Güneş'in yerini karanlığa bırakmasını beklerken, içimde garip bir heyecan vardı. Ayrılık kavuşma ihtimali olduğunda daha çok can yakıyordu. Dünya'ya dönme ihtimaliyle anneme kavuşabilecek miydim? Onu ve müzik yaptığım zamanları özlemiştim evet, ancak bitmek bilmeyen babamın mükemmeliyetçiliğini göze alabilecek miydim? İşte buna emin değildim.
"Nora! Vardiye değişimi oluyor, hazır ol."
Alex'in sesiyle kapıda bekleyen kraliyet bekçisinin hareketlendiğini gördüm. Kimseye görünmeden şehire inip, Henderson kütüphanesine gidecektik. Kraliyette kalan kişilerin gece dışarı çıkmaları tehlikeli olduğu kadar yasaktı da.
Ancak daha önemlisi benim şehirde tanınmamam gerekiyordu. Bu yüzden üstümüze geçirdiğimiz kapüşonlu, siyah pardesülerle gizlilik kısmını çözmüştük.
"Şimdi!" Dediğinde saklandığım çalının arkasından 3 metre uzağımda kalan duvara hızla koşup, eğilerek dibine sindim.
Duvara paralel olarak hızla yürümeye başladığımda, 20 metre uzağımızdaki kapıya gece bekçisi gelmeden ulaşabilmeyi umuyordum. Bu gece o kitap elimde olmalıydı.
Alex büyük demir kapıyı yana iterken, açıldığı kadarıyla aradan sıyrılıp dışarı çıktım. Ardından sözleştiğimiz gibi, kapının hizasında 20 metrelik mesafeyi hızla koşmaya başladım. Ağacın pürüzlü yüzeyine tutunup, nefeslerimi düzene sokmaya çalışırken, Alex'in koşarak geldiğini gördüm. İşte bu kadardı!
Gülerek elini kaldırdığında, elimi kaldırıp bir beşlik çaktım. Bende gülüyordum. Umarım bunun dışında başka bir macera yaşamamıza gerek kalmazdı. En azından benim için bu kadarı kafiydi.
"En riskli kısmı atlattığımızı düşünmüyorsun umarım." Dediğinde kaşlarımı kaldırarak, şaşkınca yüzüne baktım. Bazen beynimi okuyor olmasından korkuyordum.
"Daha fazlası olduğunu sakın söyleme."
"Şimdiden seni korkutmak istemem ama... Henderson kütüphanesi bildiğin kütüphanelerden çok daha farklı." Yüzündeki ürkütücü ifadeye yüzümü buruşturarak bakarken, gülerek omzuma vurdu.
"İçimi nasıl rahatlattın bilemezsin!" Derken yapmacık bir ciddiyetle yüzüne bakıyordum.
"Her zaman dostum."
Gülerek geri kalan yolu yürümeye başladığımızda, bacak kaslarıma giren ağrıyla dinlenmek istedim. Alex ise beni taşıyabileceğini söyleyerek, aklımın bir köşesine Brandan'ı sokmayı başarmıştı.
Ondan etkilenmeye başladığımı onun beni terkettiğinde anlamıştım. Şu durumda ne Brandan'ı düşünebilirdim nede ona karşı ne hissettiğimi çözebilirdim. Onun aşık olduğu kadın bile ben değildim. Bazen bir dahi değil, aptal olduğumu düşünüyordum.
Bu düşünceyi aklımdan kovmak ister gibi başımı iki yana sallarken, çoktan Alex'in üstüne binmiş, parmaklarımı uzun, koyu kahve tüylerine dolamıştım.
Yüzüme sertçe vuran rüzgarla bacaklarımı onun iri gövdesine daha sıkı dolayarak, kollarımı kaldırıp iki yana açtım ve anın keyfini çıkarmaya başladım. Öyle hızlı gidiyordu ki, yanından geçtiğimiz ağaçların hepsi bir silüetten ibaret gibi görünüyordu.
Gözlerimi kapattığımda artık daha huzurlu hissediyordum. Glorian ve Dünya yoktu. Düşüncelerim, acılarım hiç biri yoktu. Yalnızca ben ve yüzüme vuran sert rüzgar vardı.
Uzun süren bir yolun ardından Alex durduğunda, geldiğimizi anlayarak gözlerimi açtım. Görüşüme giren ıssız bir sokak arası oldu. Tekin bir yer olmadığı her halinden belli oluyordu ancak kapalı dükkanlarıyla dünya gibi bir izlenim yaratıyordu. Yalnızca kapıları 5 metre kadar daha yüksekti. Troll falan görürsem artık şaşırmayacaktım. Siyah kapüşonu başıma geçirip, saçlarımı geriye atarak gizliliğimden emin olduğumda, ıssız sokakta Henderson isimli bir tabela aradım ancak görünüşe bakılırsa burada değildi.
Alex'in erkeksi kıkırtısı kulaklarıma dolduğunda, yüzümü ona dönerek anlamsızca yüzüne bakmaya başladım.
"Henderson yalnızca istediği kişilere görünür Nora ve şu an tam önünde duruyorsun." Dediğinde şaşkınlıkla önüme döndüm ancak görünürde bir kitapçı yoktu.
"Alex benimle dalga geçiyorsan seni öldürürüm!" Diyerek yalandan sitem ettiğimde alayla güldü.
"Söylemde basit, pratikte çok zor bir şeyden bahsetiyorsun dostum." Dediğinde gözlerimi devirdim.
"Pekala." Diyerek yapmacık bir ciddiyetle Alex'in dediği yöne döndüm.
"Henderson rica etsem görünür müsün?"
Alex kahkahalarla gülerken, dirseğimi karnına geçirdim ancak gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Kafayı yemiş olmalıydım.
"Ne dememi bekliyordun acaba? Gizemli sözcüklerim ne yazıkki yok sevgili Alex. Birde sen dene bakalım." Derken sinsice sırıtıyordum.
Kahkahası yavaş yavaş iç çekmelere döndüğünde, gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.
"Eminim, Henderson daha önce hiç böyle bir muameleyle karşılaşmamıştır." Dediğinde gülerek kafasını iki yana sallarken, ters ters yüzüne baktım.
Alex sahte bir ciddiyete bürünürken, varlığından emin olduğu kütüphaneye döndü.
"Hey! Henderson, kaldır şu koca kıçını ve babana kapıyı aç." Dediğinde irice açtığım gözlerle ona bakıyordum.
"Sen delisin!" Dediğimde, "En az senin kadar." dedi ardından, gülerek göz kırptı.
Cebinden çıkardığı ufak, sade gümüş hançerle tam ne yapacağını sorgulayacakken, avucuna açtığı ufak kesikle dudaklarım, o şeklini aldı. Ardından avucunu boşluğa tuttuğunda, o ana kadar görünmeyen kütüphane saydamlaşmaya başladı ve Alex'in kan izi belirginleşen duvarda iz bıraktı.
Koca kütüphanenin görünür hale gelmesine inanamaz gözlerle bakıyordum. Duvarda belkide milyonlarca kurumuş kan lekesi vardı.
"Bu muydu yani? Tanrı'm bu Henderson her kimse kibarlıktan hiç anlamıyor." Diyerek sakladığım, şaşkınlık ve heyecanla içeri girerken arkamdan Alex'in güldüğünü duyuyordum.
Fazlasıyla büyük bir kütüphanenin içindeydik. Sıra sıra ahşaptan yapılma rafları vardı. Her kitaplık aralığı en fazla üç kişinin sığacağı genişlikteydi. Ve muhtemelen 20 metre yüksekliğindeydi. Tavandaki yarı çıplak Tanrı figürleriyle, eski ve tarihi bir yer izlenimi veriyordu. Fazlasıyla görkemli ve ürkütücüydü.
"Kaç senelik burası?" Derken rafları gezmeye başlamıştım.
"Hiç bir fikrim yok."
"Veronica'nın büyü kitabı, Kayıp kitap, Adolf Hitler..." Dedikten sonra raftaki kitaba şakınlıkla baktım.
"Adolf Hitler mi?"
"Sizin yaşadığınız evrenin hiç merak edilmediğini mi düşünüyorsun Nora?"
Aslında böyle bir ihtimal elbette vardı. Ancak oradakilerin bundan haberi olsa, ülkeler arası çatışma yerine ilk düşünecekleri şey, 'Bu yabancı evrene nasıl saldırabilirim?' Olurdu. Bu düşünceyle güldüm.
"Bilemiyorum, burada böyle bir kitap bulmak beni şaşırttı. Adolf Hitler bir caniydi ve inan bana merak uyandıracak hiç bir tarafı yok." Dediğimde kaşlarını kaldırarak şaşkınca yüzüme baktı.
"Fazlasıyla merak ettim."
"İyi şeyleri merak et birazda Alex." Derken kitaplara bakmaya devam ediyordum.
"Daha önce buraya hiç geldin mi?"
"Gerek olmadı ancak gelen kişilerin söylemleri tehlikeli olduğuyla ilgili. Bu yüzden şu kitabı bulup, oyalanmadan gidelim." Dediğinde anlamsızca yüzüne baktım.
"Kütüphanede nasıl bir tehlike olabilir ki?" Derken bu biraz kendimi telkin etme yöntemimdi. Sonuçta burası Dünya kadar sıradan bir yer değildi. Alex iri cüssesine bakmadan omuz silktiğinde, güldüm. Onun bu çocuksu halleri hoşuma gidiyordu.
Uzak bir yerden gelen sesle, Alexle birbirimize baktık. Dudaklarına işaret parmağıyla bastırırken, susmamı ima etti. Yavaş ve sessiz adımlarla sesin geldiği yöne gidiyorduk ve bu şu ana kadar yaptığım en aptalca şeydi.
Alex'in koluna uzanıp tuttuğumda, yüzünü bana çevirdi. Kollarımla ona bunun saçma bir fikir olduğunu anlatmak ister gibi hareketler yaparken, o böyle bir anda sadece sessizce, güldü. (!) Macera arıyorduk, harika!
Elimi kaldırıp 'sen delirmişsin!' der gibi hararetle sallarken, işaret parmağını bana doğrulttu ardından elini açıp, benim gibi alayla salladı. Evet onun gözünde deli olduğumu ilk kez duymuyordum. Harika bir ikiliydik.
Sese gittikçe yaklaşırken, tenimden bir ürperti geçti. Alex'in arkasından ilerlemeye devam ederken sesle aramızda bir kitaplık kalmıştı. Elini kaldırıp durmamı işaret ettiğinde, kollarımı kendime sararak, olduğum yerde başımı salladım. Elbette gitmeyecektim.
Alex, sesin geldiği yeri bölen aramızdaki kitaplığın sonuna ulaştığında, sola döndü ve gözden kayboldu. Sessizce olduğum yerde beklemeye devam ederken, Alex'ten bir ses yada bir işaret bekliyordum ancak henüz hiç birini vermemişti.
Derin bir nefes alıp, sessizce yürümeye başladım. Başına bir şey gelme olasılığı, tüylerimin diken diken olmasını sağlarken, bu düşünceyle daha hızlı yürüyüp, ne olursa olsun der gibi kitaplığın sonuna ulaşıp, sola döndüm.
Aniden önüme çıkan şeyle olduğum yerde korkuyla çığlık atarken, ellerimle yüzümü kapatıp, kendimi koruma güdüsüyle olduğum yere çöktüm. Hızlı hızlı ve derin nefesler alırken, kulaklarıma dolan kahkaha sesiyle tüm kan beynime toplandı.
Ellerimi yüzümden çekip, kahkahalarla gülen Alex'e baktım. Baktım. Baktım ve hırsla üstüne atlayıp, vurmaya başladım.
"Adi herif!" Derken hem vuruyor, hemde ağlıyordum. "Sen... sen... Çok adisin!"
Alex ellerimi havada yakalayıp, tek eliyle bileklerimi tutarken, gülmeyi kesmiş anlamsızca yüzüme bakıyordu.
"Ne bakıyorsun! Bırak kollarımı." Derken bileklerimi ellerinden kurtarıp, hırsla sesin geldiği yöne dönüp elimin tersiyle akan yaşları sildim.
Onunla tek kelime konuşmak şu an tekrar üstüne saldırmama neden olabilirdi. Öyle zor günler geçirmiştim ki yeterince sinirlerim alt üst olmuştu ve böyle ahmakça bir şakayı kaldırabilecek durumda olmadığımı bilmeliydi.
"Bu kadar etkilenebileceğini tahmin etmedim."
Arkamdan gelen sesiyle üzgün olduğunu anlamam uzun sürmedi. Üzülebilirdi. Üzülmeliydi. Yüreğime inmişti.
"Beni eski Nora'yla karıştırdığınız için oluyor tüm bunlar!"
Sesin kaynağını elime aldığımda, elimdeki kitabın adı dudaklarımın arasından fısıltıyla çıkmıştı.
"Çocuklar için Necronomicon."
"Evet." dediğinde yanımdaki varlığına başımı çevirdim. Kırık bir gülümsemeyle yüzüme bakıyordu.
"Burası gittikçe ilginçleşiyor. Aradığımız kitaplar onu bulabilmemiz için kendi kendine hareket ediyor."
Elimdeki eski kitaba baktığımda, ciltinden çok eski olduğu anlaşıyordu. Kapağındaki siyah renk solmuş, değişik şekillerle süslendirilmiş altın renkteki oval çizgiler yer, yer silikleşmişti. Tek anlamadığım şey elimdeki kitabın çocuklar için olmasıyla ilgiliydi.
"Aslına bakarsan, bu sana özel bir durum. Daha önce hareket eden bir kitap hiç duymadım." Dediğinde kaşlarımı kaldırarak, şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Ürkütücü olmayı keser misin?" Dedikten sonra bakışlarım tekrar, elimdeki eski kitaba kaydı.
"Anlamadığım şey, neden böyle bir kitaba 'Çocuklar için' diye bir ibare koyma gereği duydular?"
Alex omuz silktiğinde, onun bu tarz kitaplarla ilgisi olmadığı için, bilgi almak istememin saçmalık olduğunu düşündüm. Kitabın kapağını açıp içeriğine bakmak isterken, karşılaştığım şeyle sıkıntıyla, sesli bir nefes verdim.
"Ne oldu?" Dediğinde, kitabın iç yüzünü ona çevirdim.
"Bunun hangi dilde yazıldığı bile belli değil." Dediğimde gülümsedi.
"Sanırım gönlünü bu kitabı çevirerek alabilirim, huysuz ejder."
Omzuna bir yumruk sallarken, "Bunu çevirinin sonunda düşüneceğim." Dediğimde, elimin arasında tuttuğum kitabı hızla çekip, aldıktan sonra koşmaya başladı.
"Alex!"
"Sen düşünene kadar kitap bende dursun Nora!"
Gülerek kaçarken, aslında arkasından koşmamayı düşünüyordum ancak kütüphanenin ürkütücü havası beni buna mecbur etmiş, kendimi peşinden koşarken bulmuştum. Kütüphanenin çıkış kapısına yaklaştığımda o çoktan çıkmış, elindeki kitabı sallıyordu. Bende elimi kaldırıp sallarken, "Delisin sen!" Diye bağırdım.
"Çocuk ve deli!"
⚔️
Agustin yanındaki Sarah'ın kolundan kaçmaması için sıkıca tutarken, Kraliyet merdivenlerini seri adımlarla çıkıyordu. Vidney'le konuştuktan hemen sonra onu kraliçenin vicdanına teslim etmeyi düşünüyordu.
"Agustin benim bir suçum yok!"
Sarah'ın acınası sesi taş duvarlarda yankılanırken, Agustin onu duymamış gibi sessiz kalarak, Vidney'in odasının bulunduğu koridora yöneldi.
Kapıyı açıp onu içeri ittiğinde, Vidney ve Brandan'ı koltukta ciddi bir ifadeyle konuşurken buldu.
"Neler oluyor?"
Agustin Vidney'in şaşkın yüzüne kısa bir süre baktıktan sonra buz mavisi bakışlarını Sarah'a yöneltti.
"Neler olduğunu ondan dinleyeceğiz." Dediğinde Sarah yalvarır gözlerle Agustin'e bakıyordu. Susmaya devam edeceğini anladığında dişleri arasından tıslar gibi konuştu.
"Anlat cadı!"
Sarah korku dolu gözlerle odadaki üçlüyle bakarken yutkundu ardından derin bir nefes alarak, ellerini önünde birleştirip anlatmaya başladı.
"Bugün Christina ile konuştuk." Dediğinde, Brandan ve Vidney konunun Nora'ya geleceğini anlamıştı.
Yemekhanede sergilenen o şovdan sonra, Nora'nın altında kalmayacağını ikiside biliyordu. Yinede Christina konusunun kapanmış olduğunu düşünmüşlerdi. Sarah'ın odadaki varlığıyla yanıldıklarını anlayarak birbirlerine baktılar.
"Bir gözünü kaybetti." Dediğinde sesi fısıltı gibi çıkmıştı.
Agustin tahammülsüzce araya girerek, "HIZLI ANLAT!" Diye bağırdı.
"İntikam almak istediğini anlatınca, kraliçe Megan'a gitmeye korktuğum için Agustin'e anlatmak istedim. Başına bir şey gelmesini istemiyordum ve korkmuştum."
Vidney güldüğünde, Agustin ve Brandan ona anlamsızca baktı. Ardından kendini toparlayarak, "Afedersiniz." Dedi ve Sarah'a döndü.
"Tam olarak kimin başına bir şey gelmesini istemiyorsun, anlayamadım."
Sarah Vidney'in verdiği tepkilerden korkarak kısık bir sesle, "C-christina'nın" dedi.
Vidney elini sallayarak, "Ah pardon tatlım. O halde ben yanlış anlamışım." Derken alay eder gibi konuşuyordu. Brandan konunun dağılmasını engellemek için Agustin'e döndü.
"Bu bizi neden ilgilendiriyor Agustin?"
"Christina Loputon'a gitmiş." Dediğinde Vidney ıslık öttürürken, Brandan'ın kaşları şaşkınlıkla ve birazda alayla yukarı kalktı.
"Bundan bize ne?"
"Nora'ya zarar vermeyi düşünüyor." Derken Agustin artık sabrının sınırlarındaydı. Ciddiye almaları gereken bu durumu, alayla karşılamaları sinirleri bozmuştu.
"Anlamadığını düşünerek tekrar ediyorum Agustin. Bundan bize ne?"
Agustin öfkeyle Brandan'a bakarken, Sarah'ın kolunu odadan çıkmak için tuttu. Öfkesi öyle baskındı ki, tutuşu Sarah'ın kolunu kıracak kadar sıkıydı.
Sarah acıyla olduğu yerde inlerken, Agustin karşısındaki koltukta oturan ikiliye iğrenircesine bakıp, yüzünü buruşturduktan sonra Sarah'ı çekiştirerek kapıyı açtı ve son anda öfkesine yenik düşerek, arkasında kalan iki kişiye döndü.
"Haklısın Brandan, haber vermemi gerektirecek kadar Nora'nın hayatında önem taşımıyorsunuz." Dedi ve kapıyı sertçe, çarparak çıktı.
Brandan hırsla ellerini saçları arasına geçirip çekerken, Vidney'e döndü.
"Kumpas kuracaklar!"
Dişleri arasından tıslar gibi konuşurken, Vidney'in morali de onunkinden farklı değildi. Agustin'e karşı önemsemiyor izlenimi verselerde ikiside fazlasıyla Nora'yı düşünüyordu. Yalnızca yemek salonunda ikisini yan yana görünce, ona bunu belli etmek istememişlerdi.
Agustin'in son söylediği şey ise Brandan'ı kalbine bir hançer yemiş gibi hissettirmişti. Sahiden onu önemsemiyor muydu? Bu düşünce dişlerini sıkmasına neden olurken, öfkeden koyulaşmış gözlerini kapattı.
"Ne yapmayı düşünüyorsun?"
Vidney'in sesiyle ona döndü.
"Christina geldiği andan itibaren takibe alacağız." Dediğinde Vidney başını sallamakla yetindi. Ardından aklına gelen şeyle çekinerek Brandan'a döndü.
"Onu affetmeyeceksin öyle değil mi?"
Brandan Vidney'in bu lafıyla bir an afallarken, dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu.
"Sen affedecek misin?" Dediğinde, Vidney ne demesi gerektiğini bilemiyordu. Onu affedebilecek miydi? Emin değildi. Henüz arkasından ne dolaplar çevirdiğini bile öğrenmemişti. Öğrenirse affetme ihtimalinin ortadan kalkmasından korkuyordu.
"Bilmiyorum." Dedi kısık bir sesle.
"Bende bilmiyorum Vidney. Bende..."