bc

Krista

book_age16+
1
TAKİP ET
1K
OKU
revenge
dark
family
HE
system
drama
serious
kicking
scary
loser
city
high-tech world
another world
superpower
dystopian
war
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Bir zamanlar cennet gibi görünen bir dünyada, her şeyin kusursuz bir düzen içinde aktığına inanılıyordu. Ancak bu ütopik ülkede, herkesin hayatı sadece bir illüzyondan ibaretti; gerçek özgürlükse bilinmeyen bir kelimeydi. Krista annesine sorduğu basit bir soruyla, bu düzenin derinlerindeki sırları keşfetmeye başlar: ‘Her şey çiftse, bu yaşamın diğer yarısı nerede?’ Bu ütopik ülke, aslında bir distopyanın karanlık ipleriyle yönetilmektedir ve ‘verita’ olarak adlandırılanlar, sistemin tuhaflıklarını görebilen azınlıktır. Kendini ‘verita’ olarak tanımlayan, sistemin tuhaflıklarını fark edenler için tehlike çanları çalmaktadır. Krista, diğer veritalarla birlikte, bu sahte cenneti yıkmak için savaşmaya karar verir. Hayatın anlamını bulmak ve özgürlüğü geri kazanmak için girdikleri bu tehlikeli yolculuk, her şeyin görüldüğü kadar basit olmadığını gözler önüne serecektir.

Krista’nın hikayesi, yalnızca bir bireyin değil, tüm bir neslin sorgulama ve özgürleşme arayışının destanıdır.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1: Giriş
Renkli ışıkların odama usulca süzülen yansımaları arasında, sandalyemin bedenimi saran tüyleriyle, bir sonraki eserimin ilk çizgilerini kağıda döküyordum.Kalemin ışıldayan çizgileri kağıtta 3 boyutlu şekillerini alırken, karanlık odama mavi bir aydınlık veriyordu. Belki de günün en sevdiğim vakti buydu: Akşamın yavaş yavaş kendini gösteren karanlığında, yalnızca kalemimden ve camdan yansıyan mor ışıklarla sessizce vakitlerimi öldürmek. Ben ve dünyamın yalnız kaldığı vakitler… Bu vakitler çok dolu geçmezdi. Belki ellerim yorulurdu, ayaklarım yorulurdu ama zihnim her zaman berrak kalırdı. Gözlerimi her kapadığımda şehrin ışıkları gibi ışıldayan bir zihnim vardı. Karanlığı görememiştim. Karanlık görülebilir miydi ki? Elimdeki kalemle bir sonraki eserimin taslağını çiziyordum. Düşünmeme gerek kalmıyordu aslında; ellerim ve kollarım sahneyi zihnimden çalmış, her zamanki gibi yapılması gerekeni yapıyorlardı. Ben yapmam gerekenleri yapıyorken bir anda kağıtta boyutlanan çizgiler, odanın içindeki tüm ışıklarla birlikte karanlığa büründü. Kafamı kağıttan yukarı kaldırdığımda, camdan şehrin sönen ışıklarını gördüm. Karanlık yoğun bir örtü şehrin üzerine örtülmüş gibiydi. Geriye sadece karanlık şehir ve lacivert gökyüzü kalmıştı. Gözüm hemen kolumdaki saate gitti. 19.22 Elimdeki her şeyi yere fırlatıp sandalyemden aceleyle kalktım. Kalkarken üst bacağım, havada süzülen sandalyeme çarptı; çarpmamla birlikte ben, sızlayan bacağımı tutarken sandalye bacağımın gücüyle etrafında dönmeye başlamıştı. İnleyerek solumda kalan yatağa yöneldim. O an, şehrin ışıkları birden geri gelmişti. Yastığımın altındaki küçük not defterini aldım; yanına sıkıştırdığım kalemimi elime alıp sayfaları çevirdim. 18.02, 18.12, 22.32, 15.52, 14.24, 17.22, 19.29, 15.23, 16.42, 20.11, 20.28, 16.32, 18.23, 19.27, 14.21, 17.52, 17.32, 19.12, 21.34 Ve şimdi 19.22. Hala etrafında dönmeye devam eden sandalyemi, gözlerimi not defterimden ayırmadan elimle tuttum, kalktığım hızla geri oturdum. “19.22”yi diğer saatlerin yanına not ettim. Son üç haftadır bu saatleri not ediyordum ve neden kaydettiğimi bilmiyordum. Yeniden vücudum düşüncelerimden sahneyi çalmıştı. Aklımdan tek bir düşünce bile geçmeden, aklımın en içlerindeki ulaşamadığım bir güdüyle, bir ihtiyaçla yazıyor; ardından yastığımın altına geri koyuyordum. Her zamanki gibi defteri yerine koyup yere fırlattığım kağıt ve kalemimi elime aldım. Beyaz tüylü sandalyeme geri oturduğumda, her şey 2 dakika öncesi gibiydi. Camdan süzülen mor ışıklar, üzerine oturduğum yumuşak beyaz tüyler, elimdeki kağıttan parlayan mavi ışıklar… Tek fark, kalemimdi. Yere hızlıca fırlattığım için olsa gerek, artık çalışmıyordu. Elimle havada birkaç kez sallamıştım ama etki etmemişti. Sinirle, kalemi önceki yere geri fırlatıp kafamı sandalyemde geri yasladım. Derin bir nefes alıp oturduğum yerde diklendim. Önümdeki camlardan şehre baktım. Şehir, neon ışıklarla bezenmiş devasa bir makineyi andırıyordu. Göz alabildiğince yüksek binalar, görünmeyen rotalarda hareket eden uçan Sideralar ve gökyüzünü yarı yarıya kaplayan holografik reklamlar… Her şey o kadar kusursuz, o kadar sistematikti ki, sanki hepsi bir algoritmanın parçasıymış gibi görünüyordu. Son birkaç gündür gökyüzünün bile kusursuz bir sistemin içinde olduğunu düşünüyordum; mevsimler yok, sürekli aynı mavi, akşamları aynı lacivert tonu, aynı bulutsuz görüntü veya aynı bulutlar… Bu dünyanın “mükemmel” bir düzeni vardı ve içinde bizler, kusursuz diğer parça gibiydik. Gözümü şehrin arkalarından önümde duran devasa binaya çevirdim. Bulunduğum kattan bile daha yüksek, gökyüzüne meydan okurcasına uzun binanın en tepesindeki “2” sayısına baktım. Binanın çatısını tamamen kaplayan pembe holografik sayı, adeta dikkatimi çekmek için yanıp sönüyordu. İlk kez bozulduğunu görüyordum. Vazgeçtim. İlk kez bozulduğunu fark ediyordum. “Krista!” Ayağa kalkıp sesin geldiği yöne gittim. Kapının önüne gelip elimi havaya kaldırdım ve sağa doğru kaydırdım. Kapım açılınca uzun beyaz koridordan salona gittim. Annemle babam camın önüne konumlanmış olan yemek masasını hazırlıyordu. “Krista, yemekler hazır mı kontrol eder misin?” dedi elindeki tabakları masaya yerleştirirken. “Ederim.” diyip arkamdaki kapıdan mutfağa girdim. Girer girmez mutfaktaki ışıklarla birlikte otomatik olarak sakin bir melodi çalmaya başladı. Annem en son müzik modunu kapatmayı unutmuş olmalıydı. “Gusto, müziği kapat!” diye seslendim. “Müzik modu kapatılıyor.” diye cevapladı Gusto. Bu zamanların son modası Gusto’ydu. Yenilenen sürümüyle birlikte sadece yemek hazırlamakla kalmıyor, sağlık verilerine göre yemekler hazırlayabiliyor; mutfağın kontrolünü ve atmosferini düzenleyebiliyordu. “Akşam yemeği için ne hazırladın?” diye sordum gustonun parlak beyaz yüzüne bakarak. Bizim gibi bir yüze sahip değildi. Etrafı neon mavi şeritlerle çevrili siyah ekranın içinde dijital bir yüzü vardı. Etrafında dönebilen esnek ve hassas kolları, birden çok işi aynı anda yapmasına yardımcı olurdu. “Enerji seviyelerinizde son günlerde dalgalanmalar görüyorum. Bu nedenle, karbonhidrat ve protein bakımından dengeli bir akşam yemeği hazırladım: nano-besinlerle zenginleştirilmiş tatlı patates püresi ve özel bir tat profiline sahip hafif tavuk göğsü. Bu yemek, enerji seviyenizi korumanıza yardımcı olacak.” dedi bana doğru yaklaşarak. Kolumdaki saatten sağlık verilerime girdim. Dediği gibi grafikte dalgalanmalar gözüküyordu. Kol saatimdeki verilere erişimi açılmış olmalıydı. “Teşekkür ederim. Yemekleri masaya götürebilirsin.” diyip ondan önce salona gittim. Annemle babam masayı hazırlamış, oturmuş ve camdan şehir manzarasına bakıyorlardı. “Bugün Glint ne kadar da kusursuz! Şehir büyüsünden taviz vermemiş, her zamanki gibi göz alıcı.” dedi annem elindeki Ambrosiasını yudumlarken. “Evet, her şey tam olması gerektiği gibi, Aisling. Hiçbir aksama yok. Aether Dome gökdelenine bak. Temizlikleri yine tam saatinde yapılıyor.” dedi babam arkasından gördüğüm kadarıyla eliyle soldaki binayı işaret ederek. Kolumdaki saate yeniden baktım. 19:32 Babamın dediği doğruydu. Her gün, aynı saatte, aynı dakikada, binanın aynı katında başlıyordu temizlik. Kusursuz bir zamanlama ve düzen içindeydi. Annemle babamın arkasında görünmezce dikilirken fark edilmemi sağlayan Gusto girdi içeri. “Akşam yemeğiniz hazır! Sizin için hazırladığım sağlıklı ve dengeli menü ile karşınızdayım.” diyerek hızla yanımdan geçti Gusto. Annemle babam salonun girişine döndü. “Ah, harika bir zamanlama Gusto!” dedi annem gülümseyerek. “Bugün için alternatif olarak hazırlanmış sebzeli tofu ve holo-süzme tabağım var.” dedi Gusto. Gövdesindeki hazneden tabakları yerleştirdi masaya. “Holo-Süzme tabağı mı? Gerçekten merak ettim, nasıl bir şey bu?” diye sordu babam. “Bu tabak, besinlerin holografik olarak sunulmasını sağlar. Sadece görünüm değil, aynı zamanda tadı da oldukça gerçekçi. Beğendiğiniz tadları seçebilir, bana bildirerek size hazırlamamı isteyebilirsiniz.” dedi ve geri çekildi. “Krista, girişte bekleme. Sofra hazır, hadi gel!” dedi annem eliyle havada süzülen sandalyemi göstererek. Gusto’nun yanından geçip sandalyeme oturdum. “Her zaman çok iyi bir iş çıkarıyorsun. Teşekkürler, Gusto.” diyerek önündeki tabaktan bir parça aldı babam. “Afiyet olsun! Eğer her şey yolunda giderse, birazdan tatlı olarak Meyve Tablosu da hazırlayacağım. İhtiyacınız olursa, mutfakta sizi bekliyor olacağım.” diyip salonda bizi yalnız bıraktı. “Gusto bu şehrin başına gelebilecek en büyük şanslardan biri.” dedi annem. “Her seferinde yaratıcı şeyler buluyor ama bazen yemek yapmayı özlemiyor değilim.” diye gülümsedi babam. “Ben de özlüyorum fakat dünyamıza uyum sağlamalıyız. Hızla gelişiyoruz. Yüzyılın gerisinde kalamayız, hayatım.” dedi annem. Hızla gelişiyorduk. Ama sanki bir şeylerin eskiden beri gelişemediğini hissediyordum. Bu hisler yoğunlaşmaya başlamıştı. “Gusto çok yaratıcı yemeklerle geliyor ama sanki, hep aynı tatları yiyoruz. Neden hep aynı şeyleri yiyormuşum gibi hissddiyorum?” diye sordum elimdeni çatal ve bıçağı tabağımın yanına koyarak. Annemle babamın yüzlerine baktım. Salonun loş sarı ışığında annemin canlı yeşil gözleri suratıma anlamadığını belli eden bir ifadeyle bakıyordu. Babam ise kaşlarını ne demek istediğimi anlamaya çalışırcasına çatmıştı. “Senin yemek yapmanı çok özlemiş olmalı, Orin.” dedi annem şaşkın ifadesinden kurtulup gülmeye başlayarak. “İstemen yeterli Krista. Hatta yarın ne yemek istiyorsun, hemen söyle. Baban sana hazırlayacak.” derken elimi tuttu babam tek eliyle. “Hayır, demek istediğim… sadece yemek değil. Sadece bir farklılık hissetmiyorum.” dedim. “Krista, galiba tablolarına daha çok zaman ayırmalısın. Dediklerini sadece onlar anlayabilir.” dedi annem şakayla karışık. Yeşil gözleri canlı ama boştu. “Kızımız büyüyor.” dedi babam ve yemeğini yemeye geri döndü. Onlar sakince yemeklerine geri dönmüşken içimdeki tamamlanmamışlık hissiyle onları izledim. Bir şeylerin eksikliği sadece bana yük oluyormuş gibi hissediyordum. Yüzlerinde sadece her zaman takındıkları huzurlu bir ifade vardı. Belki de şehirdeki herkes aynı yüz ifadeyi takınıyordu. Kusurun olmadığı bir düzende kim huzursuz hissedebilirdi ki? Belli ki ben hissedebiliyordum.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Kör Savaşçı

read
10.5K
bc

Majestic Moon: Ay'ın Çocuklarının Yankısı

read
2.4K
bc

KARA ANKA

read
3.3K
bc

DENGE

read
7.4K
bc

Geçmişte Kaybolmak

read
3.6K
bc

Mit'te Bir Gece

read
5.4K
bc

Renklerin İçinde

read
1.7K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook