Bölüm 1 GÖRÜLEN ŞEYLER
🔥 KÜL VE GÜL
GÖRÜLEN ŞEYLER
Hastane koridorları, insanın içindeki sesi dışarı çıkaran yerlerdi.
Çünkü burada hiçbir şey tamamen sessiz değildi; yalnızca bastırılmıştı.
Aslı Yıldırım yürürken topuklarının sesi zeminde yankılanmıyordu, ama yine de her adımını duyuyordu. Beyaz ışık, duvarlardan yansıyarak gözleri yormayan ama zihni yoracak kadar steril bir aydınlık yayıyordu. Havada antiseptik kokusu vardı, fakat onun altında başka bir şey daha… tanıdık bir şey… çaresizlik.
Bu kokuyu yıllardır tanıyordu.
Ve bu kokunun olduğu yerde, insanlar ya yardım isterdi… ya da yardımın gelmesini istemediğini fark ederdi.
Elindeki dosyaya bir kez daha baktı.
Defne Koral. 23 yaş. İntihar girişimi.
Altında küçük bir not:
“Yakını ile getirildi.”
Aslı’nın bakışı o satırda yarım saniye fazla kaldı.
Çünkü bazen hasta değil, yakını daha tehlikeliydi.
Kapıyı çalmadı. Açtı.
İçeri girdiğinde ilk gördüğü şey Defne olmadı.
Boşluk oldu.
Oda düzenliydi. Fazla düzenli. Yatağın çarşafı neredeyse askeri bir titizlikle düzeltilmişti. Bu, kriz sonrası bir odada beklenen bir görüntü değildi. Kaos, iz bırakırdı. Burada iz yoktu.
Bu, müdahale eden kişinin kontrolünü gösterirdi.
Aslı’nın zihni bunu not etti.
Sonra gözleri Defne’ye kaydı.
Genç kız yatakta oturuyordu. Bileği sarılıydı. Yüzü solgundu ama gözleri… gözleri hâlâ canlıydı.
Bu, tehlikeliydi.
“Merhaba,” dedi Aslı.
Defne başını kaldırdı. Aslı’ya baktı. Uzun süre baktı.
Tanıyormuş gibi.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Geç kaldınız.”
Aslı durmadı. Sandalyeyi çekip oturdu.
“Hayır,” dedi sakin bir tonla. “Tam zamanında geldim.”
Defne’nin gülümsemesi biraz genişledi. “Profesörsünüz, değil mi?”
“Aslı Yıldırım.”
“Biliyorum.”
Bu cevapta bilgi vardı ama aynı zamanda bir seçim de vardı.
Aslı kalemini çıkardı. “Beni nereden tanıyorsun?”
“İnsanların neden ölmek istemediğini değil… neden tekrar tekrar ölmek istediğini anlattığınız bir konuşma vardı.”
Aslı gözlerini kaldırdı.
Defne devam etti.
“Orada bir şey söylemiştiniz… ‘Bazı insanlar ölmek istemez, sadece artık aynı şekilde yaşamak istemez’ demiştiniz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Aslı başını hafifçe eğdi. “Hâlâ doğru.”
“Ben de o insanlardanım,” dedi Defne.
Aslı yazmaya başladı.
Ama aslında yazdığı şey kelimeler değil, ritimdi.
“Neler oldu?” diye sordu.
Defne omuz silkti.
“İlaç aldım. Sonra kestim.”
“Ölmek için mi?”
“Hayır.”
“Peki neden?”
Defne bu soruda durdu.
Sonra Aslı’nın gözlerinin içine baktı.
“Görülmek için.”
O an oda biraz daha daraldı.
Aslı kalemini bırakmadı.
“Kim tarafından?”
Defne’nin dudakları çok hafif kıpırdadı.
“Ağabeyim.”
Aslı bu noktada başını kaldırdı.
“Adı?”
Defne gülümsedi.
“Ozan Koral.”
İsim odada bir ağırlık gibi düştü.
Aslı bu ismi biliyordu.
Sadece sanat dünyasından değil.
Başka bir yerden.
Güçten.
Ozan Koral yalnızca bir ressam değildi.
O, Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin tek varisiydi.
Paranın değil… nüfuzun çocuğu.
Ve bu tür insanlar, duygularını bile yönetmeyi öğrenerek büyürdü.
Aslı bunu düşündü ama yüzüne yansıtmadı.
“Ağabeyin seni izledi mi?” diye sordu.
Defne cevap vermeden önce çok kısa bir an düşündü.
“Evet.”
“Nereden?”
“Kapının önünden.”
“Müdahale etti mi?”
“Geç.”
“Ne kadar geç?”
Defne gözlerini kaçırmadı.
“Yeterince geç.”
Bu cevap bir suçlama değildi.
Bu cevap bir ölçüydü.
Aslı bunu anladı.
“Bu seni nasıl hissettirdi?”
Defne bu soruda ilk kez yumuşadı.
“Görülmüş.”
“Ve?”
“Yalnız.”
Bu iki kelime arasındaki boşluk, cümleden daha büyüktü.
Aslı bunu kaydetti.
“Onu seviyor musun?”
Defne güldü.
Ama bu gülüş kırılgandı.
“Çok.”
“Neden?”
“Çünkü beni kimse onun kadar iyi anlayamaz.”
“Ve?”
Defne başını yana eğdi.
“Kimse onun kadar iyi yok edemez.”
O an kapı çalındı.
İki kısa tık.
Aslı başını kaldırdı.
“Beklesin,” dedi.
Ama kapı açıldı.
Ve o içeri girdi.
---
Ozan Koral.
Oda değişti.
Bu, fiziksel bir değişim değildi.
Bu, algısal bir kaymaydı.
Sanki odadaki hava yoğunlaşmıştı.
Sanki her şey biraz daha yavaşlamıştı.
Ozan içeri adım attığında kimseye bakmadı.
Önce odayı okudu.
Sonra Aslı’ya baktı.
Ve o bakış…
Aslı o bakışı tanıdı.
Bu, bakan birinin bakışı değildi.
Bu, ölçen birinin bakışıydı.
“Profesör Yıldırım.”
Sesi alçaktı.
Netti.
Ve alışkanlıkla kontrol altındaydı.
Aslı ayağa kalkmadı.
Sadece baktı.
“Ozan Koral.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Bu sessizlikte iki şey vardı:
güç
farkındalık
Ozan içeri ilerledi.
Defne’ye bakmadı.
Bu detay Aslı’nın gözünden kaçmadı.
“Konuşabilir miyiz?” dedi.
Aslı başını hafifçe yana eğdi.
“Zaten konuşuyoruz.”
Ozan’ın gözlerinde çok hafif bir şey kıpırdadı.
Rahatsızlık değil.
İlgi.
“Onunla değil,” dedi. “Sizinle.”
Aslı kalemini masaya bıraktı.
“Benimle konuşmanız için sebep?”
Ozan bir adım yaklaştı.
“Çünkü siz onu anlayabilirsiniz.”
“Aslında bu benim işim.”
“Hayır,” dedi Ozan. “Bu sizin yeteneğiniz.”
Bu bir iltifat değildi.
Bu bir tespitti.
Aslı bunu anladı.
“Onu neden izlediniz?” diye sordu doğrudan.
Ozan bu soruya şaşırmadı.
“İzlemedim.”
“Kapının önündeydiniz.”
“Evet.”
“Müdahale etmediniz.”
“Kısa bir süre.”
“Bu süre neden gerekliydi?”
Ozan bu soruda sustu.
Sonra çok yavaş konuştu.
“Çünkü bazı insanlar düşmek ister.”
“Asla.”
Aslı’nın sesi ilk kez sertleşti.
“Bu bir savunma.”
Ozan başını hafifçe eğdi.
“Bu bir gözlem.”
“Yanlış bir gözlem.”
“Belki.”
Bu “belki” Aslı’yı durdurdu.
Çünkü savunma yapmıyordu.
Geri çekilmiyordu.
Ama teslim de olmuyordu.
Bu… tehlikeliydi.
“Onu seviyor musunuz?” diye sordu Aslı.
Ozan bu soruya hemen cevap vermedi.
Defne’ye baktı.
Sonra tekrar Aslı’ya.
“Evet.”
“Peki neden zarar görmesine izin verdiniz?”
Ozan’ın gözleri ilk kez karardı.
Ama sesi değişmedi.
“Ben izin vermedim.”
“Engellemediniz.”
“Her şeyi engellemek mümkün değil.”
“Asla bu kadar değil.”
Ozan bu cümlede sustu.
Ve sonra çok düşük bir sesle konuştu.
“Siz hiç birini kaybettiniz mi, profesör?”
Bu soru…
Bu soru kişiseldi.
Ve bilinçliydi.
Aslı’nın yüzü değişmedi.
Ama içi…
çok kısa bir an için sessizleşti.
“Bu görüşmenin konusu bu değil,” dedi.
Ozan başını hafifçe salladı.
“Henüz değil.”
O an…
Aslı ilk kez bir şeyi fark etti.
Bu adam yalnızca konuşmuyordu.
Alan açıyordu.
İnsanları içine çeken, sonra o alanda ölçen bir yapı.
Ve bu yapı…
kontrolsüz değildi.
“Benimle ilgili ne düşünüyorsunuz?” dedi Ozan.
Aslı gözlerini kaçırmadı.
“Siz kontrol ediyorsunuz.”
“Neyi?”
“İnsanları.”
Ozan çok hafif gülümsedi.
“Hayır.”
“Evet.”
“Ben yalnızca insanların ne yapacağını biliyorum.”
“Bu da kontrol.”
“Hayır,” dedi Ozan. “Bu… öngörü.”
Aslı’nın kalbi o an bir kez daha hızlandı.
Çünkü bu adamın kendine dair algısı netti.
Ve tehlikeli derecede tutarlıydı.
“Yanılıyorsunuz,” dedi Aslı.
“Olabilir.”
Bu rahatlık…
bu kesinlik…
bu sessiz güç…
Aslı’nın alışık olduğu şeylerdi.
Ama bu yoğunlukta değil.
“Bu süreci ben yöneteceğim,” dedi Aslı.
Ozan başını hafifçe eğdi.
“Zaten o yüzden buradasınız.”
Kısa bir sessizlik daha oldu.
Sonra Ozan son bir cümle söyledi.
“Onu kurtarabilirsiniz.”
Aslı bekledi.
Devamını.
Ve geldi.
“Ama kendinizi kurtarabileceğinizden emin değilim.”
---
Ozan odadan çıktığında…
oda yeniden genişledi.
Ama boşluk aynı değildi.
Defne başını kaldırdı.
Gülümsedi.
“Söylemiştim,” dedi.
Aslı cevap vermedi.
Ama içinden geçen şey çok netti:
Bu bir vaka değildi artık.
Bu…
bir zihin savaşıydı.