alp. Eğer sen de istersen tabii." Onu seviyordum da aslında ama bunu şimdi ona söyleyemezdim. Beni yanlış anlasın istemiyordum. Ben onun merhametli kalbini, şiirsel sesini sevmiştim. Görünüşüyle ya da okuduğum mektubuyla bu kanıya vardığımı düşünmesini istemiyordum. Hem o da tahmin etmiyor mudur kendisini sevdiğimi? O beni oğluma kavuşturmuştu nasıl sevmezdim? Bana yeni bir umut vermişti, yeni bir hayat vermişti. Ona nasıl minnet duymazdım? "İstememe ihtimalim varmış gibi konuşuyorsun ya..." Başını iki yana sallayıp gülümsedi. "Sana sarılabilir miyim?" Aniden sorduğu soruyla afallasam da kafamla onu onaylamaktan geri kalmadım. İlk defa bana sarılmak için izin alan biriyle karşılaşıyordum, insanlar iznim olmadan bana neler yapmışlardı oysa. Onayımı alır almaz kollarını uzattı, o beni belimden sararken ben de heyecanla başımı omuzuna yasladım. Ellerimizi birbirimizin sırtına sardık ve sarıldık. "Canım Hafsa," diye soludu ensemde. Mektubunun giriş cümlesiydi... Efendim canım Alp. "Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun. En doğru adımları, en sıcak güneşleri, en parlak geceleri... Teşekkür ederim bunları benimle yaşamak istediğin için. Teşekkür ederim bana kendimi değerli hissettirdiğin için." Ben öyle hissettirmedim, sen hep değerliydin Cemil Alp. Vazgeçemeyeceğim bir şey varsa o da Alp'le içimden konuşmak olacak sanırım. Gülümseyerek başımı omuzuna yasladım iyice. "İlk defa değer verdiğim birinden teşekkür alıyorum." "Haklısın, bundan fazlasını yapmalıyım." Aslında bunu kastetmemiştim ama... O beni dinlemeden geri çekilip ellerimi tuttu, gözlerimin elasına baktı içtenlikle. Ben şaşkınlıkla hareketlerinin hızını takip ederken o tam olarak şu soruyu sordu: "Hafsa Solmaz, yeni hayatını benimle yaşar mısın, benimle evlenir misin?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE