• Yazardan •
• İki ay sonra •
Umut elinde ki kâğıt parçasında göz gezdirdi ve yanında duran avukata uzattı. "Dediğim gibi, bu vasiyet önce Aras'ın eline daha sonra Dilem ve Selin'in eline geçecek,” dedi Umut. "Anladım Umut Bey." Avukat gencecik yaşına acıyarak baktı adamın. Kendi ölümü için durmadan çalışıyordu. Kusursuz olsun ölümü diye en ince ayrıntısına kadar hesaplıyordu. "Şimdi ben son kez bir Alihan'ın yanına gideceğim, sonra başlayacağız." Avukat kafa salladı ve ayrıldı Umut'un yanından. Umut oturduğu masadan kalktı ve hastanenin beyaz koridorlarında yavaş adımlarla ilerledi. Ölümüne son iki saat kalmıştı. Dakikaları sayıyordu artık. Ellerini kot pantolonun cebine soktu ve durakladı Doktor Alihan'ın odasının önünde. Derin bir nefes aldı ve elini cebinden çıkarıp kapının kulpunu tuttu. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde Alihan yerinden kalktı. Son bir ay, bilemedin iki ay ömrü kalmış adama baktı. Alihan yerinden kalktı Umut ise odaya girip ona yaklaştı. "Vakti geldi." Umut'un içine kaçan sesi acı içindeydi. Alihan dolan gözleri ile baktı Umut'a. "Emin misin?"
"Öyle de öleceğim böyle de. Benim şansım yok ama Aras'ın var. Ne kadar erken ameliyata girerse o kadar iyi onun için." Kendisi ölecekti ama Aras’a umut olabilirdi. En azından dostu için bunu yapabilirdi Umut. "Üzgünüm Umut, keşke diyebilseydim sana bir şansın var." Alihan daha fazla dayanamadı ve erkekçe sarıldı son iki aydır hayatının her saniyesine ortak olan adama. Umut kendini daha fazla tutamadı ve kahvelerinden aktı acısı su damlası suretinde. "Hakkını helal et kardeşim." diyen Alihan ile Umut gözlerini sıkıca kapadı. "Helal olsun kardeşim. Sende et." "Helal olsun verdiğim ilaçlar." Ortamı yumuşatmak adına içi acıya acıya espri yapan Alihan ile güldüler ama gülümsemeleri gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. "Selin'im sana emanet Alihan. Ben gidince kimsesiz kalacak, kimsesi ol onun."
Kardeşinin adını ağzına alınca Umut'un içi titredi, sesi titredi. Babasının elini tutmuş eve ilk adımını atan kız çocuğu belirdi gözlerinin önünde. Babasının elinden tutmuş korku ile tanımadığı insanlara bakan sapsarı bir kız çocuğu. Babasının sürekli resimlerini gösterip bu senin abin diye tanıttığı çocuğu gördü sonra o kavganın ve kaosun içinde. Gayrimeşru kız çocuğu eve bomba gibi düşmüş annesi ile babasının birbirini yemesini izleyen Umut'un gözleri altın saçlı kız çocuğunu buldu. Kendisine gülümsüyordu tanıyormuş gibi. Umut ona bakınca Selin utançla kafasını eğdi ve pembe elbisesinin etekleri ile oynadı. Umut'un annesi Rümeysa ve Umut ile Selin'in babası Vedat kavga ediyordu Selin yüzünden. Selin kafasını kaldırıp tekrar Umut'a baktığında Umut gülümsedi ona. O kız çocuğu savunmasız bir güvercin gibiydi. Evet, evet sarı güvercindi o.
Ürkek ve çaresiz gözlerle etrafı izlediği için küçük bir cesaret vermek istedi ona ve gülümsedi. Selin, abisinin kendisine güldüğünü görünce oda gülümsedi eteklerini tutarak. Şimdi Umut'un gözlerinin önüne geldi o ürkek ve çaresiz kız çocuğu. Üstünde pembe elbisesi saçlarını iki yandan toplamış kendisine gülümseyerek bakıyordu. "Emanetine gözüm gibi bakacağım kardeşim gözün arkada kalmasın." Umut aldığı söz ile Alihan'dan uzaklaştı ve eli ile gözyaşlarını sildi. "Hoş çakal o zaman." dedi Umut sesi titreyerek. Umut daha fazla duramadı ve odadan dışarıya attı kendini. Bembeyaz koridorda insanlar yanından geçip giderken sadece onları izledi Umut.
Bu insanlara karşı nedensiz bir sevgi oluştu içinde. Ölüme adım adım giderken tüm insanları nedensiz sevmeyi öğrendi Umut. Hakikatte ölüm, ruhun aletlerini kullanmasını terk etmesinden başka bir şey değildir, ruhun aletleri ise organlardır. Ve Umut, ruhu organlarını terk edince onları çürümeye bırakmak yerine yaşatmaya karar vermişti. Bu hem o insanlar için hem de kendi için sonsuz bir hayattı. İnsanlar yaşayacak, gözleri görecek, kalbi atacak ve ciğerleri nefes alıp verecek. Ruhu olmasa da organları yaşayacaktı. Acı ama gerçek. Ölüm var sarılın, sevin…
Umut elini cebine attı ve Dilem'in ezbere bildiği numarasını tuşladı. Sabah ona doya doya sarılışı öpüşü geldi aklına. Gözlerinin önünde belirdi kızı son kez öptüğü an. Acı bir tebessüm belirdi dudaklarında. Arama tuşuna bastı ve kulağına götürdü telefonu. Hastanenin bahçesine çıkıp hastane duvarının dibine çöktü Umut gözyaşlarına hakim olmaya çalışarak. "Aşkım." Dilem'in melodi gibi gelen sesi Umut'un kulaklarına ulaşınca gülümsedi Umut. "Sevgilim," dedi silik bir ses tonu ile."Çok özledim seni," dedi Umut dolup taşan sesiyle. "Daha üç saat önce beraberdik ama" Dedi Dilem kıkırdayarak. "Seni senin yanındayken de özlüyorum ben sevgilim,” diyen Umut ile telefonun diğer ucunda ki Dilem utançla kafasını eğdi. "Umut ya utandırma şöyle." dedi Dilem ve iç çekti. "Akşam için ne yersin, ne yapayım sana?"
Umut dayanamadı ve elini ağzına götürüp hıçkırıklarını tutmaya çalıştı. "Bir şey yapma sevgilim, gül yeter sen. Sen gülersen ben doyarım sana," Diyen Umut ile Dilem’in yüzü düştü. Neden böyle konuşuyordu sevgilisi? Tamam, Umut hep böyle romantik cümleler kurardı ama sefer ki farklıydı. Dilem istemsizce endişelenmişti. "Umut sen iyi misin? Umut, yeter artık oyalandın geleyim yanına hastaneye gidelim,” dedi Dilem endişeyle. Uzun zamandır baş ağrılarından şikâyetçiydi sevgilisi ve tekrar başının ağrıdığını gülümsedi "Şuan müsait değilim, akşam gideriz. Hastanede buluşalım tamam mı sevgilim?" dedi Umut bunun son konuşmaları olduğunu bilerek. Bu konuşma, onların hikâyesinin son satırı idi. Hastanede buluşalım demişti Umut. Buluşacaklardı da ama bu bir doktorun odası olmayacaktı.
"Peki dediğin gibi olsun. Hastanede görüşürüz o zaman akşam,” dedi Dilem her şeyden habersiz telefonun diğer ucunda. Dilem bilmiyordu ki, sevgilisini bir dahaki gördüğü yer bir morg olacaktı. "Görüşürüz." dedi Umut sessizce. Acının buruk tebessümü vardı Umut’un yüzünde. "Dilem,” dedi Umut hikâyelerine sın noktayı koymak için. "Efendim aşkım?"
"Seni seviyorum biliyorsun değil mi?" dedi Umut içi acıya acıya. Umut böyleydi. Fedakârdı ve kendinden önce onun sevdikleri gelirdi. Yüreği öylesine büyük bir adamdı ki onun isyan etmeden verirdi canını sevdikleri için. "Umudum, neden böyle konuşuyorsun bilmiyorum ama bende seni seviyorum,” dedi Dilem anlam veremeyen bir ses tonu ile. Umut, Dilem’e her şeyden önce dost olmuştu ve onun böyle konuşması Dilem’i kahrediyordu endişe ile. "Nasıl?" dedi Umut gülümseyerek. Gözünde ki yaşların aksine yüzünde tebessüm vardı. "Ölecekmişsin gibi," dedi Dilem titreyen sesiyle. Diyemedi Umut, zaten öleceğim ben sevgilim. "Ölüm o kadar da kötü bir şey değil ki sevgilim. Ölüm sonsuz bir hayattır hem," Dedi Umut canı lime lime bir şekilde. Sadece birkaç saat sonra ölü bir adam olacaktı ve ölümü öylesine asil olacaktı ki gidişine yakışacaktı. "Umut!" Dilem artık dayanamamış susturmuştu Umut'u başına geleceğini bilmeden.
***
Umut sonunda vaktin geldiğini görünce arabasına bindi ve donuk bakışlarla baktı yola. Ölüm saati gelene kadar mezarı olacak uçurumda vakit geçirmiş şimdi ise arabasına binip sonsuzluğa gidecekti. "Benim de rolüm bu kadarmış sizin hikâyenizde." Umut'un son fısıltısı arabada süzüldü. Umut arabayı çalıştırdı ve gaza bastı. Araba hızla dipsiz uçuruma ilerlerken Umut gözünü kırpmadan bakıyordu sonsuzluğa. Sonunda yolun sonunda arabanın tekerlekleri yerden kesildi ve hızla karanlık denize çakıldı. Umut o an bir şey daha anladı. Ölüm korkusu, ölümden daha korkunçmuş. Ama Umut yine de mutlu olmaya çalıştı, çünkü bir sürü insana umut olup gidiyordu. Adam huzurla gözlerini kapadı ve gözlerinin önüne gülümseyen Dilem'i getirdi. Buda gördüğü son şeydi zaten.
***
"Hayır kuzum ya maalesef daha iş bulamadım." Yediği tostun kâğıdını tabağına bıraktı kız. Telefonda yakın arkadaşı Reva ile konuşuyordu. "Ne olacak bizim bu halimiz ya,” dedi Reva sıkıntı ile ama çok sürmeden ruh halini değiştirdi. “Bil bakalım ne oldu bugün?" Bir anda parlayan arkadaşına Dilem güldü hafifçe. "Ne oldu yine?" Diyen Dilem gözünün önüne gelen saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. "Denyonun biri sarkıntılık etti bende kafasında patlattım bardağı ne olacak!" diye homurdanan Reva ile iç çekti Dilem. Kadın olmak demek her zaman tetikte olmak demekti. Maalesef ne yaşadıkları şu Ülkede ne de şu Dünya'da bir kadın sorunsuz çalışamıyordu edebiyle. "Sonra ne oldu?" dedi devamı merak eden Dilem. Tahmin etmesi çokta zor değildi. "Kovuldum. Yani bende sendenim artık aşkım,” dedi Reva ümitsizce. "Hoş geldin kaybedenler kulübüne aşkım,” dedi Dilem de ve güldü.
"Umut eniştem nasıl?" diyen Reva ile Dilem’in yüzü istemsizce güldü. "İyi. Bu ara başı çok ağrıyor Reva ya. Selin'le konuştum onunla bile bir süredir görüşmüyormuş. Benim sorunlarım yüzünden adam bir türlü rahat bir nefes alamıyor ki. Sabahta beni aradığında sesi kötü geliyordu zaten, içim içimi yiyor. Biraz mutlu olur diye en sevdiği yemekleri yaptım inşallah morali düzelir, " diye mırıldandı suçlulukla. "Saçmalama Dilem, Umut asla bunun lafını yapmaz seni nasıl seviyor biliyorsun,” dedi Reva emin bir ses tonu ile. "Biliyorum ama Bir taraftan annem bir taraftan Yiğit, adam rahat nefes alamıyor üzülüyorum,” dedi Dilem hüzün ile. "O nefes alıyordur merak etme bebeğim, sen yardım ediyorsundur.” Manidarca güldüğünü duyan Dilem utançla homurdandı. "Terbiyesiz ve ayarsızsın."
"Bende seni bebeğim,” diyen Reva ile bir süre daha konuşup telefonu kapattı Dilem ve derin bir nefes alıp gözü duvarda ki saate kaydı. Geç kalmıştı Umut. Hep erken gelirdi yalnız kalmasın Dilem diye. Her ne kadar Dilem iş aradığı için rahatsız olsa da ve trip atsa da rutini bozmazdı. En iyisi Dilem tabağını yıkadıktan sonra onu aramalıydı. Sesi de kötü geliyordu zaten sevgilisinin. Dilem, telefonu eline alıp mutfağa ilerlerken ayağının takılması ile elinden telefon yere düştü. Dilem’in dudaklarından bir şaşkınlık belirtisi firar edince yere eğilip telefona baktı. Harika! Telefonu kırılmıştı.
***
Belki işi uzamıştır diye Dilem kendini sakinleştirmeye çalışırken telefonu bozulduğu için arayamamıştı. Ev telefonundan aradığında ise kapalıydı telefonu. Belki de toplantısı uzamıştı. Ama Umut toplantısı olsa bile onu habersiz bırakıp telefonunu kapamazdı. Derince bir of çekti ve parmaklarını saçlarından geçirdi Dilem. Kafasını dağıtmak adına televizyon izlerken çalan ev telefonu ile yerinden fırladı ve ev telefonuna doğru gitti. Belki de Umut arıyordur. Telefonu açıp hızla kulağına götürdü Dilem.
"Dilem." Selin'in ağlayan sesi kulağına erişince kaşlarını çattı Dilem. "Selin iyi misin?" dedi endişe ile. Bir hıçkırık daha koptu Selin'den. İyiden iyiye korkmaya başlamıştı. "Dilem, abim,” dedi kız hıçkırarak ağlarken. Bir şey olmuştu! Korkuyla dayandı sehpaya Dilem. Derin derin nefesler almaya başladı sakinleşmek adına. "Ne oldu Umut'a? Selin cevap ver!" Sesini kontrol edememiş ve bağırmıştı. "Abim hastaneye kaldırılmış," diyen Selin ile gözleri karardı Dilem’İn ve tutunma ihtiyacı hissetti. "Neden? Selin susmasana cevap ver hangi hastanede?"
***
Taksiden indiği gibi koşturarak içeriye girdi Dilem. Sanki her adımda içini çok daha büyük bir korku kaplıyordu. Sanki Her adımı ona değil de karanlığa atılıyordu. Sağ sola baktı panikle. Şimdi ne yapması gerekiyordu? Beynim durmuştu sanki. "Dilem!" Selin'in sesi acı bir çığlıkla firar etti dudaklarından. Kafasını hemen sağ tarafa çevirdi. Selin bitik bir halde ayakta zor duruyor, Dilem’in tanımadığı bir adamda onu belinden tutuyordu. Yutkundu Dilem. Umut'a bir şey olmasının imkânı yoktu. O iyi biriydi. İyilere bir şey olmazdı ki.
Adam, Selin'i sandalyeye oturttu ve kendisine doğru ilerlemeye başladı ağlamaktan kızarmış gözleriyle. "Gelme! Söyle Umut nerede söyle!" diye bir çığlık firar etti dudaklarından. Adam umursamadan gelmeye devam etti. Hıçkırarak ağlaması Umut'u getirecekmiş daha da şiddetli ağlamaya başladı Dilem. Çünkü Umut onun ağlamasına dayanamazdı. Adam karşımda sonunda durdu ve kollarını tuttu. Sanki kendisini yakından tanıyordu. Öyle bakıyordu Dilem’e ama Dilem tanımıyordu. "Dilem sakin ol. Ben Umut'un arkadaşıyım," diye mırıldanan adamı dinlememeyi seçti. "Kes sesini! Umut nerede söyle! Söyle ya susma," dedi Dilem ağlayarak. Aklına gelenin başına gelmemesi için dua ediyordu.
"Dilem, Umut'u kaybettik." O anda Dilem’in çığlığı ve Selin'in hıçkırarak ağlaması birbirine karıştı. Doğru olamazdı bu. Dilem’in Umudu onu bırakıp gidemezdi. "Yalan!" bir feryat yankılandı hastane koridorunda. Ona acıyarak bakan insanlar bile umurumda değildi. "Yalan tamam mı Yalan! Umut beni bırakmaz! Umudum o benim!" Doktor Alihan çıldırmış gibi bağıran Dilem’i kendine çekti ve sarıldı. Dilem ise o an kim olduğunu bile umursamıyordu bu adamın. Yaşlardan zorlukla araladı gözlerini ve yere çökmüş çığlık çığlığa ağlayan Selin'i gördü. Allah’tan bunun bir kâbus olmasını ve uyanmasını diliyordu.
***
• İki saat önce •
Aras Artemis'in bulmak için didik didik her yere baktırırken ansızın odanın kapısı açıldı. Yüzü bembeyaz olmuş Asaf girdi içeriye. "Aras," dedi Asaf titreyen sesiyle. Aras ona baktı soran bakışlarla. Şuan Asaf ve boş işleriyle uğraşmayacaktı. Artemis'i bulmak için zaman kaybedemezdi. "Aras, Umut sana bir zarf yollamış bende açmış bulundum." Asaf'ın gözünden akan yaşlarla Aras yerinde dikleşti. "Ne zarfı?" Aras usulca Asaf'ın yanına gitti ve Asaf cebinde ki zarfı çıkarıp uzattı. Aras kaşlarını çatıp zarfı aldı ve içinde ki kâğıdı da çıkarıp okumaya başladı.
"Çok gencim, daha yolun ortasına bile gelmedim ama bir kaç gün sonra ki ölümümü huzurla bekliyorum. Son evrede tümör tanısı konulduğunda bana tüm hayatımı sorguladım. Önce Dilem'i düşündüm. Sonra Selin'i, Yiğit'i ve bir çıkış yolu bulamadım. Bu kadarmış benim de kaderim dedim ve geçtim. Sizde öyle yapın olur mu? Üzgün değilim çünkü anlamlı bir hayat yaşadığımı düşünüyorum. Ama Üzgünüm de sizi göremeyeceğim için. Geleceğinizin hiç bir anına şahit olamayacağım için üzgünüm. Dilemimin kokusunu içime çekemeyeceğim, Selin'i mi beyaz gelinlikler içinde göremeyeceğim ve Aras'ın tekrar hayata tutunduğunda yanında olmayacağım için üzgünüm. Şimdi size son bir şeyler söyleyip gerçek vasiyetime geçeceğim.
Sizden istediğim son gününüzmüş gibi her gününüzü yaşamanız. Beni de unutmamanız. Arada bir gelip mezarıma çiçek bırakırsınız değil mi? Dilem'im, senin çiçek getirmene gerek yok sen zaten çiçeksin. Sen gel arada bana yeter. Dilem, mutlu ol sevgilim. Evlen, anne ol, iyi bir eş ol en önemlisi sen, sen ol. Hayatının iplerini salma benden sonra. Aras'a da, Selin'e de geçerli bu dediklerim. Hayatınızın iplerini elinize alın. Vasiyetime gelirsek...
Aras, kalbimi al kardeşim. Kara toprak organlarımı çürüteceğine başkalarına can versin. O kalbi al ve hayatını yaşa. Eğer o kalbi almazsan sana hakkımı helal etmiyorum. Sana yıllar önceden bir can borcum vardı. Ödeşmiş olduk işte söylenme. Ha, son bir şey daha. Dilem ‘in yanında olur musun? İkinizi de birbirinize emanet ediyorum, lütfen bu isteğimi yerine getirin. Biliyorum siz iki inatçı anlaşamazsınız ama ben gelecekte anlaşamazsınız da birbirinizin yanında olduğunu görüyorum. Hislerim öyle diyor. :)
Dilem, sana oturduğumuz evin tapusunu bırakıyorum ve bankaya da seni uzun süre idare edebilecek bir para. Yaklaşık bir yirmi yıl idare edecek kadar. :) Almamazlık etme sakın, sana da hakkımı helal etmem. O para senin hakkın. Kendin ve Yiğit için güzel bir hayat kur, yaşayın uçsuz bucaksız bir sevgiyle.
Kardeşim, Selin'im, can tanem benim... Daha dün gibi aklımda pembe elbisenle iki yandan bağlanmış saçların. Seni ilk gördüğüm o an. Kan çekiyor derler ya, beni can çekti sana. Seni önce Alihan'a sonra Allah'a emanet ediyorum. Sana üstümde ki hisselerin hepsini ve Yelsalı Yalısnı bırakıyorum. Selin, bu hayatı hak etmiştin sen. Odamda ki tüm özel eşyaları saklamanı istiyorum. En azından onlar yaşasın, yaşatsın beni. Ha, bu arada Cansız bedenimi görmenizi istemiyorum. Beni son gördüğünüz halimle hatırlayın diye. Özellikle bunu Alihan'a belirttim.
Benden bu kadar artık. Herkes hakkını helal etsin çünkü ben ediyorum hakkımı size helal. Mutlu olun. Hepinizi önce birbirinize, sonra Allah'a emanet ediyorum. Sevin, sevilin..."
***
Aras, Asaf, Cenk ve Kadir herkesten önce hastaneye geldiğinde Umut'un onu tanıştırdığı Alihan'a gitti Aras. Umut'un cansız bedeni hastaneye gelmiş sevdiklerine haber verilmişti. Alihan ve Aras karşı karşıya kaldığında ikisi de yıkık bir haldeydi. "Bitti mi?" Aras'ın kırgın sesiyle Alihan kafa salladı. "Seni ameliyata almalıyız hemen Aras. Umut hastaneye dilekçe verdi organları ihtiyaç sahiplerine ulaşacak ama önce sen." Aras itiraz edecek gibi olduysa da aklına Umut'un hakkımı helal etmem demesi geldi ve arkasını dönüp alnını duvara bastırdı. "Haksızlık bu. Haksızlık!" Aras kendi kendine sayıklarken Alihan iç çekti. "Bu o kadar kolay değil. Hemen bir insandan kalp alınıp diğer insana nasıl takılır?" dedi Aras titreyen sesiyle.
"Umut bunu da düşündü," dedi Alihan ve masanın üzerinde ki raporu uzattı Aras'a. "Umut senden habersiz test yaptırdı. Şu kan verme olayı var ya o onun tedavisi için değildi senin içindi. Her şeyiniz uyumlu, şuan da her şey hazır." Aras gözlerini sıkıca kapattı ve yüzünü ellerinin arasına aldı. "Tamam, istediği gibi olsun."
***
• İki gün sonra •
Gözyaşlarından göremez olmuştu artık o boş mezarı Diilem. Koluna girmiş Reva'nın onu zorlukla ayakta tuttuğu gerilen bedeninden belliydi. Selin'i ise Umut'un doktoru Alihan tutuyordu ayakta ve hıçkırarak ağlıyordu. Nasıl ağlamasındı. Ailesinden geri kalanı, abisi ölmüştü. Yalnız kalmıştı. Umut'un arkadaşları da buradaydı ama Aras yoktu. Kalbini alan Aras ameliyattan sonra yoğun bakıma alınmıştı hâlâ uyanmamıştı.
Aras, Umut'un can dostum diye bahsettiği o adam kalbini aldığı için çok kızdı Dilem ama sonra vasiyeti okuyunca kızgınlığı uçup gitti. Güzel kalpli adamıydı Dilem’in o. Dilem’i o adama emanet etmişti. ‘Ah Umut, başka birini bulamadın da beni kalbini alan o adama emanet ettin’ diye düşünüp duruyordu Dilem kendi içinde. Dilem saatler geçtikçe sessizleşmişti. Yaşlar gözlerinden o fark etmeden akıyordu. Şimdi o boş mezara onun umutları konulacak kar beyaz kefenle.
Umut'un böbreği elli yaşında ki üç çocuk babası, böbrekleri iflas eden Engin Özkızıl'a verilmiş, çocukları mutluluktan ağlamıştı. Umut'un karaciğeri otuz dört yaşında ki iki çocuk annesi Menekşe Yılmaz'a verilmişti. Umut'un gözleri on dokuz yaşında ki doğuştan görme engelli Mete Günaydın'a verilmişti.
Ve Umut'un kalbi... Umut'un kalbi yirmi beş Yaşındaki, bir kaza sonucu kalbini kaybeden 'Maur Aras Athan'a verilmişti. Can borcu olan adama. Dilem’İn sevdiğinin kalbi şimdi başka bir bedende atıyordu. O kalp Dilem’e aitti! Sonuç olarak Allah bir can amıştı ama dört cana hayat vermişti.
Bu haksızlıktı. Neden Dilem’in umudu? Tabutun kapağı açıldı ve kar beyaz kefene sarılan Umut’u aldılar. Gözlerini kapadı sıkıca daha da sıkı tutundu Reva'ya Dilem. Boş mezara koyulan Umut'un ardından tahtaları yerleştirdiler mezara. "Gidiyor Reva," dedi çaresiz bir sesle. "Gidiyor," diye mırıldandı Reva arkadaşını onaylayarak. Umut'un arkadaşları toprak atarken üstüne, tırnaklarını Reva'nın koluna geçirdi Dilem.
Alihan, Selin’i arkadaşına teslim etti ve yanlarına gidip küreği aldı ellerinden. Oda attı toprak Umut’un kefenle sarılmış bedeninin üzerine. Sonunda bitmişti. Kürekleri bıraktılar ellerinden, mezar kapandı. Reva'nın kolunda çıktı Dilem ve taze mezara doğru gidip mezarın yanına oturdu. Elini tazecik toprağın üstünde dolaştırdı ve fısıldadı. "Hoş çakal Umudum.
***
• 1 Gün Önce •
İnci Sofia Athan, Oğlunu en iyi dedektifleri tutup arattı ama sadece yanında olan bir kaç kişiye ulaşabildi. Oğlu adeta kendini zırhla kaplamıştı onu bulmamaları için. Oğluna ulaşmanın tek yolu olarak O insanlardan birini seçti ve Kadir'e ulaştı. Kadir'den haber getirmesini istedi ama Kadir kabul etmemişti. Ona güvenen insana ihanet edemezdi Kadir. Ama sonra İnci sürekli ağlayıp Kadir'e yalvarınca Kadir acılı bir anneye yardım etmek için kabul etti. Her bilgiyi olmasa da ufak tefek bilgiler veriyordu kadına en azından avunması için.
Aras kaza yaptığında ilk söyleyip söylememek arasında kalsa da Kadir bir ay sonra Aras'ın ameliyat için yurt dışına gideceğini öğrenince bilmeye hakkı var diyerek İnci'ye her şeyi hemen hemen anlatmıştı. İnci, Kadir'den Aras'ın kaza haberini alınca apar topar Adonis'ten kaçarak gelmişti ve oğlunun bir ay sonra yurt dışında ameliyat olacağını zannederken geldiği gibi oğlunun ameliyatta olduğu haberini almıştı. İnci ne yapacağını bilmez bir halde hastaneye gitmişti Kadir'in yardımı ile. İnci ameliyathanenin önünde Asaf, Kadir ve Alaz ile birlikte bekledi ve daha fazla buna katlanamadı hastaneden çıkıp gitti.
Asaf iki tane korumayı takmıştı İnci'nin peşine. İnci, Miso'nun yani Aras'ın öz babası Mustafa Karaduman'ın Miso isimli kafesine gelmiş heyecan ve korku ile içeriye girmişti. Miso'yu gençlerle dolu olan kalabalık bir masanın önünde onlarla konuşurken bulmuştu. İçeriye girmesi ile Miso kaldırıp kafasını gelene baktı masadakiler ile birlikte. Kader çarkı hızla dönmüş ve durmuştu yine hüzünde. Aras'ın, Türkiye'ye ayak bastığı an geçmişin o aralık kapısı ardına kadar açılmış hüznü buyur etmişti içeriye.
Şimdi yılların çökmüşlüğünü yüzünde taşıyan Miso çaresiz gözlerle bakıyordu İnci'ye. İnci Sofia gözlerinde sel olup akan yaşlarla bir kaç adım daha yaklaştı Miso'ya. Masada İpek dışında kimse bilmiyordu İnci'yi. Masadakiler bilmeseler de, bu kadının Miso'nun hikâyesinin bir parçası olduğunu anlamışlardı gözlerindeki hüzünden. Her ikisinin de sol gözünün altında dikey yara ele vermişti onları. Miso'nun yıllardır kalp yarası olan kadının bu kadın olduğunu anlamışlardı.
İpek ise şoktaydı. Miso'dan aşkla dinlediği kadın buradaydı. Bir sessizlik hakim olmuştu ve herkes gözünü kırpmadan onları izliyordu. Karşı karşıya kalan İnci ve Mustafa birbirlerine baktılar. Ne kadar değiştiklerine mesela, ne kadar değişmediklerine. İnci yalvarırcasına boynunu büktü. O an Miso dudaklarına birbirine bastırdı. Kızıyordu İnci'ye ama kıyamıyordu da. Neden gelmişti bunca yıl sonra? "Mustafa, yardım et," dedi İnci hala kırık ama eskisi gibi de bozuk olmayan Türkçesi ile. Oğlu Aras'a Türkçe öğretmek için çok uğraşmıştı İnci. Belki olurda Aras bir gün babasıyla tanışırdı, yabancılık çekmesin istedi.
Miso yutkundu bir nefes takılı kaldı boğazında. "Neden geldin?" dedi Miso yılların verdiği sertlikle. "Oğlum için," diyen İnci ile İpek yutkundu ve titreyen ellerini bacaklarında gezdirdi. Suçluluk duyuyordu. Aras'ı daha erken söylemeliydi Miso'ya. Miso, İpek'e kızsa da yeriydi. Nasıl böyle düşüncesizlik yapabilirdi. Miso anlamayarak baktı İnci'ye. Oğlum için diyordu. Mustafa'nın kanayan yarasına tuz basıyordu. "Sofia,"dedi Miso ama İnci sözünü kesti onun. “Önce bir dinle Mustafa," dedi İnci günlerdir ağlamaktan kısılmış sesiyle.
Eskide İnci'yi dünyanın en güzel şeyimiş gibi dillendiren Mustafa ona Sofia diyordu ve bu İnci'yi mahvediyordu. Miso susmayı seçti. İnci'ye kızgın olsa da hala dayanamıyordu tek bir damla gözyaşına. Geçmiş aslında geçmemiş. Miso şu saniyelerde anlamıştı bunu. "Oğlum Yunanistan'ı terk edip Türkiye'ye geldi. Ondan haber alamıyordum aylardır iki gün önce kaza yaptığını öğrendim," dedi İnci titreyen sesiyle. Sesinde ki çaresizlik Miso'yu bile yakmıştı. "Kalbi çok zarar görmüş, kalp nakli gerekliymiş. Çok çaresizim Mustafa. Kızım kaçırıldı, oğlum ölmek üzere," dedi İnci elini İpeklerin masasına koyup destek almaya çalışırken.
Masadakiler çaresiz kadını ve ondan da çaresiz görünen Miso'yu sessizlikle dinliyordu. İpek nefes alamadığını hissediyordu artık. Az sonra gerçekler ortaya çıkacaktı. "Babaları nerede Sofia? O çok güçlü Adonis nerede?" dedi Mustafa sesinde ki kızgınlığa ve imaya engel olamayarak. "Mustafa, Aras'ın babası Adonis değil," Dedi İnci kısık bir sesle. Miso bir kaç saniye algılayamadı. Daha sonra İpek ile kaza yapan adının Aras olduğu aklıma geldi ve gözlerini İpek'e çevirdi. İpek suçlulukla kaçırdı gözlerini. Herkes o an İpek'e odaklanmıştı. Olması imkânsız denebilecek bir tesadüf söz konusuydu. Miso, İpek konusunu sonraya bıraktı ve tekrar İnci'ye döndü.
"Aras yirmi beş yaşında Miso," dedi İnci Sofia o an işte durmuştu zaman Miso için. Yirmi altı yıllık acısı, sevdası, öfkesi ve hüznü birbirine karışmış gibiydi. Bu kez Miso kavradı Akın'ın oturduğu sandalyeyi destek almak için. Herkes az çok anlamıştım olanı biteni. "Maur Aras senin oğlun. Bizim oğlumuz Miso," dedi İnci ve bir kez daha büktü boynunu. Miso'nun zihninde sadece 'Bizim oğlumuz' yankılanıyordu. İpek dışında herkes şok olmuştu. Diller lâl gönüller yangın yeri olmuştu. Miso'nun gözleri karardı ve sendeledi. İnci bir şey yapabilecekmiş gibi onu tutmak için atıldı ama onu tutan Akın'dı. Akın yerinden kalktı ve Miso'yu oturttu. Yeşim'de kalktı yerinden ve İnci'nin yanına gidip kolunu tuttu. "Ayakta kalmayın." dedi ve kendi yerine oturttu. Miso ve İnci masada bir kez daha karşı karşıyaydı. "Aras'a hamile kaldığımı anladığımda çok geçti. Adonis ile babamın zoruyla evlenmiştim. Gelemedim. Gelemezdim de. Ben nereye gidersem gideyim ne babam nede Adonis bırakırdı beni. Hayatını mahvedemedim," dedi İnci.
Elleri titriyordu ama dili susmuyordu. Yıllardır içinde tuttuğu her şeyi hayallerinde yaşattığı sırdaşına söylüyordu. "Hayatımı mahvedemedin mi? Yıllarca oğlumdan habersiz yaşadım ve hayatımı mahvetmedin öyle mi?" dedi Miso bağırarak ve eliyle masaya vurdu. İnci irkildi ve gözleri kaçırdı. İpek’ler de bakmıştı onlara. Yılların hesaplarını yatırmışlardı masaya. "Yapamadım anla," dedi İnci kısılmış sesiyle. "Adonis, karnım şişmeye başlayınca anladı hamile olduğumu. Kendinden olmadığını da biliyordu. Çünkü direne bildiğim kadar aylarca, direndim yatağına girmemek için," dedi İnci ve utançla gözlerini kaçırdı. Direndi ama işe yaramadı girdi yine buz gibi olan yatağa. Miso sakin kalabileceğini sanmıyordu artık. Yerini unuttuğu kalbi acıyla atmaya başlamıştı. Damarlarında unuttuğu o hissin aktığını hissediyordu. Kıskançlık hissi! "Zorla aldırmaya kalktı. Parçamızı öldüremezdim çok direndim ama sonunda boyun büktüm ona. Aras'ı doğurmama izin verdi ama karşıığında gerçek bir evlilik istedi. Kabul ettim," dedi İnci.
Miso masanın altından bacağını sıkıyordu sinirden. "Artemis doğdu 5 yıl sonra. Aras, Adonis'i babası olarak biliyordu ama ondan hep nefret ediyordu. Çünkü Adonis sorunları olan bir adamdı. Sadistçe davranışları olan bir adam. Aras'ın bunlara şahit olmasını istemezdim ama oldu, " dedi İnci ağlayarak. Oğlunun yaşadıkları ve kendi yaşadıkları gelmişti aklına. Oğlunun önünde dövülmüştü, hakarete uğramıştı, işkence çekmişti. Oğlu 15 yaşında elini kana bulamıştı. Ölse dahi İnci o anı unutmazdı. Adonis, İnci'ye sadistçe işkence etmeye kalktı ve Aras buna şahit olmuştu. Aras'ın gözü dönmüştü. Mutfaktan aldığı bıçağı Adonis'in sırtına saplamıştı annesi uğruna.
O zaman büyümüştü Aras. Adonis haftalarca hastanede yattı ve İnci Aras'ı öldüreceğinden korkarak yeni bir anlaşma yaptı Adonis ile. Artemis'ten uzak duracaktı İnci. Kendi öz kızından içi acıya acıya diğer evladı yaşasın diye uzak durdu. Bir evde iki yabancı oldular kızıyla. Sonra Aras'ın mavilerinin ışığını söndürdü. Kırmızıya bulandı onları merhamet dahi etmeden. "Artemis'i, kızımı abisine karşı doldurdu. Artemis Aras'a hep soğuktu. Adonis iki kardeşi birbirine düşman etti ve elimden hiç bir şey gelmedi," dedi İnci elinin tersi ile gözyaşlarını silerek. Miso oğlunun yaşadıkları düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Peki ya İnci'nin yaşadıkları? Yirmi altı yıl önce elinin tersi ile bile dokunmaya kıyamadığı İnci'si. "Aras öyle böyle büyüdü. Bir kız arkadaşı vardı. Bana hep onu anlatırdı," dedi İnci buruk bir gülümseme ile. "Çok güzel seviyordu Miso. Senin gibi çok güzel güzel seviyordu." Göz göze geldiler. Birbirlerine pişmanlıkla baktılar.
"Teressa, yani kız arkadaşı Adonis'in holdinginde odasındaymış. Oda taranmış ve o sırada Aras'ta oradaymış. Âşık olduğu kızı kendi elleriyle ölüme teslim etmiş oğlum," dedi İnci ve hıçkırıklarına engel olamadı. "Sonra işte Yunanistan'da duramadı Türkiye'ye geldi. Haber alamadım aylarca. Sonra ona yakın olan birinden haber almaya başladım. Artemis, Adonis'in düşmanları tarafından kaçırıldı yine elimden bir şey gelmedi. Şimdi de gelmiyor. Oğlum kaza yapmış ve kalbe ihtiyacı var, " dedi İnci elleriyle gözlerini kapadı. Kendini o kadar aciz hissediyordu ki. "Ben veririm!" dedi Miso bir an bile düşünmeden. İnci kaldırdı gözlerini ve Miso'ya baktı. Dağ gibi adam yıkılmıştı önünde. "Bir ay içinde ameliyat olacak haberini aldığım gibi Adonis'ten kaçıp buraya geldi,." dedi İnci gözlerini parmaklarına indirerek. "Ama bir ay sonra değil şimdi ameliyat oluyor Miso," dedi İnci. Oğlu Aras ameliyata alınmıştı ve o son kez oğlunu bile görememişti. "Bir ay için yurt dışında ameliyat olacaktı ama uygun kalp bulunmuş. Çok acı ama gencecik bir çocuk saatler önce ölmüş ve kalbi Aras ile eşleşmiş. Kalbi Aras'a naklediliyor şuan. Kime gideceğimi bilemedim. Hastaneden çıktığım gibi sana geldim. Yıllarca senden gizli saklı haberler aldım, burada olduğunu biliyordum," dedi İnci ve kızarmış gözleriyle Miso'ya baktı.
Bir cesaret titreyen elleriyle masanın üzerinde ki ellerini tuttu Miso'nun."Sana İhtiyacım var Miso," dedi İnci titreyen sesiyle. Miso gözlerini indirdi birleşik ellerine. Kırıp döküp, bağırıp çağırmak istiyordu. Ama yapamıyordu. Adonis denen pisliğin nasıl bir şerefsiz olduğunu görmüştü yıllar önce. İnci'ye de kıyamıyordu zaten ama yinede gururunu ayaklar altına alamazdı Miso. Öleceğini bilse bir daha İnci'nin elini tutmayacaktı. Ellerini çekti Miso. "Hastaneye gidiyoruz," dedi katı bir sesle yerinden kalktı ve İnci'ye bakmadan kapıya yürüdü. İnci'de bir çare yerinden kalktı ve onu takip etti. Miso kapıdan çıkacakken durdu ve İpeklerin olduğu tarafa baktı. İpek suçlulukla gözlerini kaçırdı. "Konuşacağız İpek." dedi Miso.
***
İnci Sofia ve Miso ameliyathanenin önüne geldiklerinde Kadir, Asaf, Cenk ve Alaz'ı gördüler. İnci'yi takip eden Miso dört gençte göz gezdirdi. Asaf Fotoğraflardan tanıdığı Mustafa Karaduman'ı görünce şaşkınlıkla kalakaldı. Tamam, İnci'nin Miso'ya gittiğini duymuştu, adamlar durum raporunda zaten söylemişlerdi ama asla buraya geleceklerini tahmin etmemişti. "Durumu nasıl Kadir?" dedi İnci titreyen bir sesle. Kadir Asaf'tan bakışlarını kaçırdı "Ameliyat hala bitmedi bekliyoruz işte," dedi Kadir. Arkadaşlarına ihanet ettiği için utanıyordu adam ama ne yapabilirdi ki? Anne onun yumuşak karnıydı ve kadına hayır diyememişti. "Neden birden ameliyata alındı Aras?" dedi İnci. Kadir ile Asaf göz göze geldi. "Abime yakın bir arkadaşı beyninde tümör olduğunu öğrendi onun için sayılı günleri vardı oda dilekçe yapıp kalbi abime verilsin istemiş işte. Dünde olan oldu Umut öldü abimde ameliyata alındı," Dedi Kadir ve duvara yaslanıp herkesle alakayı kesti.
***
"Allah'ım oğlumu sen bana bağışla," dedi İnci titrek bir sesle. Asaf, Kadir, Cenk ve Alaz İnci'ye baktı. Kadın çökmüş bir yıkıntılığı andırıyordu. Nasıl olmasın ki? Kızı kaçırılmıştı ve oğlu kalp ameliyatı oluyor, ölümle cebelleşiyordu. "İyi olacak. Daha birbirimizi tanıyacağız hem biz," dedi Miso gözlerini beyaz duvardan ayırmadan. İçinde kasırgalar kopuyordu ama dışından öyle boş bakıyordu ki. "Umudum kalmamış gibi hissediyorum," dedi İnci parmakları ile oynarken. Yirmi altı yıllık sevdası ile bir ameliyathanenin önünde oturmuş konuşuyordu. Küçük bir kız çocuğuydu bu adama tutulduğunda. Büyüdü, anne oldu ama hâlâ yüreği onu görünce dışarıya çıkmak ister gibi kanat çırpıyordu. Bu haksızlıktı. Miso ise içinden deli gibi sarılmak istese de sadece bir an gözü kadının yüzük parmağına kayıyor içi buz tutuyordu. O adamın yüzüğü Miso'nun içini buzullaştırıyordu.
"Hâlâ umut edebilir miyiz ki?" İnci gözlerimi Miso'dan ayırmıyordu. Sadece Miso'nun bir kere olsun kendisine bakmasını istiyordu. Çok mu istiyordu? "Umut hep vardır, " dedi Miso ameliyathanenin kapısına bakarak. Çok orada oyalanmadan Miso ilk kez çevirdi gözlerini İnci'ye. İçinden yıkıp dökmek gelse de yapamıyordu. Kendisi için dahi olsa kadının bir damla gözyaşı dökmesini bile istemiyordu. Asaf, Kadir, Cenk ve Alaz onlardan başka her yere baksalar da kulakları İnci Ve Miso'da idi. Asaf'ın kafası karışmıştı. Böyle bir adam niye oğlunu kabul etmesin ki? Bir şeyler dönüyordu.
İnci, kendini öyle güçsüz ve çaresiz hissediyordu ki dayanma gücü kalmamıştı. Miso'nun gözyaşları süzüldü yanaklarından. İçinden geçirdi o an üstat Oğuz Atay'ın bir şiirini; Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler; ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır. Söylenecek çok şeyler var aslında ama susuyordu Miso. Eğer susmazsa yılların inşaa ettiği kederden duvar yıkılacaktı. "Yirmi altı yıl boyunca çok şey yaşadım Mustafa. Kimsenin aklı hayali almaz inan bana. Babasının prensesi şımarık İnci Sofia'dan eser kalmadı. Artık tek amacım çocuklarım için bir gün fazladan yaşayabilmek oldu. Aras'ın ismini ben koydum. Ama ilk ismi yani Maur ismini o koydu. Zoruma gitse de istediği ismi koymaktan başka çarem yoktu. Biliyorsun; Maur karanlık demek. Ama Aras'ı ben koydum ona. Aras'ın anlamı çok hoşuma gitmişti. Hazar Denizine akan bir ırmağın ismi. O Irmak gibi aksın oğlumuz sana istedim," diyen İnci elinin tersi ile sildi gözyaşlarını.
Miso gözleri kapadı. Ne yaşatmıştı bu adam İnci'ye? Bir zamanlar sevmeye bile kıyamadığı kadına ne yaşatmıştı bu kadar bu adam? "Hepimizin hayatı cayır cayır yandı yıllarca," dedi Miso mırıldanarak. İnci ile göz göze geldi. İkisi de büyümüştü. Toy değillerdi. Yıllar onlara acımamıştı. "Hâlâ da yanıyoruz," dedi İnci titreyen sesiyle. "Yanıyoruz," diye onayladı Miso onu.
***
Hiç bir tepki vermiyordu Dilem ve sadece bunun bir kâbus olması için dua ediyordu. Çalan kapı ile birden irkildi. Reva ve arkadaşının yanından kalkıp kapıya doğru gitti. Dilem’in gözleri yine eski yerini buldu. Umut ile sarıldıkları resmi. Ne kadar da güzeldiler. Acıyla kapandı gözleri kızın. "Hazar Dilem Özil?" isminin telaffuz edilmesi ile kafasını kapıya doğru çevirdi Dilem. Kuryeydi gelen. "Burada kendisi," diye mırıldandı Reva. "Bir paketi var Hazar Hanımın." Bir soluk çektim ciğerlerine Dilem. Kalktı yerinden güçsüzleşmiş bacaklarıyla ve kapıya doğru gitti yavaş adımlarla.
Bacakları güçsüzlükten titriyordu. Birden dengesini kaybetti ve kendini yerde buldu Dilem. Reva yanına geldi koştura koştura arkadaşının. Sanki içine attığı her şey bir anda patlamış gibi hıçkırarak ağlamaya başladı Dilem. Bazı sesler duyuyordu ama ne konuştuklarını anlamıyordu. En son tek gördüğü şey ise karanlıktı. Hep böyle mi olacaktı Umut'tan sonra? Dayanabileceğini sanmıyordu Dilem. Yaşadıkları ağır geliyordu artık.