Parmaklarım da tuttuğum not kağıdı ellerimi yakarmışçasına yere attığım da artık yaptığı eylemlerden bıkmıştım. Kapıyı sinirle açtığım da çantamı da elimde ki koca lavinia buketini de yere fırlatmıştım. Kapıya yaslandığım da ellerim saçlarıma gidiyordu, parkeye yavaşça oturduğum da bacaklarımı karnıma doğru çekiyordum avazımın çıktığı kadar ağladım. Ölüm çiçekleri beni öldürüyordu gerçekten de yeşil gözlerinin yıllarca öldürmesi yetmediği gibi şimdi de lavinia çiçekleri ile öldürmeyi başarıyordu. Olduğum yerde ağladım öylece ağladım tek yapmak istediğim tek elimden gelen buydu çünkü. Ağlamalarım hıçkırığa dönüştüğün de kalbim daha da çok acıyordu, sevgi aşk denen şey bu kadar kalbe yara açabilir miydi? Sevgi ve aşk insanın kalbine yara değil merhem olurdu ama onun aşkı benim kalbimin katiliydi. Ben katilim için senelerimi zehir ediyordum ve etmeye de devam ediyordum bu çok aptalcaydı. Biz hep kardeş gibiydik ben üzüldüğüm de hep yanımda o olurdu geçecek abiciğim... Derdi hep bana aksine bunu dediği zaman ben ölüyordum. Ama o görmüyordu bile bıkmıştım kör birini sevmekten, benim kalbimin aşk melodilerine kulakları sağırdı gözlerinin kör olması gibi. Gözyaşlarımı yanaklarıma bastırdım kalbimin acı ağıtlarını zorla kalbime geri bastırdığım da, telefonumu elime aldım parmaklarım titriyordu kalbim gibi aynı. Yutkunduğum da her yazdığım kelime de gözyaşlarım usulca süzülüyordu.
" Ne sen Özdemir Asafsın ne de ben laviniayım serhat abi."
Yutkundum düğüm boğazımı çok yakıyordu. Telefonu koltuğun üzerine fırlattığım da anahtarları öylece alıp çıkmıştım evden. Nereye gittiğimi bilmiyordum renkli evlerin yanında ki dik merdivenden sessizce ağlayarak, koşuyordum yüreğimin acısı beni nereye götürecek merak etmiyordum açıkçası. Şu an sadece kalbim çok acıyor boğazlarım çok sigara içmişim gibi yanıyordu. Gündüz geldiğim fırının önüne gelince ayaklarım yere sabitlenmişti. Soğuk havadan çıkan nefes buğuma baktım parmaklarımın eklem yerleri ağrıyor, ve kızarmıştı soğuktan parmak uçlarım fırının camına tehlikeliymiş gibi korku ile dokunduğun da gözlerimi kapattım. Anılar sinema filmi gibi gözlerimin önünden geçiyordu...
"Hicran hayatımda gördüğüm en güzel yeşil gözler sendeler"
Gülümsedim buruk gülümsemelerden 'di bu da. Alt dudağım titrediğin de annemin gidişini söylediğim gün geldi ona aklıma.
" Ben varım abin olarak bak Hicran ben buradayım seni asla bırakmam abiler gitmez hem hiç"
Bu sözlerle kalbimin bir yarısını annem gitmesi ile diğer yarısını o bu sözleri demesi ile öldürmüştü. Gözlerimi açtığım da fırının yansımasından kendime bakıyordum yeşil gözlerim ağlamaktan kızarmıştı, burnum ren geyiği gibi olmuştu adeta ben kendime zarar veriyordum artık platonik aşk ile. Ya bu aşkı kalbimden ve kafamdan kazımam gerekliydi ya da ona itiraf etmem, yoksa bu sorunun başka çözümü yoktu kalbime başkasını asla alamazdım unutmak için başka birisinin duygularını kullanamazdım da bu bana tersti. Üşüyen vücudumun kollarına gitti parmaklarım ısınmak için kollarımı parmaklarım ile nazikçe ovaladığım da, saatin bayağı geç olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Mahalleye doğru yürüdüğüm de merdivenli yokuş tabelasının altında ki ilk merdiven basamağına oturmuştum. Mahallenin sonuna doğru baktığım da kızarmış burnum ile gülümsedim. Yeni evimin sonu kısa bir yola ve kocaman bir denize çıkıyordu. Boğazın ışıklarını izledim sonra bakışlarım gökyüzüne çevrildi acaba şu an o da gökyüzünü benimle izliyor muydu? Onunla gökyüzüne aynı anda bakmak bile bana mutluluk veriyordu. Kalkmak için duvardan destek aldığım da arkamdan gelen ses ile irkilmiştim.
" Ah kızım hasta olacaksın üzerine bu havada bir şey de almamışsın"
Şaşkınlıkla mahalledeki yaşlı teyzeyi izliyorken omuzlarıma elinde tuttuğu örgü yeleği örtmüştü. Şaşkınlık yerini sıcacık gülümsemem aldığın da anne şefkatini çok özlediğimi fark ettim, tekrar merdivene oturduğum da teyze de yanıma zor olsada oturmuştu. Mahallenin deniz manzarasını yanımdaki yabancı teyze ile izliyordum bakışlarımı utanarak teyzeye çevirdiğim de, acı dolu kahve gözlerinden yaşlar süzülüyordu usul usul. Neden birden bire ağladığını merak ettiğim de ona sormak ve ona sarılmak çok istedim. Bana hiç gözlerini çevirmeyerek cebinden çıkardığı çikolatayı uzattığın da dudaklarından dökülen sözleri dikkatle dinledim.
" Neden bu gözyaşlarını o fırının önünde kimin için döktüğünü bilmiyorum ama yanaklarından dökülen o yaşlar sevginin o kadar büyük olduğunu gösteriyordu ki seni izlerken bu kızın kalbini bu kadar kaplayan büyük sevgi ne olabilir dedim sonra üşüdüğünü gördüm ve üzüldüm gözyaşlarının sahibi gibi seni o soğukta bırakmak istemedim ve işte şimdi bu yaşlı bunak halimle evimden hiç çıkmayan biri olarak genç bir kızın yanına geldim ve bu ölesiye soğuk merdiven de birlikte oturuyoruz şimdi."
Uzattığı çikolata paketini elinden yavaşça aldığım da gülümsedim. Çikolata paketimi açtığım da bu yabancı teyzenin omuzuna başımı koymuştum. Yıllar önce ki anne sıcaklığını o kadar özlediğimi ve o kadar çok bu hissi unuttuğumu anlamıştım ki çikolatamı yerken boğazımda olan düğümü yok saymıştım. Bu hareketime karşılık teyze ise saçlarımı okşamıştı çikolata kabını cebime koyduğum da başımı omuzundan yavaş yavaş kaldırıyordum, yabancı teyzenin kahve bakışları ile karşı karşıya geldiğim de gülümsedi bende gülümsedim. Yanağımı bir anne şefkati ile sevdiğin de kalbim titriyordu o kadar çok özlemiştim ki bunları teyzenin avuçlarına utanmasam öpücükler konduracaktım. Teyzenin kalkmasına yardım ettiğim de gülümsedik diğer yokuşlu merdivenin renkli evlerinden birinin önünde durduğumuz da, teyzeye bakıyordum küçük bir kız çocuğu gibi sevgi gördüğüm de bu şekilde oluyordum maalesef. Anahtarlarını bulmaya çalışıyorken teyze bana döndü yeşil gözlerime dikkatle baktığın da teyzeyi vefat etmiş babaannem olarak görüyordum resmen.
" Benim evim burası adım filiz ne zaman yanaklarını dolduran sevgin kabarırsa bu kapıyı çalman yeterli."
Utandım başımı yere eğdiğim de gülümsedim teyzeye baktığım da başımı onay vererek jestle salladım. Karşı merdiven yokuşuna geçtiğim de evime giriyordum içeri giriyorken adımlarım durakladı, teyzenin evinin kapısına baktım bu tatlı yabancı teyze kalbimi çok ferahlatmıştı burada artık yalnız değildim yaşlı bir arkadaşım vardı. Bu düşünce ile gülümsedim eve girdiğim de gözlerim kanepede duran telefonuma gitti hemen, hiç elime almak istemedim eğer alırsam yeni arkadaşımı erkenden ziyarete giderdim bu da hiç hoş olmazdı. Omuzlarımda ki örgü yeleği astığım da merdivenlere ilerledim odama çıkmak için, küçük odama geldiğim de yatağıma kendimi bırakmıştım. Tavanı izliyorken hayatı sorguluyordum bu benim yaptığım en alışıldık hareketlerimden birisiydi. Vücudumda kol gezen üzüntüyü def etmek için bilekliğime sarıldım sanki gerçek bir canlıymış gibi onu, yastığımın yanına koyduğum da parlayan R harfini izliyordu bakışlarım. Gözlerimi kapattığım da gerçek bir insanmış gibi fısıldadım ona.
" İyi geceler R"
Tatlı loş gece lambası ışığı altında sükunet ile uykuya dalıyordum bile.
İzmir...
Gözlerimi açtığım da filistin sokaklarının tam ortasında duruyordum. Nasıl gelmiştim buraya? Kim getirmişti beni buraya? Etrafıma baktım sokak lambaları bile ışıklandırmıyordu caddeleri... Etrafıma tekrar göz gezdirdim herşey çok karanlıktı küçük parmaklarım kalbime gittiğin de, kalbim kanıyordu avucumun altında ki kalbim gerçekten kanıyordu. Avuç içlerime baktım kan damlaları çıplak ayaklarıma düştüğün de o yola baktım annemin gittiği yola... Siyah gece gibi siyah saçlarının altından yeşil gözleri ile karşılaştım. Kalbimin kanamasını boş verdim hemen, bu annemin beni bırakmasını engellemek için son şansımdı evet hissediyordum. Peşinden çıplak ayak seslerim ile koşmaya başladığım da durdum. Karşımda fırının önünde ki o çocuk vardı bana baktı ela gözleri ilk defa gözlerini görmüştüm, o çocuğun da benim gibi avuçlarının altında ki kalbi kanıyordu. Kaşlarımı çattığım da bileğime baktım bileklik bileğimden koparak, yere düştüğün de R harfi çocuğun ayak ucuna doğru yuvarlandı. Çocuğa korku ile baktığım da ikimiz de titriyorduk neydi şimdi bu böyle? Parmak uçlarım çocuğa yaklaşmak için hareket ettiğin de parlak bir ışık gözlerimi kör etmişti... Gözlerimi açtığım da güneş ışıkları tam gözlerime vuruyordu kaşlarımın ortası ışık ile çatıldığın da, yerimden aniden doğrulmuştum yanı başımda duran bilekliğe baktığım da o korkunç rüyayı hatırlamamak için yorganı kafama çekiyordum. Ders için hazırlanmam gerekliydi bıkkın bir nefes aldığım da dün ki ilk günüm aklıma geliyordu. Bugün kendimi bugün şart koşmuştum asıl bugün benim ilk günüm olacaktı evet, bütün kötü günleri rüyaları, aşkımı, babamı, bilekliği ve tabi şu yeni hayatımda ki yakışıklı haylaz ela bakışlı çocuğu unutacaktım. Evet! Büyük bir özgüven ile hazırladığım da merdivenlerden iniyordum salona dahi daha adım atmamışken, yerde duran koca lavinia buketi gözüme hemen ben buradayım diye selam vermişti resmen. Derin bir nefes aldığım da alnımı ovaladım çiçeklerin hiç bir suçu yoktu kendime kızmalıydım onları fırlattığım için, buketi kollarım arasına aldığım da büyük bir vazo arıyordum sonunda vazoyu bulduğum da çiçeklerimi ona koymuştum. Gözlerim cam kenarın da duran lavinia çiçeklerini izlerken gülümsedim ta ki bu anı yine mesaj zil sesim bozana kadar... Kanepede duran telefonum yine hayatımı zindan edecekti evet patlayacak bomba gibi telefona yavaşça yaklaşırken, ellerime aldım mesaj bildirimlerine tam elim gidiyordu ki durdum. Telefonu şimdilik çantama atmak daha mantıklı gelecekti kesinlikle çantama hızla koyduğum da kapıdan çıkıyordum bile. Uzun dik yokuşlu merdivenler ile pek iyi anlaşamıyorduk onlar beni çok yoruyordu birbirimizi pek fazla sevdiğimiz söylenemezdi. Ana sokağa çıktığım da otobüs durağına kısa bir bakış attım gözlerim birini arıyordu sanki ama kimi? Buna kendim bile yanıt bulamıyordum beklemek yerine yine yürümeyi tercih etmiştim. Kıyıya vuran dalga seslerine daha çok odaklanmak istedim araba korna seslerini bastırmaya çalışarak, geçiyordu kampüs alanına doğru yürüyüşlerim. Kulaklığımın sesini son ses açtığım da dünya da sadece şu an o şarkının melodileri çalıyordu sanki, tüm bedenim huzur bulduğun da kampüs alanından hızla yürüyordum. Arada etrafı incelemeyi unutmuyordum tabi birinci sınıflar yine ağaç diplerin de yeni bulduğu arkadaşları ile konuşuyor, ikinci kademeli sınıflar erkek veya kız arkadaşlarının diplerin de duruyor üçüncü ve son sınıflar ise dalga malzemesi arıyordu. Tüm bunlara iç çektiğim de gözlerim hemen kızların yanında duran ela gözlere dikkat kesildi. Yine bu şımarık herif ava çıkmıştı eğlence avına ne istiyordu bu çocuk birinci sınıflardan anlam veremiyordum. Yüzümü paltoma saklayarak ilerlemeye çalıştığım da beni görmemesi için dua etmeye çoktan başlamıştım bile. Adımlarım daha da hızlandığın da seslenmesi ile yerimde buz kesilmiştim.
" Acelen ne çimen göz?"
Giriş kapısına öylece baktığım da gözlerimin dolmasına izin veremezdim. Serhat'ı ben ne kadar unutmaya çalışıyor oldukça kader onu alıp kalbimin ortasına geri koyuyordu. Herşey herkes her baktığım kişi her baktığım gözler resmen onu hatırlatmak için olan bir tuzak gibi geliyordu artık. Bu adam karşımda ukala şekilde sırıtan adam canımı bilmeden o kadar çok yakıyordu ki, işte bu yüzden bu adamdan ilk görüşte nefret etmiştim tüm bedenim ve kalbim ile bu adamdan tanımadan nefret ediyordum artık. Yumruğunu sıktığım da eklem yerlerim beyazlıyordu ona döndüğüm de gözlerimin dolu olmaması için ümit ediyordum.
" Defol git anladın mı? Uzak dur benden şımarık herif!"
Kendime hakim olamayarak bağırdığım da tüm bahçedeki öğrencilerin meraklı gözleri bizi izliyordu. Refhan' a baktığım da sadece sırıtıyordu ne yani tüm bunlar bu aptal adamın hoşuna mu gidiyordu! Yanaklarım utançtan kızarıyorken giriş kapısına doğru koşmuştum. Tüm öğrencilere rezil etmiştim kendimi ama ne yapabilirdim ki sürekli bana yaram olan bir insanı bilmeyerek, hatırlatıyordu ve benim canım çok yanıyordu. Amfiye girdiğim de en dip sıraya yöneldim kimsenin bu sulu göz hallerimi görmesini istemiyordum artık, profesör içeri girdiğin de mavi gözleri memnuniyetle bana bakıyordu bu sefer. Tüm gün derslere o kadar ilgisiz kalmıştım ki tek düşündüğüm kampüs alanında olan olaydı ve tabi kaçınılmaz olan çocukluk aşkımdı. Telefonumu hiç elime almamaya karar vermiştim bugün son kalan anatomi dersimden çıktığım da, beyin hücrelerimin içeride vefatının gerçekleştiğine yemin edebilirdim. Tüm bunlar beni çok yoruyordu artık mahalleme gitmek ve en kısa sürede kendimi, yatağıma atmak istiyordum uzun koridor da çıkış kapısından bir bir ayrılan öğrencileri izliyordum. Koridorun en sonunda ki sağ tarafta kalan kapıya gözüm kaydığın da anlamsız şekilde oraya gitmek istiyordum. Ayaklarım beni resmen oraya istemeyerek sürükledi bakışlarım kütüphane yazısını gördüğün de yutkundum. Kapıyı yavaşça ittiğim de korkusunu belli etmemeye çalışan kediler gibi kuyruğumu dik tutuyordum resmen, koca kütüphane rafları arasında kalan ana masaya ilerlediğim de etrafıma hızla göz gezdiriyordum. Koca masaya oturduğum da derin bir rahatlama ile iç çektim derken onun sesi tüm bedenime adrenalin aşılamıştı bile...
" Beni mi özledin?"
Arkama döndüğüm de egolu ela bakışları ile karşılaştım anın da. Bu herif neden bu kadar kendine aşıktı merak ediyordum açıkçası. Cevap olarak seslice nefes aldığım da gözlerimi devirdim kitap okumama geri dönüyorken ona bakmak istedim, hatta şu an ona bakmak için heyecandan ölüyordum kendime anlam veremiyordum. Hem bu adamdan nefret ediyor hem de ona bakmak istiyordum bu çok garipti. Dudaklarımı düşünceler ile kemirmeye başladığım da sandalye sesine odaklandı tüm dikkatim sandalyeyi benim yanıma sürüklediğin de durdu, siyah saçlarını yana attığın da yanıma oturdu elimde ki kitabı daha önce hiç görmemiş gibi incelemeye koyulduğun da onu izliyordum.
" Aşık mısın? "
Gözlerim şaşkınlıkla kocaman olmuştu eminim yoksa bana tuhaf şekilde bakmasının başka bir izahı olamazdı. Nerden anlamıştı nasıl anlamıştı bilmiyordum başımı gururla kaldırdığım da kitabımı köşeye koymuştum.
"Nereden çıkardın?"
Arkasına yaslandı ellerini ensesinde birleştirdiğinde hayatım da gördüğüm en umursamaz sesle konuştu omuzlarını silkerken.
" Bunu anlaya bilecek kadar çok zaman geçirdim kızlarla"
Haylaz şekilde dudaklarının yukarı kıvrılmasını izledim. Bu adam sinir bozacak şekilde gıcık ve ukalâ biriydi, böyle insanlardan babam hep uzak kalmamı söylerdi ama bu adam hep burnumun dibinde bitiyordu sevmediğim ot misali... Onun etrafımdaki varlığını yok saymaya çalıştım kitabımı okumaya geri dönmüştüm mısralar da her okuduğum da onu hayal ettiğim de, yanımdaki adamı unutmuştum sahi neden hiçte sesi gelmiyordu merak ediyordum. Kitabın altından onu bakışlarım aradığın da utandım gözlerimiz birbirine denk geldiğin de anın da bakışlarımı başka yöne çevirdim. Baş belası herif yine de beni izliyordu artık bıkmıştım bu durumdan şu an onu bir poşete koymak ve denize sallamak istiyordum evet. Seslice şikayetimi belli ederek homurdandım ama bu onun zoruna gitmek yerine hoşuna gidiyordu adeta dudaklarını hazla, yana kıvrıldığın da gözlerimi devirdim kollarımı göğsüm de bağladığım da kitap okumayı bile düşünemiyordum artık. Bıkkınlık ile sordum.
" Sen hiç aşık oldun mu?"
Dudaklarını ıslattığın da sanki bu sorumu bekliyormuş gibi gülümsedi yerinden doğrulduğun da beni izliyordu. Daha yeni yeni sinirimin geçmesinden kütüphaneyi saran parfüm kokusunu fark ediyordum, koku ile onu incelemeye başladığım da kayıtsız kaldı bakışlarım. Siyah kot pantolonu beyaz gömleği ve kot ceketi ile magazin dergilerinden fırlamış gibi duruyordu, ona hiç bu şekilde bakmamıştım hatta ona hiç bakmamıştım zengin birine benziyordu giydiği kıyafetlerden konuşma şeklinden bu ukala egosundan. Onu izlemeyi bıraktığım da bakışlarımız yine birbirini yakaladı.
" Birine aşık olacak kadar delirmedim henüz"
Dedi ciddi bir sesle. Ayağa kalktığın da gözlerim hipnoz olmuş gibi onu izliyordu rafların arasına doğru gittiğin de onu takip etmek istiyordum, ayağa kalktığım da sandalye sesi tüm kütüphane de yankı yapmıştı. Dudaklarımı yine utançla kemiriyorken parmak uçlarım yanaklarıma gitmişti yanaklarıma dokunduğum da, yandığını hissediyordum adeta neden bu aptal herifin yanında daha duruyordum ki bilmiyorum çantamı koluma taktığım da kitaplarımı topluyordum.
" Davy jones hikayesini bilirmisin?"
Anlamayarak kaşlarımı çattığım da rafların arasında kitapları karıştırıyordu.
" Hani şu kalbini söküp kutuya koyan adam."
Hayır bilmiyordum bu hikayeyi ben sadece küçüklükten bu yana onun sevdiği şeyleri sevmiştim onun heyecan ile baktığı şeylere, bende heyecan ile bakmıştım kendimin sevdiği şeyleri bilmeden onun sevdiği şeyleri bildim sevmiştim. Gözlerim kütüphane mermerini izliyorken ciddiyetle konuşan adamın sesi böldü bakışlarımı.
" Sevgilisi için özgürlüğünü kaybetmiş olan adam. Güçlü denizlerin hakimi iken bir kadının sadakatsizliği ile lanetlenmiş bir adam"
Meraklı gözler ile usulca onu dinliyordum hareket etmeden. Raflardaki kitapları karıştırmayı bıraktığın da bana döndü bedeni ve bakışları.
" Ben oradaki adamım"
Dedi omuzlarını silkerken. Onu ilk defa bu kadar ciddi görmüştüm karşım da ukala bir adamdan şu an eser yoktu adeta, omuzundan çantamı tekrar masaya koyduğum da dikkatlice oturdum sandalyeye. Tanımadığım bir adam bana koca bir kütüphane de dertlerini anlatıyordu bundan garip bir, tablo bile olabilirdi ukala bir adamın hiç tanımadığı bir birinci sınıf öğrencisine dertlerini anlatması. Hiçbir şey söylemek istemedim onu tamamen dinlemek istiyordum gözlerim önüne düşen siyah saçlarımı, kulağımın arkasına nazikçe koyduğum da mırıldandı.
" Soğuk ve zalim dalgalar gibi bana hiç geri dönecek misin? Sesimi duy ve gelgitle şarkı söyle aşkım asla ölmeyecek. Dalgaların üzerinde ve mavinin derinliklerin de senin için kalbimden vazgeçeceğim..."
Refhan Araslan...
Tuhaf bir adamdı sözleri ve gözleri yaptığı hareketleri birbiri ile uyuşturmuyordu az önce ukala bir bad boy iken şu an aşktan çok yara almış bir adam gibi görünüyordu. Onu izliyorken yutkunduğunu ben bile görebiliyordum şu an karşımda duran adam, yaralı bir aslandan farklı durmuyordu adeta. Kalbime inen sıcaklık Refhan'a merhamet duygumun oluştuğunu anlamamı sağlıyordu, bu adam resmen bir karadelik gibiydi kendine bir şekilde merhamet ettiriyor ve bağlıyordu. Kafam çok karıştığın da düşüncelerim resmen birbirine girmişti kendi hüzünlü aşk hikayem yetmezmiş gibi, benim erkek versiyon hüzünlü aşk hikayem gibi olan adamın hikayesini kendime dert edinmiştim.
"Hayatın da ilk kırıklığı ne zaman tattın?"
Düşüncelerim bir toz gibi rüzgarla uçuşup gitmişti bu soru ile. Bu zamana kadar kimse bana böyle bir soru sormamıştı hep ben kendime sorardım ayna karşısında böyle sorular, gülümsedim kalbim acıdığı zaman bu gülümseme dudaklarım da dövme gibi kendini belli ediyordu hemen. Konuştuğum da dudaklarımdan dökülen kelimeler boğuk çıktı...
" Doğum günümde tezgâhın üzerinde çilekli pastam olmadığı zaman"
Onu izlediğim de kaşlarını anlamayarak çattı yanaklarımdan süzülen yaşları yeni fark ettiğim de, kendime lanet ediyordum yine küçücük bir şey de ağlamıştım hemen küçük kız çocukları gibi.
"Yani annem gittiğin de"
Bunu yıllarca kendi içimde söylemiştim şimdi bunu kalbimin en kanayan köşesinden seslice söylediğim de, kalbimden bir parça kopmuştu kalbimden kopan parça yanaklarımdan şiddetle akarken onun kalbin de başımı bulmuştum. Ağlıyordum ona sığınarak küçük bir kız çocuğu gibi ağlıyordum kokusuna gömüldüğüm, de onu kendime o kadar çok bastırmıştım ki kokusundan başka bir şey almıyordum adeta. Kolları beni sıkıca sardığın da sanki bir baba gibi beni sarmalıyordu parmaklarının saçlarımda gezindiğini fark ettiğim de, fısıldadı sessizce koca kütüphane de.
" Üzülme ben senin annen olurum."