Acıya kahkaha atabilmek sanatsa eğer;
Ben çok pahalı bir tabloyum..
•Charles Bukowski
Yağmur deli gibi yağıyordu. Gök gürlüyor ve sanki sırf hiçbir insanoğlu dışarı çıkamasın diye büyük damlaları taş gibi yere çarpıyordu. Hava oldukça karanlık olsa da arada çarpan şimşekler saniyeliğine etrafı aydınlatıyor, ardından tekrar eski karanlığına teslim ediyordu. Bütün camlar kapalı olsa da damlaların seslerini çok net duyabiliyordum. Özellikle pencereme çarpanları.
Elimde sıcak çikolatam ile salonda, tekli koltukta oturuyordum. Önümde küçük, siyah sehpanın üzerindeki bilgisayarın ekranına kitlenmiş vaziyetteydim. Bir bacağım ev terliğiyle beraber koltuktan sarkıyordu, diğer bacağımı altıma almıştım ve terliği çıkarmıştım. Arada sıcak çikolatamdan yudumlayıp dudaklarımdaki kalıntıları dilimle yalıyordum.
Ev oldukça sessizdi. Ve ilk defa evimde yalnız kaldığım için endişelenmiştim. Altı yıl sonra ilk defa yalnızlıktan şikayetçiydim..
Efil kendi evindeydi ve ona gidip endişelendirmek istemiyordum. Çünkü yalnız kalmayı sevdiğimi biliyordu ve bunu garipseyecekti. Aklımda hala böyle düşünceler gezinirken ekranda oluşan sahnelere kendimi veremiyordum. Kırk yılın başı bir film izleyeyim demiştim ama olmuyordu. Filme konsantre olayım derken beynim düşünmeyi bırakmamak adına en kötü düşünceleri devreye sokuyordu. Ve bu psikolojimi hiç iyi etkilemiyordu.
Zaten psikolojin ne zaman iyi oldu ki?
"Şimdi değil.." diye mırıldandım.
Sen iyi olmayı hak etmiyorsun Behin.
İyi değilim zaten..
Öldür kendi-
"Hayır dedim sana!"
Bilgisayarı büyük bir sinirle yere fırlatıp ayağa kalktım. Göğsüm hızla inip kalkarken ellerimin titrediğini hissediyordum. İçimde beni ölüme sürüklemek isteyen bir ses vardı. Daha doğrusu o ses yine bendim. Susturamıyordum yıllardır. En büyük düşmanımın kendim olduğunu yediremiyordum. Ellerimi kafamın iki yanına koyup saçlarımı çekiştirdim. Kendi kendimi öldürmeye çalışıyordum.
İnsanların psikolog dediği doktorlara gitmeyi de katiyen istemiyordum. Her ne kadar Efil beni zorlamış olsa da şu ana kadar asla kabul etmemiştim. Ve etmeyecektim!
Ben deli değilim. Ama iyi de değilim. Psikoloğa gidince daha kötü olacağımı biliyordum. Başımı iki yana salladım. Sakinleşmem gerekiyordu. Hiçbir zaman kendimi öldürecek kadar cesaretli olamadım..
Bugün o adamla merdivenlerde konuştuklarımız aklıma gelince istem dışı bir ürperme sardı vücudumu. Uzanıp koltuğun üzerinden, eve girer girmez fırlattığım çantamı aldım. Yavaşça açıp içinden siyah kartviziti aldım.
PAMİR KAYHAN ER
Veteriner..
Elimi çeneme koyup düşünmüştüm. Bir veteriner, geçmişini bilmeden, sadece uzaktan gözlemlediği ve deli gibi görünen bir kıza neden yardım etmek ister ki?
Acıdığı için mi?
Hiç sanmıyorum.
O halde neden yardım etmek istiyordu? Eline ne geçecekti? Karşılıksız olacağına inanasım gelmiyordu. Hem diyelim ki kabul ettim; nasıl çıkaracaktı beni düştüğüm bu sonu olmayan, dipsiz ve karanlık kuyudan?
"Bir veterinerim diye beni hafife alma. Kurtuluş biletin bende. İstediğin kadar inan, ya da istediğin kadar inanma. Seni düştüğün bataklıktan kurtarmak için karşındayım şu an. Karşılığında bir şey istemiyorum. Kabul ettiğinde, verdiğim kartvizitteki adrese gelip söylersin. Kabul etmediğinde ise, orada yazılı numarayı arayıp söylemen yeterli. Vakitlerim değerli benim Behin. O yüzden elini çabuk tutsan iyi edersin."
"Şu an söylediklerim sana mantıksız geliyor. Hatta eve gidip ilk işin beni hiç görmemiş gibi başka şeylerle oyalanmak olacak. Ama kendini yaptığın şeylere odaklayamayıp bu söylediklerimi düşüneceksin. Ondan sonra sürekli sorgulayacaksın. Kim bu adam? Neden bana yardım etmek istiyor? Gibi gibi." Bana doğru bir adım attı. "Fakat ertesi gün, beynin seni daha çok kemirmeye başladığında, kartvizitteki adrese geleceksin."
"Çok beklersin."
"Merak etme, bekliyor olacağım."
Son sözü bu oldu. Ardından ağır adımlarla merdivenleri inip binadan çıkıp gitti..
Kim bu adam?
Başımı ellerimin arasına alıp kendimi sorguya çektim. Dedikleri bir bir oluyordu. Onu hiç görmemişim gibi yapıp film izlemeye karar verdim, ama filme odaklanamadım, aklımda sürekle nedenler sorular dönüp durdu, ve söylediklerini zihnimde tekrar oynattım. Nasıl bu kadar emin konuşabilmişti?
" Her neyse.." diyerek ayaklandım. Yarın o adrese falan gitmeyecektim. Bu konuda yanılmıştı işte.
Eğilip yerdeki bilgisayarı aldım. Bozulmamasını umut ediyordum. Yoksa yeni bir tane daha almak için bütçemi kısıtlamak beni zorlayacaktı. Neyse ki çalışıyordu. Onu bir kenara bırakıp telefonumu ve kartviziti aldım. Salondan çıkıp ışıkları söndürdüm. Zaten eve gelir gelmez her yeri kilitlemiştim. O notu aldığımdan beri kendimi evimde güvende hissetmiyordum. Hep aynı akışta süren günlerimin son zamanlarda böyle garip şeylerle süslenmesi beni tedirgin ediyordu.
Korkuyordum..
Kartviziti ve telefonu komodinin üzerine bırakıp yatağa girmeden hemen önce balkon kapısını da kilitleyip ışığını kapattım. Bir süre dışarı titrek nefesler alarak baktıktan hemen sonra perdeyi hızla kapattım. Yatağıma oturduğumda telefonum titremişti. Korkumun arttığını, telefonum titrediği için yerimden zıpladığımda daha çok anladım. Elimi uzatıp onu komodinin üzerinden aldım ve gelen mesajları okudum.
053*****: Şizofren bir bireyin davranışlarını, hareketlerini, gerçeği algılayış şeklini ve düşüncelerini çarpıtarak değiştiren, ailesi ve sosyal çevresi ile ilişkilerini bozan psikiyatrik bir hastalıktır.
053*****: Şizofren hastalığı, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkileyen değişik belirtilerle kendini gösteren ruhsal bir bozukluk olarak tanımlanır. Şizofren hastalığı bireyin gerçekle olan bağlantısını zamanla koparıp düşünce ve davranışlarda bozulmalar meydana getiren bir ruhsal hastalıktır.
Benimle dalga geçiyordu. Bunun başka bir açıklaması olamaz. Beni daha da yıpratmaya çalışıyor.
053*****: Al sana şizofreni ile ilgili iki tanım.
053*****: Merak etme, senin bir şizofren olduğunu söylemiyorum.
053*****: Şizofren olan benim Erda..
053*****: Ve bir şizofrenden, akıllıca bir şey yapması beklenemez değil mi?
053*****: Her an her şeyi yapabilirim..
***
Sabah uyandığımda kendimi hiç olmadığım kadar berbat hissediyordum. En son altı yıl önce böyle berbat hissetmiştim. En son altı yıl önce böyle çökmüştüm. Ve, en son altı yıl önce diri diri mezara girmiştim..
"Hey." Gözümün önünde bir el. "Daldın gittin, iyi misin?"
Yüzüme sahte bir gülücük yerleştirmek için çok zorlandım. "İyiyim."
"Bitirdiysen kalkalım mı?"
Başımı olumlu anlamda salladığımda serpme kahvaltı için geldiğimiz mekândan hesabı ödeyip çıktık. Efil'e bir şey belli etmemeye çalışsam da düşünmeden edemiyordum. O adam aklıma çok takılıyordu. Derin bir soluğu ciğerlerime çektiğimde kabanıma sarılıp Efil'e baktım. Biriyle mesajlaşıyordu.
"Kim o?"
"Sema, bu akşam ki yemek için ne giyeceğini seçememiş. Resimler atıp duruyor."
Anladım dercesine başımı sallayıp yerdeki kurumuş yapraklardan birine daha bastım. Çıtırtı sesi çıktığında gülümsedim. Hoşuma gidiyordu bunu yapmak. Havalar gittikçe soğuduğu için Efil üzülüyordu. Çünkü kışı değil yazı severdi. Soğuk ona göre fazlasıyla bir işkence gibiydi.
Havada hafif bir esinti vardı. Uğultu gibi kulaklarıma ulaşıp geçiyordu. Yürüdüğümüz sokakta iki yanımızda da ağaçlar yapraklarını bir bir döküyordu. Çok fazla insan da olmadığı için gürültü de yoktu ve bu beni rahatlatmıştı. Kalabalığı sevmiyordum.
"Saat sekizde, geç kalmamayı unutma!"
Efil bana el sallayıp geldiğimiz yol ayrımından sağa dönerken başımı sallamakla yetindim. Bu akşam Efil, Sema, Ozan, Ayşe Hanım ve ben yemeğe çıkmaya karar vermiştik. Daha doğrusu onlar karar vermişti. İlk defa yapmıyor olsak da pek gidesim yoktu. Ama beni sürükleyerek bile olsa götüreceklerini bildiğim için gidecektim.
Kendimi bir süre yürüdükten sonra dünkü geldiğim parkta, aynı bankta buldum. Neden gelmiştim bilmiyorum. Ayaklarım beni buraya getirmişti. Komutu ayaklarıma ben vermemiştim. Komutu o adam vermişti. Onun yüzünden bu haldeydim. Onun yüzünden bu düşünce bulutunun içinde boğuluyordum.. Pamir..
İsmi buydu peki ya kendisi?
Kendisi gerçekten kimdi?
Ben dalgın dalgın düşünürken önümde beliren küçük çocukla irkildim. Yedi-sekiz yaşlarında duruyordu. Gözleriyle bana bir süre bakıp ardından elindeki notu ve bir dal gülü kucağıma bırakıp kaçıp gitti. Ağzım açık onun ardından öylece bakarken nihayet notu ve gülü elime alabilmiştim.
"Önce bu gülü derince kokla, bu sana olan sevgim. Ardından sonraki zamanlarda yapacaklarımı düşünmeye başla, bu da nefretim.."
Ç.A.
Hızla ayağa fırlayıp o çocuğun koştuğu yere yani çıkışa kadar gittim. Soluk soluğa parktan çıktığımda yolda sağa sola bakıp duruyordum. Sokağa atladığımda amacım karşıya geçmekti ama bana çarpmak üzere olan araç son anda frene basınca korkuyla oraya baktım. Ellerim daha da titremeye başlamıştı.
"Hanımefendi iyi misiniz?"
Araçtan inen adam yanıma gelmişti ama ben hem sesleri net duyamıyordum hem de görüntüm hafiften bulanıklaşmıştı. Birkaç kişinin daha bana seslendiğini duyuyordum.
"Hanımefendi!"
"İyi görünmüyorsunuz."
"Ambulansı mı arasak?"
"Şok mu geçiriyor acaba?"
Elimi uzatıp onlardan uzaklaşarak kaldırıma çıktım. "İ-iyiyim."
Ardımı dönüp oradan hızla uzaklaştığımda arkamdan deli görmüş gibi baktıklarına emindim. Gözlerim dolmaya başlayınca elimi yumruk yaptım.
Git ve kendini cezalandır.
İçimdeki ses ve beynim yine beni kemirmeye başlamıştı. Suya girmeden hemen önce yapmam gereken başka bir işim vardı ama..
Taksiden indiğimde geldiğim yere bakarak derin bir nefes aldım. Bu konuda haklı çıkmış olmasını kendime yediremiyor olsam da artık bir şeyler yapmanın vakti gelmişti. Yoksa ölüme senkronize edilmiş bu beynim yüzünden, ölümüm kendi ellerimden olacaktı..
ER VETERİNER
Tabeladaki yazıya bakıp sırt çantamın askılarını sıktım. Camlarında hayvan figürleri vardı. Önümdeki demir kapıyı ittirip bahçeye girdim. Ayaklarımın altındaki taş yol kapıya kadar uzanıyordu. Yavaş adımlarla ilerledim. Uğursuz hava etrafımı sararken iyi mi yapmıştım kötü mü bilmiyordum.
Kapı ile aramda birkaç adım kala onu gördüm. Kapıyı aralayıp kucağındaki boş mama poşetlerini yandaki çöpe attı. Gözleri bana iliştiğinde hiç şaşırmış gibi durmuyordu.
"Hoş geldin."
Kenara geçip eliyle kapıyı açık tutmaya başladı. Önce suratına baktım. Ardından yavaş adımlarla, yenilmişlik hissiyle içeri girdim.
Genel olarak beyaz ağırlıklı bir yerdi. Sağımda koltuklar, solumda masa ve ardında büyük rafta bir sürü eşya dizilmişti. İleride köşede muayene gibi bir alan oluşturulmuştu. Tam karşımda iki kapı, masanın ardında bir kapı daha vardı.
"Benimle gel."
Ben demiştim diyerek kendi zaferini yüzüme vurmasını beklerdim ama yapmadı. Yine de kendisine olan tavrım ve düşüncelerim hâlâ değişmemişti. Ona güvenmiyordum. Ne söyleyeceklerine bağlıydı güvenimi kazanıp kazanmayacağı.
"Düzgünce anlat bitsin artık bu durum."
Deri, vizon renkli koltuğa oturup çantamı yanıma koydum. Dirseklerimi dizlerime koyup ellerimi birleştirdim ve öne doğru eğildim. Gergindim.
"Hangi durum?"
Başımı hızla kaldırıp keskin mavi gözlerine bakarken hayata, yaşadıklarıma ve kendime olan bütün sinirimi, hıncımı ondan çıkarma düşüncesini beynimde susturmaya çalıştım.
"Bir anda beni bulman, yardım etmek istemen, ve sıradan biri olarak bunu başaracağına inanman?"
"Beni fazla hafife alıyorsun." Karşıma oturdu. "Almamanı söylemiştim."
"Kimsin sen?" Gözlerimi kıstım. "Gerçekten kimsin?"
"Pamir ben. Memnun oldum."
Başımı yana çevirip sabır diledim. Benimle dalga geçiyordu. Sakinleştiğimde tekrar ona döndüm ve biraz daha öne yaklaştım. Fazla rahat görünüyordu. Üzerinde yine siyah pantolon vardı. Ama bu sefer ona tezat beyaz bir kazak giyinmişti. Bir anda değişen mevsim değişikliği onu da çarpmıştı anlaşılan.
"Ç.A. sen misin?"
Bir anda neden dilimden bu kelimeler döküldü bilmiyordum. Ama bu notları gönderenin o olmadığını bile bile sormuştum. Alacağım cevabı bile bile.
Kim bilir, belki de yanılıyorumdur?
"Ç.A.?"
Kaşlarını çatıp o da benim gibi öne eğildi. Şaşırmadım söylediğine. Rahatça arkama yaslanırken bu sefer gergin olan o, umursamaz olan bendim.
"Evet."
"İsim kısaltması falan mı?"
"Bilmem." dedim dudak büzerek. Biraz üzerine gitmek istiyordum. "Onu sana sormak lazım."
Bir anda ayağa kalkıp çantamı kaptığı gibi önümüzdeki sehpaya boşaltmaya başladı. Şoktan ne yapacağımı bilememiştim. Ağzım açık ona bakarken eline aldığı not ile yüzü değişti. Hemen ayağa fırlayıp çantamı toparlamaya çalıştım.
"Ne yapıyorsun sen ya?!" Sinirle solurken nasıl bu kadar kaba bir insan olduğunu sorguluyordum. "Ailen sana kadınların çantası karıştırılmaz diye öğretmedi mi?"
"Bu not ne?"
Notu suratıma doğru tutarken çantamı toparlayan ellerim durdu. Yavaşça doğruldum. Sinirim hâlâ geçmemişti.
"Sana ne?"
Onu bırakıp kalan eşyaları da çantama tıktım. Büyük adımlarla masanın ardındaki kapıya açıp içeri girdi. Kafamı uzatıp bakmaya çalıştığımda pat diye kapatmıştı. Yerimden sıçramıştım ve gözlerim çantama kaydığında ayağımı sertçe yere geçirdim.
"Ne işim var ki benim burada? Delinin teki o da benim gibi! Deli deliyi tedavi edecekmiş?" Sinirden güldüm. "Salak herif!"
Tam burayı terk etmeye hazırlanmışken ceketini giyinmiş vaziyette çıktı odadan. Hemen tekrar kafamı uzatıp bakmaya çalıştığımda o Güney denen adamın sırtı dönük biriyle konuştuğunu görmüştüm. Bu adam Siymora'ya Ayşe Hanım ile konuşmak için gelmişti. Eğer veteriner ise ne işi olurdu ki giyim sitesiyle?
"Şunu imzala seni evine bırakacağım."
Oldukça soğuk, ruhsuz ve sert sesiyle elindeki kağıtları sehpaya bırakıp kenardaki kalemi aldı ve bana uzattı.
"Bunlar ne?"
Gözlerimi ona diktiğimde bir süre öylece bakıp sonradan gözlerini kaçırdı.
"Hani sen kendine deli diyorsun ya, intihar falan edersin başıma kalma diye bütün sorumluluğu senin üstlendiğine dair birkaç ıvır zıvır. Gereksiz formalite işte."
Duruşumu dikleştirip kollarımı göğsümde birleştirdim. "Gereksiz ise niye imzalıyorum?"
Kalemi sakinlikle masaya bırakıp sehpanın yanından yürüdü ve tam karşıma dikildi. Aramızda santimler varken onu itme iç güdüsüyle doldum.
"Sen buraya," Parmağıyla yeri gösterdi. "Her şeyi göze alarak gelmedin mi? Artık bıktığın için ve bir şeylerin değişmesini istediğin için, gelmedin mi?"
Yutkundum. "Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Benim neler düşündüğümü nereden biliyorsun?"
"Meslek sırrı."
Gözlerimi büyütüp içinde bulunduğumuz mekana baktım.
"Sen bana hayvan mı dedin!"
Kaşlarını çattığında onu ittirdim. "Hayır." dedi tekdüze bir sesle. "Sen hep bu kadar alıngan mısın?"
Tam bir şey diyecekken beynime inen balyoz darbesiyle olduğum yerde durdum. Bulunduğum ortama ve ona bakarken ellerim yumruk olmuştu. Ben bu adamla gerçekten inatlaşıyor muydum?
Bu ben miydim? Evi ile işi arasında mekik dokuyup kendini cezalandıran Behin nerede?
Buradan hemen gitmek istiyordum.
Dudaklarımı yalayıp elimi saçlarımdan geçirdim. Bakışlarımı kaçırdığımda gözüm sehpaya ilişti. Titreyen ellerimle kalemi alıp hızlıca kağıtları tek tek imzaladım. Gözlerim buğulandığı için yazıları pek göremesem de ismimin olduğu yerleri imzalıyordum sadece. Bittiğinde kalemi sertçe sehpaya bırakıp çantamı aldım.
"Kendim giderim."
Yüzüne bakmadan hızlı adımlarla kapıya ilerleyip dışarı çıktım. Kapının önünde durup kafamı gökyüzüne kaldırdığımda ılık bir esinti yüzüme çarpmıştı. Yutkunup dudaklarımı araladım ve bir süre bekledim.
"Sakinsin.."
Kendi kendime fısıldayıp gözlerimi sildim ve hemen orayı terk ettim. Yol boyu aklımda sadece bundan sonra ne yaşayacağım vardı. Nihayet taksiden inip eve vardığımda merdivenleri oldukça ruhsuz çıkmıştım. Akşam yemeğe gidecek halim kalmamıştı ve bu yüzden zorlu bir gece geçireceğim aşikârdı.
Dairemin önüne geldiğimde kapımın üstündeki notu görünce olduğum yerde durdum. Etrafıma bakıp ardından yavaşça notu elime aldım.
"Ona da mı ceza belirleyeyim istiyorsun? Uzak dur bu heriften!"
Ç.A.
Ben daha idrak edemeden telefonumun bildirim sesini duydum. Cebimden çıkarıp baktığımda gelen bir fotoğraftı.
Pamir ile veterinerde konuşurken, arkamızda kalan camdan çekilmiş bir fotoğraf..
Ve..
Pamir'in üstünde kırmızı çarpı olan bir fotoğraf...
Hayat benden daha neler istiyordu?
Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamışken hem de..
***
Düşünceleriniz?
Behin yıllar sonra ilk defa iyileşme isteği hissetti. Sizce gerçekten iyileşecek mi? Yoksa daha da çok hasar mı alacak?
Ç.A. kim sizce?
Peki, Pamir gerçekten bir veteriner mi?
İmzalatılan şeyler basit birer formalite mi?
S.D.