Episode -26-

915 Kelimeler
Bölüm26 İlk elinize bir kağıt parçası ve bir iki kalitesiz kalem aldığınız zamanı hatırlıyor musunuz? Ne çizmiştiniz o küçük, düşmekten yaralanmış ellerinizle? Belki bir ev, araba, tel adamlar ya da kalp. Üst kısmında iki tane daire altında da bir üçgen ile oluşan o ilginç şekil. Bilimsel olarak içimizde taşıdığımız organ ile hiçbir alakası olmayan biçim. Hiç düşündünüz mü, bu şekile neden "kalp" dediklerini? Ben düşündüm. Aslında o şekil iki tane kalbin bir araya gelmesi ile oluşuyormuş. Öyle rastgele kalpler de değil ha! Ruh eşlerin kalpleri ancak oluşturabilirmiş bunu. İlk okuduğum zaman bu teoriyi "boşa yaşıyorum" diye oturup ağlamıştım odamda, Buttercup'a (kedim olur kendileri) sarılarak. 16 yaşındaydım ve utanmasam sevgili bulmak için evlenme programlarına katılacaktım. Pekala... Teklif gelince arkamı dönüp kaçıyor olabilirim ama yine de bu benim sevgili istemediğimi göstermez, tamam mı? Her neyse. Bunların pek umrunuzda olduğunu düşünmüyorum. Kendimden bahsedeyim en iyisi. Ben Mehir Erdem. On dokuz yaşında, üniversite birinci sınıf öğrencisiyim. Balık burcuyum ama her gün ağlamıyorum. Belki üç günde bir. Grafik tasarım okuyorum. Eee... sanırım bu kadar. Bir de gencim, güzelim. Bunların da umrunuzda olduğunu düşünmüyorum. En büyük hayalim, bu yazdığım satırların son satırlar olması. Evet, bu ilk blogum olabilir ama daha fazla uğraşacak mecalim yok sanırım. Yine de ben son satırlarımmış gibi ve sanki siz okumayacakmışsınız gibi içimi dökeyim. Ailemden ve o rezil hayatımdan kaçmak için bu büyük şehir merkezine geldim. Kendimde büyük bir şehir merkezinde oturuyordum aslında. Bu küçük ve gereksiz detay ne kadar ilginizi çeker bilmiyorum ama şu an resmen yazmak için yazıyorum ve bunu da üzgünüm ki okumak zorundasınız. Ya da belki iç sesiniz kuvvetlidir ve size 'bu kısım boş, okuma' der, siz de okumazsınız. Evet, evet. Resmen sanki biri zorla yazdırıyormuş gibi yazıyorum. Neyse biraz ciddiyet. Dünyanın en ruhsuz insanıydım. Birisi geldi, bana ruhundan bir parça verdi, hayatı; yaşamayı öğretti sonra gitti. Ruhunu geri almayı ihmal etmedi tabiki. E haliyle bende tekrardan dünyanın en ruhsuz insanına dönüştüm. İnancıma göre her bedenin bir ruhu vardır. Ruhun yoksa, ölüsündür. Ben nasıl hala hayattayım peki? Kuralları yerine getirmek lazım değil mi? Neyse yeter. Yağmur'um, eğer bunu okuyorsan sana diyeceğim tek bir şey var. Beni böyle bir saçmalığa zorladığın için Allah belanı versin. Ama çok vermesin. Seviyordum seni... *** Yıllar önce okuduğum bir blog aklıma geldi. Cidden sizce de ruh eşleri gerçek miydi yoksa hepsi bir yalandan ibaret mi? Bence gerçekti ve ben de Mehir'in dediğine yüzde bir milyon katılıyordum. Benim ruh eşimi bulmuştım ancak şu an kaybediyordum. Gözlerimin önünde kayıp gidiyordu resmen. Kendime gelir gelmez elimdeki telefon ile dışarıya çıktım. Otobüs durağı benden biraz uzaktı ve oraya gitmeye vaktim yoktu. Gelen bir taksiyi durdurup atladım. Hastaneye gidene kadar yüzlerce kez aradım CArlo'yu. Tahmin edeceğiniz gibi açmıyordu telefonlarımı. Bu içime her ne kadar kötü düşünceleri yaratsa da dinlemedim kendimi. Sustum. Susturdum bedenimi. Ölmedi. Ölmedi. Ölmedi. Ölmedi... Kimse beni kandıramaz. O yaşıyor! Taksi şöförüne her ne kadar daha hızlı gitmesini söylesem de, imrede santimetre bile oynama olmuyordu. Tanrım, şu anda mı olması lazımdı. Tam tamına 7 dakika 23 saniyede hastanedeydim. üzerimde para olmadığı için bu bedende onu kontrol etmek zorunda kalmıştım ve bu da beni yoruyordu. Hastaneye doğru koştum. Koşarken burnumda bir kanama hissetmiştim ancak umursamadım. Asansöre baktım ve neredeyse son kattaydı. Buraya inene kadar çok vakit kaybederdim bu yüzden merdivenleri tercih ettim. Yukarıya doğru resmen uçuyordum. İlk başlarda ne kadar hızlıysam, son katlarda bir o kadar yavaşlamıştım. Bedenimin yorgun düşmesinden dolayı burnumdaki kan durmuyor ama bedenim yavaş yavaş kapanıyordu sanki. Her an geç kalma düşüncesi ile tekrardan hızlanmaya çalıştım ve başardım da. En sonunda merdivenleri bitirdiğimde, durdum. Sadece bir basamak kalmıştı onun yanında olmama ancak korkmuştum. Ya göremezsem ne olacaktı. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve bir merdiven daha çıktım. Sonunda çatıdaydım. Gözlerimi hafif hafif açtığımda ilk gördüğüm şey o olmuştu. Derin bir iç çektim. Büyük bir çatıydı ve helikopter pisti vardı. Ona doğru yavaş yavaş yürüdüm. "Merhaba." Arkasına göz ucu ile baktı ancak cevap vermedi. Gözlerim kurumuştu yukarıya çıkarken ama şimdi tekrardan ıslanıyordu. "Pekala, sadece ben konuşurum öyleyse. Sorun değil." Gülümsemeye çalıştım. "Buraya ilk geldiğimde herkesten çekiniyordum. Çok farklı bir şehirdi benim için burası. Çok yabancıydı. Annem yeni arkadaşlar edinmem için onlarca farklı kursa gönderdi. Ancak hiç birinde arkadaş edinmeyi beceremedim. Onlar bana yabancıydı, ben onlara. En sonunda voleybol takımı olduğunu öğrendik ve annem o kadar direnmeme rağmen beni de buraya yazdı. İlk antrenmanıma girdim. Önceden voleybol eğitimim olduğu için garipsemedim ama çok heyecanlandım. Antrenman bittiğinde takımdaki herkesin o kadar kötü bakışları vardı ki, kaçmak istedim. Bir daha buraya gelmek istemedim. Üzerimi değişmeye ağlayarak gittim. Çıkarken, sahaya son bir kez bakmaya girdiğimde, kafama top atmıştın hatırlıyorsun değil mi?" Gözlerim deli gibi yanıyor, yorgunluktan tek bir kelime bile edemiyordum. Ağlamaktan bithap düşümüştüm. "Düşündüm de biraz, o an senden o kadar çok nefret etmiştim ki... İyi ki etmişim. Yoksa seni kafama takamazdım." Gülümsedim. "O gün benim için voleybol hayatı bitmişti. ama içimde bir şeyler beni oraya götürmek için can atıyordu. Sanki o aptal sahaya gelmesem, ölecekmişim gibiydi." O günlere döndüm bir anda. Kafamda kurguluyor ve aptal aptal gülüyorfum. Sonra bir anda gülümsemem söndü. O zamanlardan bugüne nasıl gelmiştik... "Her gün geliyor, bir bahane ile Dina'ya basketbol antrenmanını izlemeye ikna etmeye çalışıyordum. O zamanlar anlayamamıştım." Durdum, gözlerim hafif hafif kapanmaya başlamıştı. "Sana aşık olduğumu." Etrafım kararıyordu artık. Lavinia çıkmak için son gücünü kullanıyordu sanırım. Carlo'ya baktım. Hiçbir tepki vermiyor, sadece kenarda, etrafı isliyordu. "Özür dilerim sevgilim. Bilemedim. İnandım Lucia'ya. Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim..." Artık ne gücüm ne de halim kalmıştı. Ona biraz daha yaklaştım ama yaklarım artık beni taşıyamayınca yere çöktüm. O sırada olan her şey oldu. Bir adım attı ve kayboldu... BölümSonu
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE