Eve dönüş...
Ne zordur bilir misiniz, daha 18 yaşında büyük umutlarla çıktığınız baba evine, 23 yaşında kucağınızda bir bebekle geri dönmek. Bende yeni öğrendim.
Beş yıl önce, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesini kazandığımı öğrendiğimde sevinç çığlıklarım bu şehrin sokaklarında yankılanmıştı. Mutluluktan uçmanın nasıl bir duygu olduğunu işte o gün öğrenmiştim. Oysa şimdi zihnimde hepsi bir daha tekrarını yaşamayacağım hatıra olarak kaldı. Anneme müjdeyi verdiğimde pencereden karşı komşuya gururla seslenişi hâlâ kulaklarımda.
"Neriman! Kız Neriman! Saat kaç oldu daha uyuyor musun yoksa? Bak ablası Yasemin'im mimar olacak. Benim bebeğim İstanbul'a okumaya gidecek." Sonrada oturup pencerenin önüne, birden ağlamaya başladı.
"Ama şimdi sende uçacaksın yuvadan. Sende beni bırakıp ha gelin olmuşsun, ha okumaya gitmişsin İstanbul'a."
...
Annemin kokusunu çok severim. Gerçi tüm evlatlar severler ama şimdi burnumda tüten kokuyu o zamanlar doyasıya içime çekerken annemle birlikte nasılsa ağlamıştık. O gece ablam, eniştemle bizde kalmıştı. İkimizin pencere önünde sarılmış ağlıyor oluşumuzu gören ablam Yaren "inanamıyorum size! Ben gelin olup giderken böyle ağlamadınız. Hayır, sonuçta herkesin hayali olan bir şehre okumaya gidiyor Yasemin. Bunda ağlanacak ne var, Allah aşkına!” Diye sitem etti.
"Haklısın abla ama annem birden ağlamaya başlayınca bende kendimi ona eşlik ederken buldum. Yoksa şu an çok mutluyum, çok. . . Mimar olacağım ya inanabiliyor musunuz? Ben mimar olacağım!"
...
Düşünüyorum da benden iki yaş küçük kardeşim Yusuf’un, "Abla, Tebrik ederim. Gece gündüz çalışmanın mükafatını aldın sonunda. İstanbul'da okuyacaksın," derken o zamanlar yeni kalınlaşan sesini bile özlemiştim şimdi. Adeta güçlenen vücudu göstermek istercesine, tüm itirazlarıma rağmen beni kaldırıp dengemizi kaybedene kadar odanın içinde döndürmüştü. Canım kardeşim, liseden sonra okumayı istemedi. Erkenden askere gittiği için şu anda evde olmayışına üzüyordum. Ama beni kucağımdaki bu masum günahla gördüğünde vereceği tepkiden de korkmuyor değildim...
...
Bunaltıcı hava içimdeki kasveti daha çok artırırken gözlerim her zaman ki köşede sarı aracı aramaya başladı.
Taksici Nuri amca babamın eskimeyen sıkı dostlarından biridir. Eve dönmek için her tatil dönüşü onu ararım, O da sağ olsun saat kaç olursa olsun mutlaka terminalin aynı köşesinde beni bekler, otobüsten indiğimi gördüğü an uzun kalıbıyla -koca göbeğinin sallanmasına aldırış etmeden -Koşarak bavullarımı almak için yanıma gelirdi. Kendim taşımakta ne kadar ısrar etsem de asla izin vermezdi.
Yine aynı köşede taksisini görmek içimi rahatlattı. Sabah saatleri olsa da hava çok sıcaktı ve bu sefer onun yardımına gerçekten ihtiyacım vardı; çünkü kucağımdaki bebeğimi, onun çantası ve büyük bavulu tek başına taşıması zor oluyordu.
Etrafa baktığımda görünürde kimse olmadığı için sevincim yarım kaldı. Mecburen iş baş düşmüştü. Sürüklemeye dahi çok zorlandığım bavulun kulpundan tuttum ve onca kalabalığın arasında taksiye doğru zorlukla hareket ederken bavulu elimden almak için uzanan Hüseyin’le gözgöze geldim
Hüseyin... İlk aşkım. . . Babası Nuri amca gibi uzun boylu, yapılı ve fazlasıyla yakışıklı. Kömür karası gözlerine bir bakan battığı karanlık kuyudan kolay kolay çıkamazdı.
Onu gördüğümde yutkundum, gözlerim doldu. Nasıl dolmasın ki? Bu adamı kaç yıl bir umutla şu anda ki gibi beni almaya gelmesini içten içe beklemiştim. 'Şimdi bu yaptığın oldu mu Hüseyin!' demeyi ne kadar istesem de diyemedim. Onun kucağımdaki bebeğe doğru şaşkın bakışlarını görmüşken nasıl diye bilirdim ki?
"Selam Hüseyin Abi." dedim. Artık 'abi' demek daha mantıklı gelmişti.
"Hoş geldin mimar hanım" dedi bana buz gibi sesiyle.
"Hoş bulduk." Dedikten sonra konuşacak söz kalmamıştı. O önde, ben kucağımda sıkıca tuttuğum bebeğimle birlikte arkasında, sessizce taksiye doğru ilerledik.
Mersin sokaklarını izlemeyi özlemişim. Memleketimin taşını, toprağını, kokusunu, terden sırılsıklam eden havasını, her şeyini özlemiştim işte. Arabanın camından izlediğim şehri, yeni uyandığı için kucağımda ağlayan Melek yüzünden doyasıya izleyemesem de önemli değildi. Bu minik dünyaya geldiği günden sonra, benim için her şeyden ve herkesten daha değerliydi. Hemen, otobüsten inmeden önce hazırladığım mama biberonunu çantasının yan cebinden çıkartıp minik ağızına emmesi için verdiğimde, ilk yüzünü buruşturdu ama acıkan karnı için nazlanmaya pek şansı olmadığını anlamış gibi mecburen içmeye başladı.
Kızım Melek'in karnını doyururken Hüseyin çalan telefonu cevapladığında Nuri amca olduğunu arabanın içine kadar taşan sesinden anlamıştım.
"Aloo... Hüseyin aldın mı evladım kızı?"
"Evet, baba merak etme sağ salim aldım, evine doğru götürüyorum."
"Ohh iyi evladım. Aman dikkatli kullan arabayı!"
"Anladım baba, tamam."
"Tamam, olmasına tamam da sen yine de akşam için kızla bir konuşsaydın. Hemen eve gitmeniz şart değil ya! Bir çay içseydiniz."
"Müsait bir zaman değil şimdi baba. Sonra konuşuruz."
"Nasıl müsait değil dersin? Bundan iyi fırsat mı olur?”
"Baba müsait bir zaman değil, sonra konuşuruz dedim ya! Hadi herkese selam, ben geleceğim birazdan..."
Hüseyin babasının yüzüne kapattığı telefonu sinirle yan koltuğun üzerine fırlattı. Gerçekten benimle ne konuşacağını merak etmeme rağmen susmaya devam ettim.
Evimizin bulunduğu sokağa girdiğimizde kalbim yeniden hızlanmaya başladı. Derin derin nefes alışlarım dahi rahatlatmamıştı beni. Dün öğleden sonra annemi 'geliyorum' diye aradığımda onlara bir bebeğim olduğunu söylemeyi ne kadar istesem de söyleyememiştim. Şu an kucağımdaki minik kızı babamın kabul etmesi bir mucize olacaktı biliyorum ama milyonda bir ihtimal olsa da bunu denemekten başka çarem yoktu. Dahası onlardan başka kimim vardı ki benim, sonuçta onlar benim ailem değiller miydi?
Hüseyin, firene biraz sert dokundu hafiften öne doğru eğildim. Nuri amca ile konuştuktan sonra taksiyi daha sert kullanıyor oluşu dikkatimden kaçmadı. Ben kucağımdaki bebekle kapıyı açmaya uğraşırken bagajdan hızlıca aldığı bavulumun ardından kapıyı açarak çıkmama yardım etti. Kara gözlerine teşekkür etmek için baktığımda, hüzünlü ve sinirli gözüküyordu, korkudan ve heyecandan dudaklarımdan tek kelime dökülmedi.
Yanımda olan bebek çantasını boynumdan geçirdim, kızımı sağ kolumla taşırken bavulumda sol elindeydi. İki katlı müstakil evimizin bahçesi yeni açmaya başlamış sarmaşık güllerinin rengârenk çiçekleriyle her zaman olduğu gibi büyüleyici gözüküyordu. Annemin sardunyaları yine tüm evin pencere önlerinde her renkte açmıştı.
Ben, neredeyse bir önceki yazdan beri görmediğim evimizi özlemle izlemeye kendimi kaptırdığımda, Hüseyin taksiye hızla önümden geçip gitti. Ardından bakarken taksinin parasını vermeyi unuttuğum aklıma geldi. Nuri amca hiç bir zaman almazdı ama belki Hüseyin almak isterdi. Aptallığım için kızdım kendime, adama en azından 'teşekkür' edebilirdim.
Eğer babam beni ve kızımı kabul ederse borcumu ödeyecek zamanım mutlaka olacaktı o yüzden fazla düşünmeden eve doğru yürümeye başladım. Babamın bir kaç gün önce boyadığı beyazın parıldayan duruşundan belli olan bahçe kapısından içeri girdiğimde annemin sesi geldi kulaklarıma. Her zaman yaptığı gibi bir yandan çiçeklerini sularken diğer yandan da onlarla konuşummyordu.
"Oy benim yavrularım sonunda hasretimiz bitiyor, ablanız, göz bebeğim Yaseminim bu gün geliyor. Eminim sizde benim gibi çok özlediniz yavrumu."
İçimden "Canım annem bir bilsen ben de sizleri nasıl özledim." diyerek bahçenin demir kapısını açtım. Kapının açıldığını anlayan annemle göz göze geldik. Beklediği kişinin geldiği gördüğü için çok sevindiğini gülümseyen yüzünde görebiliyordum. Ama başta mutlulukla parlayan gözleri kucağımdaki ne odaklandığı an solarken, gülen yüzü düştü. Yine de "Yaren! Yasemin'im gelmiş" diyerek evin içine girdi. Belli ki benim yanıma geliyordu. Ve işte o zaman babamın bahçede sebze fidelerinde su veriyor olduğunu gördüm. Şimdi ise çatık kaşlarıyla bana bakıyordu. Hemen elimde ki sürüklemeye çalıştığım bavulu bıraktım ve yanına elini öpmeye gittim. Ama düşünmeye dahi korktuğumu gerçek yüzüme çarpmıştı. Toprak kokan elini vermedi, arkasına sakladı. Yine de vaz geçemeye niyetim yoktu. İnatla "Baba ver elini öpeyim..."dedim.
"Sana verilecek bir elim yok."
"Baba, lütfen beni bir dinle."
"Ben seni İtalya'da dil öğrendi, staj yaptı diye gururla beklerken sen hangi cüretle benim evime bu kucağındaki piçle geldin." Ona ne diye bilirdim ki. Bin bir umutla beklediği kızını kim bu şekilde ister. Sabah sabah çalışmaktan mı yoksa beni kucağımda Melek'im ile gördüğü için üzüldüğünden mi alnındaki ter damlaları her geçen saniye daha çoğalıyordu. Kıyamazdım benim tonton göbekli, yanakları hâlâ gençliğindeki gibi al al olan babama.
Bir umutla "Baba deme öyle yalvarırım. Kime gide bilirim ki sizden başka? Sen, annem kardeşlerim benim ailemsiniz." diyerek yalvarmaya başladım. O sıra annem evin dışında bulunan merdivenlerden aşağı inmiş, yanımıza gelmişti. Babamın sert suratını belki annem yumuşatır diye ona döndüm. Sulanmış ve şaşkın gözlerle bana daha doğrusu hiç beklemediği kucağımdaki bebeğe bakıyordu.
"Annem... Yüzü güzel, yüreği güzel annem, yalvarırım sen dinle beni."
Annem bana dokunmaya korkuyor gibi tedirgin davranırken "Bu bebek kimin?" Diye sordu. Başım yere düşünce çimenlerin yerdeki büyük karoların arasında nasıl da güzel çıktıklarını görüyordum şimdi. Annemin sorusuna nasıl cevap vereceğimi düşünürken küçükken bu taşların oluşturduğu şekiller de, ablam ve mahalleden üç arkadaş gün boyu sek sek oynadığımız günler geldi gözlerimin önüne. Keşke şu an o güne geri döne bilseydim. Şimdi "Keşke" demenin acizlik olduğunu söyleyen içimdeki sese kulak vermekten başka çarem yoktu. Sonuçta ne yaşadıysam ve ne yapmaya karar verdiysem bu kararın arkasında duracaktım. Ve çok sevdiğim ailem için de olsa başımı yere eğmemem gerektiğini hissettiğimde kafamdaki tüm sorular cevap bulmuştu artık.
Yere düşen başımı dik bir şekilde kaldırdığım an ablamın kucağında üç yaşındaki oğlu Yavuz'la "Bizim teyzemiz gelmiş." Diyerek hızlı adımlarla merdivenlerden inerek yanıma gelmesi beni daha çok etkilemeye başladı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibiydi artık. Hepsinin kokusuna öyle hasrettim ki çünkü. Küçük Yavuz, annesinin kucağından inerek bacağıma sarılmaya başlayınca dikkatli olarak bende eğilip yeğenimin incecik boynundan doyasıya kokusunu içime çekerek öptüm. Ayağa kalktığımda bebeği fark etmeyen ablam Yaren sarıldı bana. Onun sıkıca sarılmak istemesine bebeğimi koruma içgüdüsüyle kendimi geri çekişime, gülümseyerek "Ne o Yasemin çok özlemedin galiba bizi." Diye takıldı. Ama kucağımda uyuyan kızımı fark ettiği anda gözleri şaşkınlıkla açılırken "Yasemin, Allah aşkına bu kimin bebeği?" Diye beklenen soruyu sordu.
Tüm ailem benden merakla cevap beklerken yüzümü babama çevirdim ve " Kızım Melek! Benim kızım." Dedim. Tıpkı benim gibi kara gözlerinin içine bakarken.
"Babası kim peki?" Diye sordu annem.
"Onun bir babası yok. O sadece benim kızım." Dememle benden bir çırpıda vaz geçtiğini göstermek isteyen babam, elindeki çapayı balkonun altına doğru hızla fırlatıp attı. Çıkan ses hem bebeğimi hem de hala bacağıma küçük kollarını sarmış kendi halinde bebeği görmek için uğraşan Yavuz'u korkutmuştu. Yavuz bir an annesine sarılırken benim miniğimde ağlamaya başladı. O ağladığı zaman içim sızlıyordu. Öyle böyle değil göğsümün içinde fırtına koparcasına, kesinlikle tarifi olmayan bir sızıydı bu. Sol omzumdan yere düşen bebek çantasını önemsemeden kızımı sakinleştirmek için uğraşırken bir yandan da inatla adeta kalbi taş kesilen babama "Baba, Anne. . . Beni evime almayacak mısınız?" diye sordum. Özellikle evim demiştim. Bu ev benimde evim değil miydi. . .
Babam, gözlerini kaçırmak istercesine bana arkasını döndü ve "Artık bu evde senin yerin yok. Benim eskiden Yasemin adlı namusuna düşkün, babasının adına söz getirmekten korkan bir kızım vardı. Ama ne yazık ki ölmüşte haberim olmamış." dedi sonrada bahçede sebze fidelerini sulamak için açık olan çeşmeyi kapatmaya gitti. Yüzünü bana göstermeden, "Ben çok acıktım. Adı lazım olmayan için saatlerdir uğraştığınız kahvaltı hâlâ hazır değil mi?" Diyerek merdivenlere doğru yürümeye başladığında Yaren "Baba neden böyle yapıyorsun? Lütfen içerde sakince konuşalım. Yasemin neler olduğunu sakince anlatsın bizlere?" Diyerek önüne geçti. Yorgunluktan mı bana olan kızgınlığından mı belirsiz halsiz ilerleyişi durdu ve ablama bakarken "Piçini alıp baba evine hiç bir şey olmamış gibi gelen birinin nasıl bir savunması ola bilir ki?" Dedi.
"Yapma baba Yasemin senin kızın onu böyle bir kalemde silemezsin."
Babam öfkeyle yüzünü bana döndü "Kucağındakini kimden peydahladıysan onun yanına git!" Dedi. Sonrada ablama "bırak onu savunmayı, bundan sonra onun hakkında tek kelime edeni, adını ananı silerim hayatımdan. Anlıyor musun Yaren?" Dediğinde annemle bir birimize dolu gözlerle bakıyorduk. Konuşmadı yâda konuşamadı. Bana her gelişimde olduğu gibi "Güzeller güzeli, evimin baharı kızım." Diyerek sarılmadı da. Çaresizliği yüzünde okunurken başındaki örtüye sildiği gözyaşlarının ardından arkasını döndü, eve doğru iki adım atmıştı ki, geri dönmesi içimin bir anda bahçedeki çimenler gibi yeşermesine yetmişti. Bana doğru bileğinden çıkardığı bir bileziği uzattığında ilk ne yapmaya çalıştığını anlamadım. Sonra "Bu seni bir süre idare eder." Dediğinde az önce yeşeren yerlerim güz gibi sarardı. Hırıltıyla "Hayır, istemiyorum!" desem de, yerdeki bebek çantasına sıkıştırıp eve doğru babamın arkasından gitti.
Yarenle karşılıklı çaresizce dikiliyorduk. Gözlerine bir umutla baktım. Canımın yarısıydı her şeyim di o "Bunu bize ama en önemlisi babamıza nasıl yaptın Yasemin?" Dedikten sonra sessizce merdivenleri çıkarken bir daha arkasına bakmadı. Kimse ne yaşadığımı sormadan beni yargılamışlar cezamı da kesmişlerdi. Kolay mıydı bu kapıya böyle bebekle gelmek. Kolay mıydı babanın yüzünün yere eğeceğini bilmek. Göz yaşlarım birbiri ardına düşerken çaresizliğin en dibini yaşamış biriydim.
…
Balkona baktığımda babamın bizi kalın kaşlarını çatarak izlediğini gördüm. Hemen pes etmek hiç bir zaman âdetim olmamıştı, kazanmak için yapabildiğim ne varsa sonuna kadar yapardım. Tüm gün inatla bavul üzerinde oturmaktan başka elimden bir şey gelmemişti ama olsun. Babam belki beni affeder diye gün batana kadar oturdum. Artık bebeğimin biberonu tamamen boşalmıştı. Ne babamın nede annemin beni affetmeye niyetleri olmadığını anlamak; yaşadığım en acı olay değildi ve ben artık anneydim. Bundan sonra bebeğim için daha güçlü olmalıydım.
Oturduğum bavulumu yeniden bahçenin dışına doğru sürüklemeye başladım. Yine de içimde bir umut vardı 'acaba beni eve alırlar mı?' diye son bir umutla ışığı yanan pencereye baktığımda gözlerimizin buluştuğu babam bana boş boş bakıyordu. Artık bu gözlerinin içine daha iyi görüyordum ne kadar "gitme" demesini beklesem de asla demeyecekti.
Düşünme yetimi kaybetmiş gibi içimde koca bir boşluk vardı. Taş döşemeli sokakta nereye gideceğimi bilmeden ilerledim bir süre. Sonunda yorgunluktan isyan eden bacaklarımla adımlarım, karşıdan gelen arabanın ısrarla selektör yapmasıyla durdu.
Gözümü alan ışığın izin verdiği kadarıyla yanımda duranın Hüseyin olduğunu anlamıştım. Genç adam pencereyi açarak "Seni merak ettim. Bakmaya geliyordum. Hadi gel arabaya." Dedi buz gibi sesiyle. Naz yapacak halde olmadığım için "peki" dedim oda arabadan çıkarak bavulu bagaja attı. Taksiye de binmeme yardımcı oldu.
Taksiyi hareket ettirdiğinde "nereye" diye sormadı. Başım tüm gün güneş altında oturmaktan öyle şiddetli ağrıyordu ki sorsaydı dahi ne diyeceğimi düşünmeye dermanım yoktu.
"Ağrı kesici var mı?" Diye sordum. Artık başımdaki ağrıya dayanacak gibi değildim çünkü. Arabanın torpidosuna baktı ama tek kelime etmedi. Zaten az sonra sanırım ağrı kesici almak için nöbetçi eczanenin önünde durdu.
"Sen bekle benim biraz işim var" dedi ve eczaneye doğru gitti. 'Hayır, bekle demese nereye gidecektim ki?'
'Bir ağrı kesici almak kaç dakika sürer Allah aşkına' tam dışarı ona bakmak için çıkacakken sonunda elinde poşetlerle arabanın içine girdi.
"Elinin yüzünün solgunluğu bakar mısın? Eminin saatlerdir açsın. Önce şu tantuniyi soğutmadan ye sana kan, bebeğine süt olsun, üzerine ilacı alırsın." Dedi. Mis gibi kokan tantuniyi yemem için açıp bana uzattığında, açlığım aklıma geldi. Memleketimin özlediğim lezzetiydi ama insanın ağzının tadı olmayınca. Yemenin de lezzeti kalmıyordu.
Kendimi zorlayarak aldığım birkaç ısırdıktan sonra, kucağımda uyuyan Melek'e bakarken onun o ilk günleri gözlerimin önüne geldi. Bir anda dudaklarımdan "Çok zor günler yaşadık bebeğimle, vaktinden önce dünyaya geldiği için bir ay kadar kuvözde kaldı. Çok istememe rağmen emziremedim." Dedim.
Uyanmak için kıpırdanan kızıma bakan Hüseyin "Ben zaten ne olur ne olmaz diye mama da almıştım. Şişede de sıcak su var sadece ılık suyla karıştırıyor muşsun. Gerçi sen daha iyisini bilirsin ama ben eczacıya ‘kolay hazırlanan bir mama olsun ‘dedim. Oda bunu verdi." Diyerek, küçük poşetten çıkardığı mama kutusu ve sıcak su dolu şişeyi bana uzatması beni çok etkilemişti. Tüm gün ağlamamak için direnen gözlerim artık pınar olmuş akıyordu.
"Çok teşekkür ederim." dedim memnuniyetle.
"Teşekkür etmene gerek yok. Hadi konuşmada önce kendini sonrada bebeğini doyur."diye emreden bir tonda söyledi.
Sustum ve dediklerini yaptım. Minik kızım ilk defa hiç mızırdanmadan karnını doyurmuştu. Bende karnımı doyurup ilaç aldıktan sonra daha iyi hissetmeye başladım. Sahili uzaktan izleyeceğimiz bir yere gelmiş arabanın içinde dakikalarca konuşmadan suskun duruyor oluşumuzu Hüseyin bozdu. "Bu gece seni istemeye gelecektik! Bunu bana nasıl yaptın?" Dedi bir anda. Benim gözlerim yuvasından çıkacak deyimine uygun şekilde açıldı. Her şeyin üzerine tuz biber olmuştu resmen duyduklarım.
Kendime hâkim olmak istesem de olamadım ve sinirle "Tam günüme yakışır bir son. Kaç yıl evet kaç yıl diyorum çünkü küçük bir kızken sevmiştim seni. Bir gün olsun yüzüme bakmayan sen, şimdi neyin hesabını soruyorsun." Dedim bağırarak.
Sıktığı yumruğunu direksiyona vurdu. "Küçücüktün. Asker dönüşü seni ilk gördüğümde tanıyamadım. İki yılda öyle serpilmiş, öyle güzel olmuştun ki, ince uzun manken gibi bir kız olmuşsun. Bembeyaz teninde siyah bir inci tanesi gibi parlayan gözlerin, yüzünün çocuksu hatları değişerek olgunlaşmıştın. O an seni gördüğümde gözlerime inanamamıştım, yaşadığım duyguları nasıl tarif edebilirim ki sana. Bu hâlâ küçük olduğun gerçeğini değiştirmezdi. Sonra sen okumak için gittin. Oysa ben okumamıştım. Yakıştıramadım kendimi sana. Ama içimden atamıyordum uzun kirpiklerinin içinde parıldayan simsiyah gözlerini. Artık içimde seni saklamaya çalıştıkça dikenli tel gibi yüreğime batıyordun. Annem fark etmiş mecnuna dönen halimi, uzun uzun konuştuk. Sonrada annenle konuşmuş. Annen " gelin Allah'ın emriyle isteyin. Hüseyin'den iyisini mi bulacağız." Demiş anneme. Kaç gün bunun mutluluğuyla yaşadım, sen biliyor musun? Kaç gün seninle olmanın hayalini kurdum. Sonunda sen bir daha gitmemek için gelecektin ve ben sana..."
"Sus lütfen söyleme gerisini. Tabii ki hiç bir şey bilmiyorum. Ve inan bana sende bilmiyorsun. Ben yıllarca bu sabah beni almaya geldiğin gibi bekledim seni. Gözlerine bakmaya çalıştıkça kaçırdın. İzin vermedin bir kez olsun doyasıya bakayım! Artık her şey için çok geç? Kucağımda bir bebekle senin hayatında olamam, bunu sende fark etmişsindir. Şimdi lütfen beni ilk aldığın yere terminale götürür müsün?