2

736 Kelimeler
Sabah erkenden uyandım. Perdelerin arasından süzülen ışık odamı değil, içimi aydınlatıyordu sanki. Gözümü açtığımda tavanda dönen o eski pervane hâlâ yerindeydi. Hafifçe sallanıyor, çıkardığı o cılız sesle geçmişi fısıldıyordu bana. Kaç yıl olmuştu burada uyanmayalı? Kaç sabah geçmişti o balkondan annemi izleyerek? Şimdi annem mutfağa ses vermemişti bile. Sessizliği dinledim. Ayağımı yere koyduğumda halının tanıdık dokusunu hissettim. Yumuşak ama biraz tozlu… Annem hâlâ benim kaldığım odaya dokunamamış gibiydi. Ne posterlerim alınmıştı ne kitaplıkta eksik bir kitap vardı. Hatta okul çantam bile hâlâ masanın kenarındaydı. Her şey yerli yerindeydi ama ben… ben aynı yerde değildim. Kalkıp pencereyi açtım. Mahalle aynı kokuyordu. Hafif nemli toprak, biraz çamaşır suyu, biraz kahvaltı hazırlığı… Sol cebimdeki sigara paketine yönelmedim bu kez. O koku, bana o kadar çok şeyi hatırlatıyordu ki… Balkon. Odanın kapısını sessizce açıp balkona çıktım. Demir korkulukları ellerimle kavradım. Paslı yerlerinden ellerime iz çıktı ama umursamadım. Karşı apartmanın duvarına yıllar önce biri “Seni hâlâ seviyorum A.” yazmıştı. O yazı silinmişti ama yeri hâlâ belliydi. Sanki o harfler hâlâ bana bakıyor, beni sessizce azarlıyordu: “Neden hiç veda etmedin?” Tam karşı sokağın köşesine baktım. Mert’in bisikletini park ettiği yer boştu. O boşluk, içimdeki boşluğa birebir oturuyordu. Orada olsaydı, başını kaldırır, beni izlerdi. Belki gülümserdi. Belki sadece bir sigara isterdi. Ama şimdi yoktu. Ve ben onun karşısına nasıl çıkacaktım bilmiyordum. “Uyandın mı?” Annemin sesiyle irkildim. Arkamı döndüm, gözleri doluydu. Elinde bir fincan çay vardı, üzeri hâlâ dumanlıydı. Sıcak, taze. Ama annemin elleri titriyordu. “Çay koydum sana. İster misin?” Sadece başımı salladım. Gözlerime bakmaktan kaçındı. Ben de onun gözlerine bakamadım. Sanki ikimiz de aynı anda ağlasak, bu ev taşacak gibiydi. “Her şey aynı kalmış,” dedim boğuk bir sesle. “Sen dönersin diye hiçbir şeyi kaldırmadım,” dedi annem. “Senin kokun sinmişti her yere… silmedim.” Sustu. Sonra gözlerimin içine baktı. “Ama Arda… Arda seni affetmedi kızım.” İçimden bir şey koptu. “Biliyorum,” dedim sessizce. “Kaçtı.” “Sabaha karşı çıktı evden. Nereye gitti bilmiyorum. Ama çok öfkeliydi Aslı. Çok kırgın.” Gözlerim doldu. “Beni mi özledi yoksa bana mı öfkelendi, bilmiyorum anne.” “Her ikisi de… Ama daha çok kendini suçladı. Sen gittin, biz kaldık… Arda büyüdü, erken büyüdü hem de. Mert’i gördüğünde ağladı mesela. O bile bilmiyor neden. Ama yüreğini sıkıştıran bir şey var onun da.” Arda… O daha çocuktaydı ben giderken. Onun gözünde hep ablasıydım. Ona öğle arası tost yapan, okuldan geldiğinde saçlarını karıştıran, bisikletini tamir etmeye çalışan… Sonra hiçbir şey söylemeden giden… Başımı önüme eğdim. Ellerim hâlâ balkon demirine sıkıca tutunmuştu. “Ben anlatacağım ona,” dedim. “Ama önce kendime anlatmam lazım. Neden gittiğimi… neden susmak zorunda kaldığımı… Ben bile hâlâ anlatamıyorum kendime.” Annem çayı bana uzattı. “Dökülürse dökülsün,” dedi. “Kalbinden dökülsün, kelimeler değil.” Çayı aldım. Dudaklarımın kenarına götürdüm. Ama boğazımdan geçmedi. “Kalbinden dökülsün” derken… annem aslında benim yıllardır sustuğumu, içimde taşıdığımı anlamıştı. Her şeyimi anlamıştı. Ama sadece susarak. İçeri girdim. Odamın kapısını kapatmadım. Yavaşça yatağın ucuna oturdum. Gözüm masamın üzerindeki fotoğrafa ilişti. Ben, Arda ve Mert… bir lunaparkta çekilmiş. Gözümde yaşlar birikti. Kapı çaldığında içim ürperdi. Sanki o tok sesli zili değil de, geçmişin boğuk bir yankısını duymuştum. Annem mutfaktan seslendi, “Ben bakayım kızım,” dedi. Ama ben daha hızlı davranıp kapıya yürüdüm. İçimde garip bir heyecan vardı; neye dair olduğunu tam bilmiyordum. Belki bir yüzleşme, belki yarım kalmış bir hikâyenin kırık sesi… Kapıyı açtım. Arda. Yüzü solgundu ama gözlerinde bildiğim o çocukluk öfkesi, suskunluğu ve kocaman özlemi aynı anda vardı. Bir an durdu, beni süzdü. Sonra gözleri yere kaydı, “Anne evde mi?” dedi. Sesini duymayalı ne kadar uzun zaman olmuştu. Sanki o sesle birlikte içimde kıpırdayan her şey de uyanmıştı. Annemin adını duymak bile garipti bu evde, çünkü biz o adı en çok kavgalarda, en çok kayıplarda fısıldardık. “Evde,” dedim sadece. Sesim kısıktı, neredeyse fısıltıyla. İçeri geçti. Arkamdan geçtiğinde, çocukluğumuzun yankılandığı salonun soğukluğu yüzüne vurdu sanki. Kanepeye geçmeden önce bir kez daha döndü bana, “Sen… gerçekten döndün mü?” diye sordu. Gülümsedim ama içimde binbir parça. “Bedenim burada. Gönlüm hâlâ yolda sanırım.” Sessizlik. Annem seslendi, “Arda mı geldi?” Ardından koşarak yanımıza geldi. O an gözleri doldu. Bir annenin iki evladını bir arada görmesi gibi bir şeydi bu. Elini Arda’nın omzuna koydu ama Arda başını çevirip, annemin dokunuşunu kabul etmedi. Herkes kendi yangınında yanıyordu. Ama ben başka bir yangının içinde kayboluyordum artık. ⸻
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE