2. Bölüm (yeni başlangıçlar)

2365 Kelimeler
Her sabah olduğu gibi ezan sesiyle gözlerimi açtım. Manzaram çoğu zaman eski ahşap tavanın kararmış , yer yer ufalanmış görüntüsüydü. Bakımsızlıktan bir üzerimize çökmesinden korkuyordum. Koynumdaki sıcaklıkla tavana bakmayı bırakıp, tek kişilik yatağımı paylaştığım ufacık bedene kaydı gözlerim. Gece beşiğinde uyumadığı için yanıma almıştım. Benim kokumda, kollarımın arasında uyumayı istiyordu. Onu saatlerce izlesem doyamadığım bir gerçek ama kalkmak zorunda olduğum da bir gerçekti. Minicik yanağından doyasıya öptüm. Küçük boynundan doyasıya kokladım. “Oh! Misler gibiydi benim kızım.” Pazartesi sabahlarını diğer insanların aksine seviyorum. Çünkü aylardır iş arayışım son bulmuş çok saygın ve köklü bir firmada işe başlamıştım. Bura da kafam dinç şekilde çalışmayı seviyordum. Belki hayalimde ki mesleği yapmıyordum ama parasızlığın nasıl bir çıkmaz olduğunu beş ay süren iş arayışımda anlamıştım. Evet, artık çalıştığım firmada üçüncü ayım bu gün doluyordu. Odamın kapısı hafifçe tıkladığında daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Yatağımdan kalkmadan küçük bedeni bir daha sıkı sıkı sardım, kokusunu içime çektim ve minik suratına bir kaç küçük öpücük kondurdum. Öyle masum öyle tatlıydı ki sevmeye, öpmeye, koklamaya doyamıyordum. Son kez minicik kalp şeklindeki dudaklarının üzerine hafif bir öpücük bıraktım. "Mmm" İşte bu tat yani insanın evladının tadı kesinlikle hiç bir şeye benzemeyen bir şeydi. Onu böyle öpmek , koklamak bile yaşadığım onca sıkıntının bir anda buhar olup uçmasına yetiyordu. Tekrar tıklayan kapının ardından Fatma teyze sessiz olmaya özen göstererek içeri girdi. Ne kadar sessiz olmaya dikkat etsene tahta parkelerin her adımda gıcırdamasına engel olamıyordu. "Günaydın Yasemin. Uyandın mı?" dedi fısıltıyla. "Gel teyzem gel. Uyandım, işe gitmek için hazırlanacağım şimdi." dedim melek yüzlü kadına ardından dikkat ederek yataktan kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp kıyafetlerimi giyerken, Fatma teyze odamın içinde tek oturma yeri olan fazlasıyla eskimiş olan kanepeye oturdu. İlk yapıldığında dallı budaklı kumaşı varmış ama şimdi griye dönmüştü. Benimde eskimeye yüz tutan kotuma baktım. ‘Nolur beni yarı yolda bırakma!” diyerek bacaklarıma geçirdim. Üzerine ince pembe kazağımı giydim. Kalın çorapları da ayağıma giyip okul zamanında parasından korkmadan aldığım kaliteli çizmelerimi ayağıma geçirdiğimde hazır sayılırdım. Uzun siyah saçlarımı örmesi için, kanepede oturan Fatma teyzemin önüne oturdum. Her sabah anne şefkatiyle saçlarımı özenle tarar ve örerdi. Her teline dokunuşunda sevgi vardı, hissederdim. İşi bittiğinde kabanımı giymeden ona sarıldım tombul yanaklarını kocaman öperken "canım teyzem benim. Kızım önce Allah'a sonra sana emanet." diyerek tekrar sarıldım ve "Sen olmasaydın benim halim nasıl olurdu?" diyerek minnetimi biraz olsun anlaması için dile getirdim. Gerçekten o sanki bana gönderilmiş yardım meleğiydi. "Sabah sabah ağlatacaksın beni deli kız. Asıl sen bana can yoldaşı oldun. Gözün arkada kalmasın. Melek, senin kızın olduğu kadar benim de torunum. Göz bebeğim gibi bakarım ben ona." "Çok teşekkür ediyorum. Senin hakkını iki dünyada da ödeyemem." Dedikten sonra otobüsünün saatini kaçırmamak için acele davranarak çıktığım evden. Gün daha ağarmamıştı. Buz gibi havayı içime çektim. Geri verdiğimde buhar çıkıyordu. Fazla oyalanmadan koşar adımlarla durağa geldim. Tam vaktinde gelen otobüsün içinde kendime oturmak için yer bulduğum gün kendimi günün şanslısı ilan ediyordum. Bir saatten fazla ayakta yolculuk etmek zordu çünkü. Arka tarafta cam kenarına oturduğumda, eli yüzü nurla kaplı kadın Fatma teyze olmasaydı ne yapardım düşüncesi sarmıştı beni. Şimdi çalıştığım işi onun bir tanıdığı sayesinde bulmuştum. Yaşlı kadının hayatında benim gibi zorluklarla geçmişti. Kocasının evlendikten sekiz ay sonra askere gittiğini söylediği gün gözlerinde ona karşı hâlâ tükenmemiş sevgisini görmüştüm. Yavaş yavaş hüzün kaplayan gözleri; onu iki yıl hasretle beklediğini ama kısa süre sonra Almanya'ya gittiği söylediğinde yaşlarla doldu. Kocasının yeniden gidişinin ardından hasta anacığının yanında, kendine hediye bıraktığı karnındaki bebeğe sığınmış ama maalesef eşi Almanya'dayken kucağına aldığı yavrusunu sadece bir ay öpüp koklaya bilmişti. Bakımsızlıktan hastalanan bebeğini toprağa verdikten altı ay sonrada anacığını kaybettiğinde yalnızlık onun en yakın arkadaşı olmuş. Almanya giden kocasının, yeniden evlenmek için kendisini boşadığını çok sonra öğrenen Fatma teyze ondan da umudunu kesince, annesinden kalma eski evde yıllarca çocuk bakarak, temizlik yaparak geçinmeye çalışmış. Artık yaşlandığını hissettiğinde de evinin bir odasını pansiyon gibi kullanıp, anca karnını doyuracak kadar kazandığı parayla idare etmeye çalışmış. İstanbul'la ilk geldiğimde kucağımda bebekle kalacak yer ararken tesadüfen eski okul arkadaşım getirdi beni. İş bulana kadar annemin verdiği bilezikten başka paramın olmadığını söyledim. Umutsuz ve tükenmiştim günlerce bir bebekle dolanmaktan. Sonuçta onun ekmek kapısı elindeki bir tek odaydı. Halime bakıp acıdı biliyorum. Beni hem evine hem de kalbine aldı. Her gün iş aramak için karşılaştıklarımı, bana olan davranışlarını yani tüm yaşadığım zorlukları geceleri göğsüne başımı koyup ağlayarak anlatırken, 'sabretmem gerektiğini söyleyerek' teselli etti beni. Ve iş ararken yaşadığım zorluklar... Diplomamla, başarılarımla değil genç ve güzel oluşumla ilgilen adamlar yüzünden tam beş ay boyunca İstanbul'da hiç mi dürüst işveren olmadığı yâ da beni görünce mi kanlarının bozulduğunu, sorgulayıp durdum geceler boyu. Her günüm bir öncesinden daha kötü geçiyordu. Kaç işe bin bir umutla başlayıp haftası dolmadan üzerime akıtılan salyalardan kaçmak için ayrıldım bilmiyordum ama bu sürede her türlü adilik teklif edildi. Yeniden aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyordum. Güzel, özelliklede bekar bir anneyseniz ne mezun olduğunuz okulun adı, nerde staj yaptığınız, kaç dil bildiğinizin hiç önemi olmuyordu. Daha çok bacaklarınızın uzunluğuna ve belinizin inceliğine takılıp, memelerinizin ve dudaklarınızın dolgu olup olmadığını; gözümün içine baka baka soranlar çıktı karşıma. Tam mesleğimi yapa bileceğim güzel bir yerde işe başlamıştım ki bir hafta sonra kendini bilmez biri nüfus cüzdanında 'evli' yazıyor olmasına aldırış etmeden bana ev tutmayı teklif ettiğinde yaşadığım sarsıntının tarifi var mıydı? Yâda hiç utanmadan seni kuytu köşede sıkıştırıp öpmek en büyük fantezim diyen birinin yüzünden yeniden işsiz kalışımın... Bu hayata çocuğu için tek başına tutunmaya çalışan bir kadın olmak, adi insanların gözünde sanki metreslik potansiyeli taşıyorsun demekti. Yani bu yüzden namusumla şu an yaptığım işten hiç pişmanlık duymuyorum aksine küçük kızıma alın teriyle kazandığım parayla bakmak bana gurur veriyordu. ... Saat sabahın yedi buçuğunda çalıştığım binanın içindeydim. Hemen sekizinci kata çıktım kabanımı çıkartıp beyaz çalışma önlüğümü üzerime geçirdim ve yine beyaz renkteki örtüyü de başıma bağladım. Temizlik malzemelerini ve bir kova temiz suyu alarak katta bulunan büroları temizlemeye başladım. Tüm bina sadece bir firmaya aitti ve her katın temizlik görevlisi ayrıydı. Bir saatin sonunda odalardaki işim bitmiş koridoru temizliyordum. On dakikada oranında işi bitti. İşini severek yaptıktan sonra öyle kolay ve çabuk bitiyordu ki. Bana tahsis edilmiş küçük odada sıcak içecekleri hazırlamakta benim görevimdi. Çayı demleyip Fatma teyzenin her sabah bana hazırladığı kahvaltımın olduğu saklama kabından bu gün; su böreği ve Hindistan cevizli kurabiye çıktı. Bu kadın ne zaman yapmıştı? Taze demlediğim çaydan bardağıma doldurup bir yudum alarak böreğimi ısırdım "Hımmm" ağzımdaki tat harikaydı. Kendi kendime "Ellerine sağlık Fatma teyzem, börek yine efsane olmuş." Derken, koca bir dilim bitmiş ikinciye geçmiştim. Ağzım tıka basa börekle dolu, tek başıma kahvaltı keyfime devam ediyordum ki odamdan içeri bir kadın girdi. "Ya çok pardon ben burada yeni işe başladım da mimarlar hangi odada kalıyor onu soracaktım..." Karşımdaki kadın konuşurken lokmamı sonunda zorda olsa yuttum. Şaşkınlıkla "Şaziye!" dedim. "Yasemin! Kızım bu sen misin?" "Evet benim." "Hayır, bana yalan söylüyorsun. Benim tanıdığım süslü Yasemin bu olamaz." Dedi, sonrada baştan ayağa beni süzmeye devam etti. "Başındaki beyaz örtü, üzerindeki bu önlük... Allah aşkına Yasemin, şaka mısın sen, bu halde burada ne yapıyorsun?" Dedi yaşadığı şok sesine yansıyordu. "Çalışıyorum..." Dedim gözlerinin içine bakarak, kimse ekmek paramla dalga geçmezdi. "Mimarları bu kılıkta dolaştırıyorlarsa ben hemen toplasam iyi olur. Aynı temizlikçi gibi gözüküyorsun." "Zaten öyleyim. Buranın temizliğine bakıyorum." "Kim sen mi ? Kızım dalga mı geçiyorsun ? Senin okuldaki başarını bilmeyen yok. Hem sen okulu dereceyle bitirmedin mi?" Şaziye üniversiteye başladığım ilk yıllarda, samimi olduğum bir arkadaşımdı. Sonradan Sevgi ile daha sıkı bir arkadaşlığımız oldu. Tabi artık gözüm kimseyi görmediği için Şaziye'nin bana yaptığı onca yardımı kolayca unutmak daha kolay gelmişti. "Boş ver beni Şaziye. Sen ne yaptın yoksa burada mimar olarak işe mi başladın? Onu anlatsana." "Ay sorma Yasemin çok mutluyum! Sonunda hayalimdeki gibi büyük bir firmada mesleğimi yapacağım." "Hayırlı olsun. İnan çok sevindim. Gel sana odanı göstereyim dün bana yeni biri geleceği bilgisi gelmişti. Demek senin içinmiş. Bende ayrı bir özenle hazırladım odayı!" diyerek onu odasına getirdim. Tek kişilik oda biraz küçük olmasına karşı gayet şık mobilyalarla döşendiği için çok güzel gözüküyordu. Gözlerim üzerinde Şaziye'nin ilk odaya girdiğinde gözlerinin mutlulukla parıldamasını izledim. Çok mutlu olmuştu. Onun adına gerçekten sevinmiştim. "Eee anlat bakalım bu odayı sana vermeleri için ne yaptın. Sıkı bir torpilin olması gerek."dedim. Öyleydi ben bile buraya ilk mimar olarak başvurmuştum ama arkamda kimse olmayınca dikkate bile alınmamıştım. "Yani torpil demeyelim de biraz dayımın yardımı oldu. Büyük patronlardan Yiğit Güroğlu'nun arkadaşı olunca kaç zamandır yalvarıyorum. Sonunda ısrarlarıma dayanamayan dayım çizimlerimi Yiğit Bey'e gösterdi. Ay oda çok beğenmiş. Yani sonuç olarak gerçekten gelecek vaat eden biri olarak beni işe aldılar." Dedi kıkırdayarak. "Çok sevindim. Hayırlı uğurlu ve Allah yardımcın olsun... Şimdi sen odana yerleşmeye başla, bende istersen sana çay getireyim." Benimde dayım olsaydı iyiydi diye geçirdim içimden. Gerçi o da bana düşman olurdu. "Saat kaç gibi geliyor millet. Ben ilk gün heyecanı sanki biraz erken geldim." Kolumdaki saate baktığımda 08.43 ü gösteriyordu. "Saat dokuz da mesai başlıyor birazdan mimarlar gelmeye başlarlar." "Tamam, o zaman ben senin odana geleyim. Çay içerken biraz laflarız senle." Şaziye hiç değişmemişti her zamanki güzelliği, bakanı büyülerken içinde ne yaşarsa yaşasın neşesiyle yanındaki tüm insanların yüzünü güldürürdü. İçten sıcacık kahkahaları yüksek dozajlı ağrı kesiciden daha etkili olduğunu, yanında iki dakika kalan herkes kolayca anlardı. Evden getirdiğim böreği ve kurabiyeleri çayının yanına servis ettiğim de Şaziye iştahla yemeye başladı. "Kızım az ye biraz boğulacaksın!" diye takıldım. Uzun zaman sonra onu görmek bana o kadar iyi gelmişti ki. İnanamıyordum. "Of ya! Ama bu harika olmuş kim yaptı sen mi yoksa?" "Hayır, ev arkadaşım Fatma Teyze. Allah ondan razı olsun beni sokaklarda kalmaktan kurtardı." Diyerek ağzımdan çıkan sözlerin zevzeklik olduğunu biraz geç fark ettim. Şimdi bunu söylemenin sırası mıydı? "O ne biçim laf deli misin sen? Zaten ben anlamıyorum. Senin burada çalışmanı... Yani mimar olarak çalışman varken böyle temizlik, çay gibi işlerde neden uğraşıyorsun işte onu anlamıyorum? Kızım sen yurt dışında staj yaptın, ödüllü çizimlerin var. Hiç mi göstermedin kimseye? O suratsız Özgür Bey bile çizimlerini, CV'ni görse seni denemek için bile olsa işe alır. Ama o çizimleri Yiğit Bey görse kesin baş mimar olursun. Sonuçta beni de Yiğit Bey işe aldı." "Of Şaziye, mimarlık için de başvurdum ama bizim dayımız olmadığından 2. görüşmeye dahi çağırmadılar. Hem ben böyle de mutluyum, az çok para kazanıyorum. Çok şükür yetiyor bana, şimdi Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayım." "Saçmalama! İstersen ben konuşurum Yiğit Bey'le?" "Şaziye sakın! Ben iyiyim böyle. Şu an asıl mesele senin bu şirkette tutunman, ben üç aydır çalışıyorum kaç kişi gördüm ilk çizimleri beğenilmediği için işten çıkartılan. Burada her şey kuralına uygun yapılır. Öyle yan çizmeye yeltendiğin an kapının dışında kalırsın, haberin olsun. O zaman dayında kâr etmez. Hadi çabuk çayını iç ve doğru odana şimdi ekip başınız gelir benim yüzümden daha ilk günden fırçayı yeme." Dememle ayaklandı. "Oyy kuzum benim, beni de düşünürmüş. Tamam, tamam gittim ama şu kurabiyelerinden bir tabağa koysana, arada çayla atarım ağzıma." Dedi sonrada sanki zorla ben veriyormuşum gibi elini, kolunu sallayarak " Yâda yok istemiyorum vaz geçtim. Göbek aldı başını gidiyor." diye söylendi. "Hani nerde o bahsettiğin şahıs. Ben göremedim de."diye takıldım. Şaziye, eliyle minicik bir çıkıntı olan göbeğini göstererek "İşte, burada görmüyor musun?" dedi gülümserken. "Ay ben onu yerim nasılda büyümüş aman aman... Manyak, seni duyanda gerçekten bir şey var sanacak. Hiç fazlalığının yok gayet güzelsin. Maşallah diyelim nazar değmesin." "Tabi zayıflıktan karnın sırtına yapışmış gibi olduğun için, benim göbekçiğimle dalga geçiyorsun. Gör bak ben yakında senden bile zayıf olacağım. Hadi gittim ben." dedi ve kaçtı. Deli kız ya Şaziye. Hayır, giderken bile laf çarpıyor ama sen benim bir kaç ay önceye kadar kaç gün aç yattığımı bir bilsen. Beli tutmadığı için düşen pantolonlarımın altından beni biraz normal