1- Göğüslerime bakıyordu +18.

1836 Kelimeler
Leyla’nın ağzından. Yer: Konya/ Akşanlı köyü. GELECEK BÖLÜMDEN; Üzerimde ince bir bluz vardı. Telaşla evden çıkarken sütyenimi giymemiştim. Bluzum su yüzünden tamamen ıslanmıştı. İncecik kumaş göğsüme yapışmış, tenimi saklamaz olmuştu. Bunu fark ettiğimde içim ürperdi, elimle örtmeye çalıştım ama nafileydi. Etrafta kimse olmadığını düşündüğüm için kendimi teskin etmeye çalıştım. Sonra bir ses duydum. Suyun hafif şırıltısına karışan dalga sesi kulağıma geldi. Başımı kaldırdım. Gözlerime inanamadım. Nehrin biraz ilerisinde bir adam yüzüyordu. Gözlerim kocaman açıldı. O adam Kadir Ağa’ydı. Ablamın nişanlısıydı. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Hemen gözlerimi kaçırdım çünkü o an çıplak olduğunu fark ettim. Nehirde tamamen çıplak bir hâlde yüzüyordu. Yan tarafımda kalın bir ağaç vardı, onun ardına doğru biraz eğildim. Ağaç yüzünden beni göremeyeceğini düşünüyordum. Leğendeki çamaşırları alelacele toparlamaya çalıştım. Ayağa kalktığımda dengemi kaybettim, su ayağıma sıçradı. Kalbim çırpınan bir kuş gibi hızlandı. Ne yapacağımı bilemez haldeydi. Tam o sırada sudan çıkan ağır adımları duydum. Başımı istemeden kaldırdım. Kadir Ağa sudan çıkıyordu. Geniş omuzları, suyun damlalarıyla parlıyordu. Altında bir şey vardı ama göğsü çıplaktı. Su damlaları kollarından aşağıya akıyor, güneş altında parıldıyordu. Gözlerim istemeden üzerine kaydı, sonra hemen elimle yüzümü kapattım. “Ya Rabbim, neden bu anı bana yaşatıyorsun” diye içimden geçirdim. Ayaklarım geri geri gidiyordu. O anda göz göze geldik. Onun adımlarını duydum. Ağır ağır bana doğru geliyordu. Gözlerim istemeden onunla buluştu. Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım ama beceremedim. Kadir Ağa’nın gözleri kararlı ve sertti. Nehirden çıkarken gözlerimle göz göze geldiğimiz anı unutamayacağımı biliyordum. İçimde tarif edemediğim bir şey kıpırdadı. “O ne yaptığının farkında mı?” diye düşündüm. Sesim boğazıma düğümlendi. Ağzımı açamadım. O bana doğru yaklaştıkça, geri adım atıyordum. Toprağın üzerinde çıplak ayaklarım kayıyordu. Bir anda “Sakın yaklaşma” diye mırıldandım ama sesim çok kısıktı. Duyup duymadığını bilemedim. Bedenimden akan sularla titriyordum. Sıcak havaya rağmen iliklerime kadar üşüdüm. Bluzumun ıslaklığı beni daha da çaresiz hissettirdi. Kadir Ağa sustu, sadece gözlerini üzerime dikti. O bakışlarda öfke de vardı, şaşkınlık da vardı, belki de başka bir şey vardı. Onun ne düşündüğünü anlayamıyordum. Kalbim çarpıyordu. “Leyla, sakın bakma” diye kendime fısıldadım ama gözlerim ona kaymaya devam etti. Onun varlığı beni hem korkutuyor hem de içimde tuhaf bir şeyler uyandırıyordu. Elimi göğsüme bastırarak geri çekildim. Dudaklarım titredi. “Kadir Ağa… Ben… ben gitmeliyim” diyebildim nihayet. Sesim titrek çıktı. O ise sessizce bana doğru yürüdü. Her adımı toprağa sertçe basıyordu. Nehirden çıkmış hâliyle yanımdan geçse bile nefesimi kesecek kadar yakındı. Gözlerimi yere indirdim, onu görmemek için. Ama kalbimden gelen ses susmadı. İçimde bir fırtına kopuyordu. Nihayet birkaç adım kala durdu. Suyun damlaları hâlâ göğsünden süzülüyordu. Benim üzerimden ise utancım akıyordu. “Senin ne işin var burada?” diye sordu. “Ben…” “Beni mi takip ediyorsun sen? Hiç mi dersini almıyorsun sen?” diye sordu. Islak bluzuma baktı. “Bilerek böyle ıslattın kendini değil mi? Amacın beni yoldan çıkarmak mı?” Ve o anda nefes alamadım. && ŞİMDİKİ ZAMAN LEYLA’NIN AĞZINDAN; Ellerimi sabunlu suyun içine daldırmış, ocak başındaki tencereleri ovalıyordum. Sıcak suyla birleşen sabun kokusu burnuma doluyor, ellerimi yakıyordu. Pencerenin önünden köyün toprak yolunu görebiliyordum. Çocukların bağırtısı uzaktan geliyordu. İçimden onlara katılmak geçse de evin içi iş doluydu. Benim için oyun ya da gezmek hiçbir zaman kolay olmamıştı. Ben daha küçücük yaşımdan beri hep işin başına itilmiştim. Tam tencereyi yerine kaldıracakken arkamdan annemin sesi yükseldi. Daha doğrusu, üvey annemin. Züleyha Annem yine sertti, yine kızgındı. “Leyla, daha bitmedi mi şu işler? Koca evi sana mı bırakacağız? Bir sileceksin şu yerleri, adam akıllı yap şu işi, çabuk ol!” Sesindeki öfke kulaklarımı çınlattı. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Kaşlarını çatmış, elinde mendiliyle bana dikilmişti. Onun gözlerinde hiçbir zaman şefkat görmedim. Beni gördüğünde yüzünde bir tebessüm oluşmadı. O gülüşünü hep ablama sakladı. “Ana, daha ocak tarafını bitirdim, yerleri şimdi silerim,” dedim usulca. Sesim titremesin istedim ama titredi. “Ne anası? Bana ana deme! Anan başka, ben başka!” diye bağırdı. O an içime bir taş oturdu. Her defasında bunu hatırlatması gerekmezdi. Ben üvey olduğumu bilmiyor muydum sanki? Bilmiyor muyum onlara ait olmadığımı? Kendi kendime yutkundum, gözlerim doldu. Ama ağlamamaya yeminliydim. Çünkü ağladığımda daha çok kızıyordu. Sanki gözyaşlarım onu sinirlendiriyordu. O sırada içeriden ablam çıktı. Nazlı kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu. Yüzünde küçümseyen bir gülüş vardı. “Anne, bak görüyorsun değil mi? Yine ağırdan alıyor. Bir evi silemedi. Ben olsam şimdiye çoktan bitirmiştim,” dedi. Ona baktım, gözlerindeki o kıskanç parıltıyı yine gördüm. Benim sarı saçlarım ona hep batmıştı. Çocukluktan beri bana ‘sarı kafa’ diye takılırdı. Bense hiç karşılık vermezdim. Çünkü ne desem suç bana kalırdı. “Doğru diyorsun Nazlı,” dedi Züleyha. “Sen olsan iki dakikada tertemiz yapardın. Bunun elinden iş gelmez. Yalnızca nazlanmasını biliyor.” O an boğazıma bir yumru oturdu. Ellerim sabundan bembeyaz olmuştu ama ben hiçbir şey göremiyordum. Sanki gözlerim perdeyle kapanmıştı. “Ben nazlanmıyorum,” diyebildim zorla. Ama sesim duyulmadı. Çünkü onlar çoktan arkasını dönüp gitmişti. Ben yalnızca kendi kendime konuşmuş gibi kaldım. İçimde büyük bir öfke kabardı. Neden böyle davranıyorlardı bana? Belki de babamın başka bir kadından peydahladığı çocuk olduğum için… Onlar çekildiğinde yere çömeldim. Bezimi kovaya daldırıp sıkmaya çalıştım. Ama kollarım titredi. Bir damla gözyaşı bezin üzerine düştü. O damla kocaman bir iz bıraktı. İşte benim hayatım da öyleydi. Hep bir iz, hep bir yük. Ben küçükken babam bana hep “Sen güçlü bir kız olacaksın” derdi. Ama o güçlü kız bu evin içinde kırılıp dökülüyordu. Çünkü üvey olduğum için hiçbir zaman sevgi göremiyordum. Beni niye istemediklerini anlıyordum ama ablamı neden bana düşman ettiklerini anlamıyordum. O da benim gibi küçüklükten beri aynı evin içinde büyümüştü. Niye bir tek bana nefretle bakıyordu? “Hadi hızlan,” diye bağırdı içeriden ablam. Bezle tahtaları silerken tırnaklarım tahtaya takıldı. Canım acıdı ama umursamadım. İçimdeki acı daha büyüktü. Kendi kendime fısıldadım. “Ben kimim bu evde?” Bir yabancı mıydım? Yoksa yalnızca köle miydim? Gözlerimi kapattım, çocukluğum geldi aklıma. İlk kez ‘üvey’ kelimesini duyduğum anı hatırladım. Bir kadın bana eğilip, “Züleyha senin annen değil, biliyor musun?” demişti. Küçücük beynim o an ne demek istediğini anlamamıştı. Ama eve döndüğümde Züleyha’nın bana tokat gibi bakan gözleri her şeyi anlatmıştı. Şimdi yine aynı yerdeydim. Büyümüştüm, ama küçücük bir çocuk gibi kalmıştım onların yanında. “Hızlan,” dedi. “Tamam Züleyha Anne,” dedim. “Bana anne demedim mi?” diye bağırdı. Yerdeki suyu sıktım, odanın kokusu değişti. Sabun kokusu yerini acı gözyaşı kokusuna bıraktı. İçimde kaynayan siniri kimse görmüyordu. Yalnızca ben hissediyordum. Belki de bir gün, bu evden gitmeliyim. Belki de kendi yolumu bulmalıyım. Çünkü ne yaparsam yapayım onların sevgisini kazanamayacağımı anladım. Ama ablam… İçimde hâlâ en büyük yara o. Neden bana düşman oldu? Neden hep annesiyle birleşip beni ezdi? Ona en çok güvenmem gereken kişiydi. Oysa en çok o incitti. Ben bezimi tekrar kovaya daldırdım. Ellerim yine sabunla kaplandı. Ama içim hep kan ağladı. “Üvey olduğum için beni sevmediklerinin farkındayım. Ama ablam niye böyle?” dedim kendi kendime. Sesim duvarlarda yankılandı. Ve ben, yine yalnız kaldım. && Kadir’in ağzından: Odamın geniş penceresinden dışarı bakıyordum. Bahçede işçiler ağaçları buduyordu, kadınlar avluda kilim seriyordu. Benim için sıradan bir gündü. Akşanlı köyünün ağası olduğum için genelde böyle geçiyordu zamanlarım. Yalnızca sessizlik arıyordum. İçimdeki boşluğu dolduracak bir şey yoktu. Elimde tuttuğum tesbihi ağır ağır çeviriyordum. Her taş döndüğünde içimden sessiz bir nefes çıkıyordu. Tam o sırada kapı tıklandı. Ardından annemin sesi geldi. “Kadir, oğlum, müsait misin?” Başımı kaldırdım, “Gel anneciğim,” dedim. Kapıyı aralayıp içeri girdi. Üzerinde işlemeli şalvarı, başında oyalı yazması vardı. Yüzünde her zamanki yumuşak ama ısrarcı ifade. Gözleri bana bakınca içim titredi. Çünkü annemin bakışına her zaman saygıyla karşılık vermek zorundaydım. “Oğlum, ne yapıyorsun burada tek başına?” dedi, bana yaklaşarak. “Hiç, anneciğim. Oturuyorum, düşünüyorum biraz,” dedim. Yanıma oturdu. Ellerimi tuttu, avuçlarımı sıktı. “Kadir, bu akşam Nazlı’yı istemeye gideceğiz, biraz neşelensene oğlum. .” Başımı eğdim. İçimdeki sıkıntı daha da ağırlaştı. Annemin sesindeki ısrarı duymak beni yoruyordu. “Anne,” dedim derin bir nefes alarak, “bu evlilik mantık evliliği, bilmiyor musun? Benim gönlümde Nazlı yok. Sadece senin hatırın, ailenin isteği için kabul ettim. Üstelik onu ilk kez göreceğim, dur daha her şey için çok erken.” Annem yüzüme dikkatle baktı. Kaşlarını çatmadı ama gözlerinde üzüntü vardı. “Oğlum, niye böyle söylüyorsun? Nazlı çok tatlı kız, terbiyeli ve edepli. Herkes sizin mutluluğunuzu konuşuyor. Niye kalbini kapatıyorsun?” Sertçe tesbihimi masanın üzerine bıraktım. Ses odada yankılandı. Annem irkildi ama ben bakışlarımı kaçırmadım. “Anne, ben ağa olduğum için evleniyorum. Soyumuz sürsün diye, benden sonra bu konağın mirasını taşıyacak bir oğlum olsun diye. Başka bir sebep yok. Ben aşk için evlenmem.” Nazlı bu köyün en güzel kızlarından olduğu düşünülen bir kızdı. Annesiyle beraber yaşıyordu. Üç yıl önce de babasını kaybetmişti. Bir de üvey kız kardeşi vardı… Leyla… Onu geçen yıl görmüştüm. Benden on yaş küçüktü. Ben şu an otuz yaşındaydım, o ise 20 yaşındaydı. Onu gördüğünde 19’una yeni basmıştı. “Oğlum, neden böyle yapıyorsun? Hiç mi aşık olmayacaksın? İnsan sevmeden yaşar mı?” Derin bir nefes aldım. İçimde yıllardır sakladığım kırgınlığı dile getirmek zorundaydım. “Anne… Ben aşk ne bilmem. Bilmek de istemem. Çünkü bir kadına aşık olursam sonra ne olacağını biliyorum.” Annem elimi bıraktı, şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Ne demek bu Kadir?” Ayağa kalktım. Pencereden dışarı baktım. Bahçede oynayan çocukları gördüm. Sesleri bana çok uzak geliyordu. “Ben gördüm anne,” dedim kısık sesle. “Babamı gördüm. Onun aşk yüzünden nasıl yandığını gördüm. Bir kadına bağlandığında nasıl kırıldığını, nasıl hırpalandığını… Ben o yanışı istemem. Benim kalbim ateş görmesin isterim. Çünkü ben yanarsam bu konak da yanar.” Annem arkamdan kalktı, yanıma geldi. Omzuma dokundu. “Oğlum, baban çok sevdi. Doğru. Ama sevdiği için de güçlü oldu. Senin için, benim için yaşadı. Niye ondan korkuyorsun?” “Ben korkmuyorum anne,” dedim. “Ben tedbirli oluyorum. Aşk dediğin şey insanı kör eder. Ben bu köyün ağasıyım. Benim kör olmaya hakkım yok.” Sözlerim sertti ama gerçeğim buydu. İçimde duvarlar örmüştüm. O duvarların ardında kimseye yer bırakmamıştım. Annem derin bir iç çekti. “Kadir, oğlum… Sen taş kesilmişsin. Kalbin buz gibi olmuş. Bir gün biri gelir de seni çözer mi, bilmem. Ama Nazlı’yı bu kadar hor görme. O senin nişanlın olacak. Ona samimi ol biraz. Ona kalbini aç. Bu akşam onu gördüğünde yabancı davranma.” Başımı salladım. “Anne, ben Nazlı’ya haksızlık etmiyorum. Onun kabahati yok. Ama ben ona kalbimi veremem. Çünkü kalbim yok.” Annem gözlerime baktı, uzun süre suskun kaldı. Sonra başını iki yana salladı. “Oğlum, sen kendine zulmediyorsun. Aşksız hayat çorak toprak gibidir. Bir gün anlayacaksın.” Onun bu sözleri içime işledi ama belli etmedim. Pencerenin kenarındaki perdeyi araladım, gökyüzüne baktım. Mavi gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu. O berraklık benim içimde hiç olmadı. “Anneciğim,” dedim yumuşayarak, “ben seni üzmek istemem. Senin yüzün gülsün yeter bana. Nazlı’yla evlenirim, çocuklarım olur. Ama aşk… O bana göre değil.” Annem elini kalbime koydu. “Oğlum, kalbinin sesini susturma. Bir gün o ses duyulmak ister. Kaçsan da gelir.” O an sustum. Çünkü annemin sözleri doğru muydu, yanlış mıydı bilemedim. Ama ben kendi gerçeğimde ısrarcıydım. Konağın duvarları o konuşmanın yankısıyla sarsıldı sanki. Ben, genç bir ağa olarak, kendi kalbime zincir vurmuştum. Ve annem o zinciri kırmak istiyordu
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE