Celladım kim olacak?
Taziye evinin havası insanın ciğerlerine işliyordu.
Kalabalık gün boyunca eksilmiyor, gelen gideni takip ediyor, herkes aynı acıyı farklı kelimelerle anlatıyordu. Ama benim için artık hiçbir kelimenin anlamı kalmamıştı.
Yedi gün olmuştu.
Sadece yedi gün.
Yedi gün önce Baran’ın sıcak ellerini tutarken, şimdi mezarının üzerine serpilen toprağı düşünüyordum.
Başımı dizlerimin arasına gömmüş, kadınların oturduğu odanın en kuytu köşesinde sessizce ağlıyordum. Gözyaşlarım çoktan tükenmiş olması gerekirken durmadan akıyordu. Sanki içimde yıllardır biriken bütün acılar aynı anda dışarı çıkmaya karar vermişti.
Etrafımdaki kadınlar fısıldaşıyor, ara sıra bana acıyan gözlerle bakıyorlardı.
Dul.
Henüz yirmi iki yaşında olmama rağmen artık bana böyle bakıyorlardı.
Dul.
Bu kelimeyi her duyduğumda içim parçalanıyordu.
Kapının yanında duran annemi fark ettiğimde gözlerimi kaldırdım. Yüzündeki ifade kalbimi sıkıştırmaya yetmişti. Ağlamaktan gözleri şişmişti ama sanki söyleyeceği şey gözyaşlarından bile ağırdı.
Sessizce yanıma oturup elimi tuttu. Elleri buz gibiydi. Parmaklarının titrediğini hissedince başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerini benden kaçırıyordu. Bu daha da korkutucuydu. Çünkü annem ne zaman gözlerimin içine bakamasa kötü bir şey olacağını anlardım.
“Anne...” dedim kısık bir sesle. “Ne oldu?” Dudakları titredi. Birkaç saniye boyunca konuşamadı. Sonunda derin bir nefes aldı ama sesi yine de istediğim gibi değildi.
“Baban seni eve kabul etmiyor kızım.” O an sanki biri gelip bütün nefesimi göğsümden çekip aldı. Ne dediğini anlamamış gibi yüzüne baktım. Belki yanlış duymuştum. Belki başka bir şey söylemişti. Ama annemin gözlerinden süzülen yaşlar bunun gerçek olduğunu anlatıyordu. “Ne demek kabul etmiyor?” diye fısıldadım. Sesimin bana ait olup olmadığından bile emin değildim. Annem başını eğdi.
“İstemiyor kızım. Eve dönmeni istemiyor.”
Boğazım düğümlendi. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Kocamın ölüm haberini aldığım gün bile bu kadar canım yanmamıştı. Çünkü ölüm Allah’tandı. Ama bu... Bu kendi babamın beni reddetmesiydi. “Kocam öleli daha bir hafta oldu ana...” dedim. Gözyaşlarım yeniden akmaya başlamıştı. “Daha bir hafta...”
Sözler ağzımdan çıkarken bile inanılmaz geliyordu. Yedi gün önce eşimi toprağa vermiştim. Yedi gün önce hayatımın bittiğini sanmıştım. Meğer asıl kabus şimdi başlıyormuş. “Siz beni daha şimdiden evlendirme peşinde misiniz?” dedim kısılan sesimle. Annem hıçkırarak ağladı.
“Ben de istemem kızım. Vallahi istemem.” Elini yüzüne kapatıp gözlerini sildi. “Ama baban yeterince zorluk çekiyoruz diyor. Bir de dul kalmış kızımı eve alıp elaleme maskara olamam diyor.” Her kelime ayrı bir bıçak gibi saplandı içime.
Dudaklarım titredi. “Ben onun kızı değil miyim anne?” diye sordum. “Ben ne zaman yük oldum?” Annem cevap veremedi. Çünkü verecek cevabı yoktu.
Bir süre ikimiz de ağladık. Etrafımızdaki kadınlar başlarını öne eğmişti. Kimse bize bakmıyordu ama herkes duyuyordu. Çünkü bu topraklarda dul kalan kadınların kaderi gizli saklı konuşulmazdı. Herkes bilir ama kimse ses çıkarmazdı. Sonunda gözlerimi silip anneme baktım. İçimde kötü bir his vardı. Bu konuşmanın asıl kısmına henüz gelmediğimizi hissediyordum.
“Kiminle evlendireceksiniz beni?” diye sordum. Annemin yüzü bir anda değişti. İşte korktuğu yer burasıydı. “Anne...” dedim bu kez daha sert bir sesle. “Celladım kim olacak?”
Omuzları titredi. Başını önüne eğdi. Sanki söyleyeceği isimden utanıyordu. Sanki o adamın adını ağzına almak bile ağır geliyordu. Sonunda güçlükle konuştu. “Zinar Ağa...” Dünyam başıma yıkıldı. O ismi duyduğum anda kalbim duracak sandım. Zinar Ağa. Yaşı babamdan büyüktü. Üç karısı vardı. En büyük oğlu neredeyse benim yaşımdaydı. Köyde herkes ondan korkar, kadınlar adını duyunca bile susardı. Ben ise şimdi onun adıyla yan yana anılıyordum.
“Neden?” diye fısıldadım. Gözlerim büyümüştü. “Neden ben?”
Annem ağlayarak yüzünü çevirdi. “Kuma istemiş seni.” İşte o an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sadece evlendirilmeyecektim. Bir adamın dördüncü karısı olacaktım. Başka kadınlarla aynı çatının altında yaşayacak, onların gölgesinde ömür tüketecektim. Bir hafta önce kocamı toprağa vermiştim. Şimdi ise beni diri diri başka bir mezara gömmeye hazırlanıyorlardı. Gözyaşlarım durmadan akarken dışarıdan bir hareketlilik yükseldi. Erkeklerin sesleri artmış, avluda bir kalabalık oluşmuştu. Kadınlar kendi aralarında fısıldaşmaya başladı.
“Atabeyler geldi...” diyen bir ses duydum. Başımı istemsizce kapıya çevirdim. Ardından başka biri konuştu. “Firaz Ağa da gelmiş.”
O sırada kapının aralığından avluyu gördüm. Siyahlar içindeki uzun ve iri cüsseli bir adam kalabalığın arasından yavaş adımlarla yürüyordu.
Firaz Atabey... Karısı Elzem balayı altı ay önce kaybetmiş olan genç ağa. Elzem abla, ölen kocam Baran’ın ablasıydı. Kayınvalidem 6 ay içinde iki çocuğunu mezara koymuştu. Birini intihar yüzünden, diğerini kan davası yüzünden...
Firaz ağa sonra kimseyle evlenmedi. Sert biriydi, sık sık görürdüm onu ama çok konuşmazdık.
Yüzü her zamanki gibi sertti. Kimsenin ne düşündüğünü anlayamayacağı kadar ifadesizdi. Fakat bir anlığına başını kaldırıp bulunduğum tarafa baktı. Gözleri benim gözlerime değdi. Sadece birkaç saniye sürdü. Sonra bakışlarını çekip yürümeye devam etti.
Ama nedense içimde açıklayamadığım bir ürperti bıraktı. Henüz bilmiyordum... Birkaç gün sonra bütün aşiretin kaderini değiştirecek kararın sahibi o adam olacaktı...