göstersin diye kat kat giydiklerimi. Zayıflıktan iyice incelen belimin daha fazla dikkat çekmemesi için sardığım kalın kuşakları görsen, işte o zaman ne düşünürdün acaba. Yüzümün kemikleri korkutucu olmaya gidiyordu. Daha yeni yeni normale dönüyordum. Yüzümde eski tanıdığı görmenin mutluluğuyla yarım kalan çayımın yanında bir dilim daha böreği yediğimde karnım fazlasıyla doymuştu. Rabbim kimseyi açlıkla terbiye etmesin! Açlığın insanı yoldan çıkartacak kadar kötü olduğunu ne yazık ki yaşayıp öğrenmiştim. Günün sonunda tatlı bir yorgunlukla üzerimdeki kıyafetleri çıkardım. Akşam altı da mesai bitiyordu. Ama bizler diğer çalışanlardan yarım saat sonra, etrafı şöyle bir düzenleyip çıkıyorduk. Asansörün düğmesine dokunmadan kapısı açıldı. İçinden büyük patronların kat görevlisi - bir nevi benim gibi çalışanların amiri- Gül abla bana gülümseyerek dışarı çıktı. "İyi akşamlar Yasemin. Nasılsın canım?" dediğinde içine binemeden giden asansöre takıldı gözlerim. "İyi akşamlar Gül abla. Çok iyiyim teşekkürler. Sen nasılsın?" "Bende iyiyim şükürler olsun. Canım ya benim senle biraz konuşmam gerekiyor. Merak etme fazla vaktini almayacağım." Gül ablanın ne söyleyeceğini düşünürken korkmuştum. Daha bugün üç ayımı doldurdum, çıkışta maaşımı alacağım diye sevinirken işsiz kalma düşüncesi kaplamıştı bir anda beni. "Konuşalım Gül abla. Hayırdır kötü bir şey yoktur inşallah." Dedim, yüzüm düştü, hissediyordum. "Gel, gel senin odaya geçelim de orada konuşalım. Çokta iyi bir mevzu değil gibi senin açından." İşte bitmiştim! Evet, galiba tüm eşyalarımı toplamamı ve bir daha buraya gelmememi söyleyecekti. Betim benzim atmış halede onun arkasından görevli odasına girdim. Gül abla masadan sandalyeyi çekip oturdu. Gözleriyle oturmamı işaret ettiğinde mecburen bende karşısına oturdum. "Güzelim ben bir ay kadar yokum. Annem dizlerinden ameliyat olacağı için izine ayrılmam gerekti..." Kovulmayacağımı anladığımda içimde tuttuğum nefesi sonunda yavaşça dışarı verdim. Şimdi biraz olsun rahatlamıştım. "Biliyorsun çalıştığımız yerde disiplin fazlasıyla önemli özellikle benim katta. Kısacası ben yokken oranın tüm görevlerini sana devrediyorum. Attık ben gelene kadar o katın işlerine de sen bakacaksın. Üzgünüm ama senden başkası bu işin üstesinden gelemez. Biraz zorlayacaksın ama diğer arkadaşlara söyledim buradaki görevini de ortaklaşa halledeceksiniz. Yalnız kesinlikle patronların katı senden sorulacak haberin olsun." "Sorun değil Gül abla, tek sorun bu olsun." dediğimde artık sırıtıyordum. "Canım benim sana güvenebilirim değil mi? Sonuçta Özgür Güroğlu'nun gazabından fazlasıyla korkuyorum. İnan tek yanlışında ikimizin de gözünün yaşına bakmaz kapı önüne koyar. "Sen merak etme ablacım, ben fazlasıyla dikkat ederim. Senin güvenini boşa çıkartmam." "Aman... Aman fazladan da fazla dikkat et!" "Ya Gül abla! Bu Özgür Bey neden böyle aksi ve huysuz, yani kardeşi Yiğit Bey melek gibi adam. Ama sanki o başka anne, babadan gibi. Yoksa gerçekten öyle mi?" "Yok canım. Öz kardeşler. Özgür beyde çok iyi yüreklidir aslında. Önceleri yüzünden gülümseme hiç eksik olmazdı. Öyle kibir, kendini beğenme nedir bilmezdi. Ama kader onu beş yıl önce hayattan koparmaktan beter etti işte. Yaşadığını kabullenemediğinden böyle sert ve acımasız oldu." "Ne yaşamış olabilir ki böyle 180 derece dönecek kadar büyük?" "Bir bilsen öyle böyle değil, çok büyük bir acı!" * * * **
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE