Üç Kadın
Havuz kenarındaki mermer zeminin soğukluğu, ayak parmaklarının ucundan başlayıp tüm varlığını donduruyordu sanki. Cengiz, kristal kadehindeki kehribar rengi viskiyi ağır ağır döndürürken, suyun yüzeyinde dans eden yansımalara takıldı gözleri. Gece, yapay ışıklarla yıkanmış bu bahçede bir başka parlıyordu. Etrafındaki her şey, özenle seçilmiş, titizlikle yerleştirilmişti; aynen şimdi karşısında, kendilerine ayrılan geniş koltuklarda oturmuş, nefeslerini tutarak onu bekleyen kadınlar gibi.
Üç kadın. Hepsi genç, hepsi güzel, hepsi de farklı bir çiçeğin en taze hali gibi. Cengiz, onların gerginliğini, bakışlarındaki açlığı ta iliklerine kadar hissediyordu. Bu, yıllardır süregelen bir oyundu ve o, her zaman oyunun kurallarını koyan, ipleri elinde tutan kişiydi. Yüzünde, kimsenin okuyamadığı, hafif bir tebessüm vardı. Bir avcının, avını uzun uzun süzdüğü, her bir hareketini ezberlediği o anki tatmini.
"Ayşe," diye mırıldandı, sesi havuzun sakin yüzeyinde yankılanırken. İlk bakışları esmer tenli, kıvrımlı hatlara sahip Ayşe'ye çevrildi. Kadın, hafifçe irkilmiş, sonra hızla toparlanarak, gözleri Cengiz'in gözlerine kenetlenmişti. Bordo, ipek bir elbise giymişti, kumaşın her kıvrımı bedenini kutsar gibiydi. Cengiz, bu elbisenin her bir santimini, vücudunun her bir girinti ve çıkıntısını hayal edebilirdi. Belki de bu gece edecekti.
"Efendim, Cengiz Bey," dedi Ayşe, sesi beklediğinden daha alçak ve titrek çıkmıştı. Yutkundu. Boğazındaki kuruluk, gözlerindeki nemi körüklüyordu. O kadar çok şey feda etmişti ki bu geceye gelebilmek için. Küçük dünyasının duvarlarını yıkmıştı. Şimdi, o duvarların her bir tuğlası, Cengiz'in dudaklarından dökülecek tek bir kelimeye bağlıydı.
Cengiz'in bakışları Ayşe'nin dolgun dudaklarında oyalandı. "Gergin misin?" diye sordu, sorusunda en ufak bir empati kırıntısı yoktu. Yalnızca bir gözlem, bir analiz. Sanki bir bilim insanı laboratuvarındaki denek üzerinde çalışıyordu.
Ayşe'nin yanakları hafifçe kızardı. "Biraz, Cengiz Bey. Bu... bu ortam..." Sesi cılızlaştı. Sanki kendi sesi bile bu lüksün, bu ihtişamın içinde kaybolup gitmişti.
"Bu ortam ne?" Cengiz, kadehini dudaklarına götürdü, viskinin yakıcı tadı dilini okşadı. İçindeki boşluğu kısa bir anlığına dolduruyordu. "Korkutucu mu? Yoksa çekici mi?"
Ayşe'nin gözleri, Cengiz'in yüzünden kaçıp havuzun dibindeki parlayan mozaiklere takıldı. "İkisi de, Cengiz Bey. İnsan hem büyüleniyor hem de..." Cümlesini tamamlayamadı. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Kalbinin ritmi kulaklarında davul gibi çalarken, diğer iki kadının sessizliğini ve üzerindeki baskıyı hissetti. Onlar da aynı şeyi hissediyordu, biliyordu.
Cengiz hafifçe gülümsedi. Bu, Ayşe'nin içinde bir umut kıvılcımı yaktı. Belki de ona acıyordu, belki de... "Büyülenmek güzeldir Ayşe. Korku ise... iyi bir öğretmendir."
Bakışları Ayşe'den ayrıldı, şimdi sarışın, uzun boylu, buz gibi bir güzelliğe sahip olan Esra’ya kaydı. Esra, diğerlerinden farklı olarak, daha soğukkanlı duruyordu. Belki de bu maskenin altında, Ayşe'den farksız bir çaresizlik yatıyordu. Gümüş rengi, derin yırtmaçlı elbisesi, oturduğu yerde bile bacaklarının kusursuzluğunu gözler önüne seriyordu. Cengiz, onun bu mesafeli duruşunu merak etti. Daha önce gördüğü onca kadın gibi miydi, yoksa bir farkı var mıydı?
"Esra," dedi Cengiz, sesi Ayşe'ye konuştuğundan daha tok, daha buyurgan çıkmıştı. "Sen ne düşünüyorsun? Korku ve büyülenme üzerine."
Esra’nın gözleri, Cengiz'in gözlerine meydan okurcasına baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir alay vardı. "Korku, insanın sınırlarını çizer, Cengiz Bey. Büyülenme ise, o sınırları aşma isteğini körükler." Sesi, pürüzsüz ve kendinden emindi. Diğerlerinden farklı olmak için çabaladığı her halinden belliydi. Ama Cengiz, bu sesin ardındaki titremeyi, o incecik çizgiyi duyabiliyordu. Herkesin bir bedeli vardı. Ve herkesin bir sınırı. O sınırları belirlemek Cengiz'in işiydi.
"Zeki bir cevap," dedi Cengiz, başını hafifçe yana eğerek. Esra’nın yüzünde kısa bir an için beliren gurur ifadesini yakaladı. "Peki sen, sınırlarını aşmaya ne kadar isteklisin, Esra?"
Soru, havada asılı kaldı. Esra’nın yüzündeki maske hafifçe çatladı. Gözlerinin derinliklerinde bir anlık tereddüt belirdi. Cengiz, bu tereddüdü sevdi. İşte buydu. Herkesin bir kırılma noktası vardı. Ve o, bu noktayı bulmak için sabırsızlanıyordu.
Üçüncü kadın, kumral saçlı, ela gözlü, daha narin bir görünüme sahip olan Zeynep'ti. O, diğerleri gibi iddialı giyinmemişti. Sade, krem rengi bir kokteyl elbisesi vardı. Gözleri sürekli Cengiz'in üzerindeydi, tıpkı avcısını izleyen bir kedi gibi. Diğerlerinin gerginliğinin aksine, onda daha çok bir tür merak, bir öğrenme arzusu vardı. Cengiz, onun bu sessizliğini daha tehlikeli buldu. Sessiz sular, her zaman daha derindi.
"Zeynep," diye seslendi. Cengiz'in sesi, şimdi daha yumuşak, adeta kadife gibiydi. Bu tonlama, Zeynep'in dudaklarında küçük bir gülümsemeye neden oldu. Bu gülümseme, diğerlerini rahatsız etti. İçten içe, bu sessiz kadına karşı bir kıskançlık dalgası yükseldi.
"Buyurun Cengiz Bey," dedi Zeynep, sesi de tıpkı kendisi gibi sakin ve yumuşaktı. Gözlerinde, diğerlerinde olmayan bir parıltı vardı. Bir bilgelik miydi bu, yoksa sadece gençliğin getirdiği cesaret mi?
"Senin sınırların ne Zeynep?" Cengiz, viskisinden son yudumu aldı, bardağın dibindeki birkaç buz parçası tıkırdadı. "Neler aşabilirsin? Nelerden vazgeçebilirsin?"
Zeynep'in gülümsemesi genişledi. "Sınırlar, Cengiz Bey, sadece zihnimizde var olan illüzyonlardır. Gerçekte, insan ne kadar ileri gidebileceğini bilmeden, hiçbir şeye sahip olamaz."
Cengiz, kaşlarını kaldırdı. Bu cevap, beklediğinden çok daha fazlasıydı. Genç kadının gözlerindeki o derinliği ilk kez fark etti. Bu kadın, bir oyun oynamıyordu; o, oyunun kendisiydi. "İlginç bir bakış açısı. Peki, bu illüzyonları aşmak için ne gibi bedeller ödemeye hazırsın?"
Zeynep, bakışlarını Cengiz'den ayırmadan, Ayşe ve Esra’ya doğru kısa bir bakış attı. Sonra tekrar Cengiz'e döndü. "Herkesin bir bedeli vardır, Cengiz Bey. Ve ben, benimki ne olursa olsun ödemeye hazırım. Yeter ki, sonunda hak ettiğimi alayım."
Cengiz'in dudaklarında, daha önce hiç görmediği bir gülümseme belirdi. Bu, diğer kadınların içini donduran, Zeynep'i ise daha da kışkırtan bir gülümsemeydi. Bu kadın, diğerlerinden farklıydı. O, sadece güzelliğiyle değil, zekasıyla da meydan okuyordu. Ve Cengiz, bu meydan okumayı severdi.
Kadehini boşaltmış, bardağı sehpanın üzerine bırakmıştı. Ayağa kalktı, bedenindeki her kas, yılların getirdiği disiplinle şekillenmişti. Yaklaşık elli yaşlarında olmasına rağmen, vücudu hala bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibiydi. Koyu renk takım elbisesi, üzerindeki gücü ve zenginliği haykırıyordu.
Kadınların nefesleri kesilmişti. Cengiz'in her adımı, bir sonraki hamlesini müjdeliyordu. Havuzun kenarına yavaşça yaklaştı, ayaklarını soğuk suya daldırdı. Su, bacaklarını nazikçe okşarken, zihninde her şey netleşiyordu. Bu kadınlar, onun için birer araçtı. Birer oyuncak. Ve o, oyuncaklarını seçmekten keyif alırdı.
"Bu gece, aranızdan birini seçeceğim," dedi, sesi havuzun üzerindeki loş ışıklar arasında yankılanırken. "Ve o, benim 'Gözdem' olacak."