Gece, akşamüzeri ikizler, Öykü ve bebekleri yolcu ettikten sonra uçsuz bucaksız bir yalnızlıkla baş başa kaldı. Deniz balkona çilingir sofrasını kurdu, kolunu korkuluklara attı babasının hayatının kaybolup gittiği boşluğa, kanının aktığı, bedeninin yapıştığı asfalta doğru bakarak başladı içmeye. Bu içmelerin hiç sonu gelmeyecekti. Deniz, yaşamakla ilgili mücadelesinde hep yenik olacak kendisinden çok çevresini sorgulayacak bir şeyleri düzeltmek için de ufacık bir adım dahi atmayacaktı. Çünkü Deniz, kendisi için yaşamıyordu. Deniz, yüreğindeki o devasa intikam duygusu için, kaybettiklerinin ardından kazananların mide bulandırıcı mutluluğuna zarar vermek için yaşıyordu. Bir an bile ona katılmak gelmedi içinden Gece’nin. Oysa bir gün önce nasıl da her daim yanında olacak bir kadın gibi sarılmıştı Deniz’e. Deniz babasını henüz kaybetmiş küçük bir çocuk gibi görünmüştü gözüne. En çok da çocuklara kıyamayışındansa Deniz’e merhameti, o da Kemal gibi onu çocuğu gibi mi görüyordu acaba? Daha kendi duygularını şöyle kılçığından ayırıp löp etiyle kenara koyamayan kadın nasıl olacaktı da başkalarını anlayacak, anlamlandıracaktı?
Başını yastığa, bedenini yatağa bağladı. Yastıkta daha sabahında Kemal’in başı vardı. Güzel gözlü, minik elli kızının başı vardı. Şimdi ise yapayalnız bir kimsesizliğe terk edilmişti. Burnunu çevirdi o tarafa. Sıcacık birer damla yaş aktı gözlerinden. Kemal’e mi kızına mı o küçücük gözlü, minicik çene gamzeli, göğüslerini sızlatan Emre bebeğe mi daha çok hasretti bilmeden yastığa karışmış kokuların tutsağına düştü. Uzun uzun ağlayıp öyle uyudu. Uyandığında balkondan ışık hala geliyordu. Deniz durmaksızın içmişti Gece de uzun uzadıya uyuduysa, eyvah dedi. Hışımla kalktı, sorumluluk duygusu tüm damarlarında kendini balkona attı. Kadeh yarım, yiyecekler yarım, Deniz ortalıkta yoktu. Banyoda, yatak odasında mutfakta. Kadeh yarımdı ama şişe bitmişti. Yenisini almaya gitti dedi, kesin! Zum olmuş haliyle nasıl nerede bulacaktı açık bir yer de alacaktı içki. Yolunu bulursa döner gelir miydi ki? Tek başına bu saatlerde sahi saat kaçtı, başını içeri uzattı duvar saati üçü gösteriyordu. Gecenin üçü. Telefonla aramayı denedi bir süre. Eski numarası, yeni telefonu evin içinde çalıyordu. Götürmemişti yanında. Bir taksi çağırdı, o gelene dek hazırlandı, anahtarları alıp indi aşağı. Şoföre yakınlardaki alkol satışlı yerleri kontrol etmek istediğini söyledi. Tüm alkol satışı yapan yerler kapalıydı. Meyhaneler, illaki yakında ama yayan gitmişti Deniz çünkü nereye ne kadar gidebilirdi ki? Eve döndüğünde saat sabahın altısıydı ve Deniz’i bulamamıştı. Balkondaki yarım her şey, yitik bir hisle kapladı yüreğini. Deniz’in boşluğuna oturdu. Yapabileceği tek şeymiş gibi görünen o telefon görüşmesini yapmak üzere Kemal’i aradı.
Uykulu bir ses, boğuk ve korku doluydu, açtı telefonu. “Gece!” derken, ne olur yumuşat da söyler der gibiydi.
“Uyandırdım biliyorum ama saat üçten beri Deniz’i arıyorum. Rakısı yarım kadeh, şişeyi bitirmiş. Ben uyumuştum. Gitmiş.”
“Nereye gitmiş?” Kemal algılamaya çalışarak kalktı yataktan. Küçük kızını kollarının arasından yatağa bıraktı.
“Taksiyle yakınlarda olabilecek her yere baktım Kemal, son çare aradım seni. Kusura bakma lütfen. Telefonu da evde kalmış.”
“Şifresini biliyorsan baksana biri falan aramış mı onu?”
Şifresini en son biliyordu ama bu şifrenin değiştiğinden de adı gibi emindi. Gece’nin zaman zaman telefonunu karıştırdığı, Kemal’e mesaj attığını biliyordu çünkü Deniz. Gece, en son bildiği şifreyi denedi ve kilit açıldı. Gece’nin onun telefonunda yaptığı hiçbir şeyden rahatsızlık duymuyordu demek ki. Son aramalara girdi. Altay ile konuşmuştu.
“Kemal, babanla konuşmuş.”
“Babamla mı?”
“Zalim Altay yazıyor. Babanı böyle değişik isimlerde kaydediyor. Daha önce de Ölsene Altay yazmıştı.”
Kemal, mevzu babasından uzak bir kişiden ibaret olsaydı Deniz’in bu çocukça düşmanlığına ancak gülerdi. “Ne konuşacaklar ki babamla?” Odasından çıktı. Annesiyle babasının uyuduğu yatak odasına… hayır uyuyamadığı çünkü akşam babası ile annesi acayip kavga etmişti. Taziye için gelen misafirler gittikten hemen sonra mevzu Deniz’di elbette.
“Sen kabullenmedin, sen geri adım atmadın!” diye avaz avaz bağırmıştı Öykü. Kızlar ağlamıştı, Kemal onları yatıştırırken küçük çocukları Daria’ya emanet kalmıştı. Babasının yalnız uyuduğu yatak odasından içeri girdi. Adam yatağındaydı. Sırtı dönüktü ve uyuyordu. Oradan çıkarken fısıldayarak yanıtladı Gece’yi.
“Babam uyuyor Gece.”
“Baban zaten neden uyanık olsun ki…”
Gece de o esnada mesaj kısmına girdi. Altay ile mesajlaşmışlar mı diye kontrol etmek için. Mesaj trafiği yoktu.
“Bunun babanla ilgisi şu olabilir, apır sapır bir laf etmiştir telefonda Deniz de sinirlenip atmıştır kendini sokağa. İş ki sokakta uslu durmuş olsun. Sanırım ben on tane çocuğa bir anda bakabilirim ama Deniz’e bakamıyorum.”
“Sakin ol. Daria’yı Ece’nin yanına çağırayım da geleyim yanına, biraz da bakınırım gelirken. Bu sırada eve dönmüş olursa ara lütfen beni.”
Telefonu kapattı Gece. Balkona çıktı şayet Deniz’in gelişini görürse uzaktan falan daha erken kaygılarını defedebilirdi. Birkaç dakika da olsa Deniz nerede diye düşünmekten kurtulmak istiyordu çünkü. Güneşin doğuşunu izlediği o ılık yaz sabahı Deniz gelmeden Kemal geldi. Kapıyı açtı, balkondaki izleri bir dedektif havasında takip ederken Kemal, Deniz’in yarım kadehinin başına oturdu ve telefonunu istedi kardeşinin. Gece sadece babasıyla olan mesajlaşmalarına bakmıştı ya hani Kemal diğer tüm mesajlarına girmeyi baştan kafasına koyunca ilk mesajlaşmada nerede olduğunu anladı.
“Nilüfer,” dedi Kemal. “Kocan seni aldatıyor.” Telefon ekranını Gece’ye doğru tuttu. Geçmişe dönük uzun konuşmalar vardı. İçerikler kalpli semboller ile desteklenmişti. Üstelik aralarında müstehcen aşırı da bir dil vardı. Gece yüzünü buruşturarak başını çevirdi.
“Bu kızla mesajlaşmış. İçtikçe yükselmiş kalkıp gitmiş işte yanına. Sana da aman nerelerde bu adam diye aramak kalmış. Ne yani haberin yok muydu Gece? Hep dizinin dibinde mi bu adam senin?”
Değildi. Ancak yine de herkesten daha yakın olduğu kişiydi Gece. Hayatında bir kız olsa neden saklayacaktı ki? Üstelik nadiren bir kadına gitmiş olabileceğini düşündürürdü Deniz. Nerede olduğunu bir şekilde hep haber verirdi.
“İlk tanışıklık…” Kemal geriye doğru gittikçe mesajlarda tespitini güçlendirdi. “Tam iki ay evvel. Yani yakın geçmiş zaman. Kızın profil fotoğrafına bak.”
Sarışın, kısa eteğinden uzun bacakları ihtişamlı görünen, masum yüzlü ancak seksi bakışlı bir kadındı profildeki.
“Nilüfer…” diye tekrarladı Gece.
“Kıskandın mı?” Genç kadın başını iki yana salladı. “Arasana sen bu Nilüfer’i, orada mı emin olalım.”
“Sen neden aramıyorsun?”
“Benim burada olduğumu bilmesin şimdi, annemi de benim yüzümden postaladı zaten senin etrafında dolanmayayım diye.”
Dolanmıyordu ama bir telefonu ile de çıkıp gelmişti. Bir tişört bir kot, alelacele çıktığı her halinden belli ünlü iş adamı Kemal Günaydın… Kıyamıyordu ona ya da kardeşinin başına bir felaket gelmesinden çok korkuyordu. Belki de ikisi birden. Gece, telefonu aldı ve Deniz’in telefonundan Nilüfer’i aradı. İlk aramaya cevap veren olmadı.
“İçmeye orada devam etti ise sızmışlardır. Sızana kadar içmek huyu oldu iyice,” dedi Gece, bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirmekten çekinmeyerek. Bir daha aramasını istedi Kemal böylece o da pes etmeyip yeniden aradı. Bu defa hışırtılı bir kadın sesi, ardından “Sen arıyorsun,” deyişi ile kadının, Deniz’in de sesi duyuldu.
“Allah seni kahretmesin!” dedi Gece. “Öldürdün beni meraktan nerede zıbardın kaldın?”
“Yavaş ol be ne oluyoruz?” Deniz, rahatsız edilmiş olmaktan hoşnut, çünkü ilgi görüyordu, Gece peşine düşmüş onu merak etmişti. Severdi böyle şeyleri. “Sabahın köründe ne bu enerji!”
“Gece üçten beri seni arıyorum Deniz. Gidiyorsan ne cehenneme haber et de gitsene.”
“Niye ya dadım mısın sen benim? Uzatma Gece, birileri öldüyse haber et yoksa kapat.”
Gece sinirle kapatıverdi telefonu. Kemal kaşlarını çattı. “Ne oldu?”
“Sinir oldum. Ben meraktan delirdim adam pişkin pişkin ölen varsa haber et diyor. Öldü, içimdeki umut öldü. Sayenizde.”
Deniz’in telefonunu masaya sert bir şekilde koyarak kalktı oradan. Kemal, Gece’nin bu atarlarına kalbinde küçücük kıpırtılı bir hisle oturdu kaldı orada. İstanbul sokağa dökülmeye başlamıştı. İnsanların sesli telaşı, koşturmalar, korna sesleri, topuklu ayakkabıların kaldırımlardaki tıkırtıları… Aynı kaldırımın yıllar önce taşıdığı üvey babası… Onun cansız bedeninin yattığı şu köşe. O vakit, annesinin çığlığı. Ne çok acıyı içinde taşımıştı o koca çığlık. Büyük bir kaybı yana yana duyurmuştu çığlığı ile.
Biraz sonra buram buram kahve kokusu sızlattı burnunun direğini. Üvey babasının ölümünü daha dünmüş gibi anarken Gece’nin kahve fincanını uzatan elinden kahvesini aldı. Deniz’in akşamdan kalma masasına karşılıklı oturdular. Kemal, gözlerini ölümden uzağa çektiyse de yüreği orada kaldı.
“Dedem bu deli çocuğu sana mı güvenerek bıraktı gitti bilmem Gece? Benim de hiç mecalim kalmadı artık.”
Gece’nin benim de demeye dili varmadı. Şimdi Kemal’i büsbütün bir karamsarlığa itmek olurdu bu. Az önce son vuruşu yapmıştı nasılsa demişti ki sayenizde…
“Emre ile Ece nasıllar?”
Kemal, konunun bir anda çocuklarına nereden geldiklerini anlamadan dikkat kesildi Gece’ye. “İyiler,” derken Gece’nin söyleyecekleri olduğunun da farkındaydı.
“Bugün gitsem yanlarına annen müsait midir sence?”
“Ararsın gitmeden önce.”
Gece, buna cesaret edip etmeyeceğini düşünerek başını salladı. Öykü, yeter artık diyebilirdi. Ne kadar aşırısın da… Korkuyordu, insanlar tarafından çocuklara olan zaafının aşağılanmasından, hor görülmesinden.
Kemal de Gece’nin çocuklar konusunda vazgeçemeyen yanını, ısrarcı tutumunu anlamakla kalmak istemiyordu aslında. “Ben arayayım annemi, rica ettim Gece’den diyeyim çocuklarla ilgilenir misin diye? Oraya da gelen giden oluyor çünkü bizim eşraftan…”
“Sağ ol.” Rahatlamış bir şekilde gülümsedi Gece.
“Uzak olmasa her gün gel derim ama…” Uzak oluşunun Gece için sorun olması gerekiyordu esasen ve hiç sorun değildi. Sadece alışır alışır da birileri ona git derse diye korkuyordu. “Ne zaman istersen gidersin hı Gece? Çocuklarla iletişimin güzel. Onları ne kadar çok gerçekten seven birileri olursa o kadar iyi. Çünkü annelerinin yerini doldurmak için çok insan lazım.”
Anne olmak öylesi yüce bir makamdı ki yerini doldurmak için kimler kimler gerekiyordu ve yine de bir türlü yeteri kadar dolmuyordu. Gece bu kişilerden olmayacak olmayı kendi adına da büyük kayıp olarak adlandırdı.
“Annemle babamın arası da akşamdan biraz açıldı. Küslük olur mu bilmem onları üvey babamdan sonra küs hatırlamıyorum. Çocukların yükünü alman iyi gelecektir.” Bardağı göstererek: “İyi geldi, eline sağlık,” dedi Kemal.
“Afiyet olsun. Sen de sağ ol arayınca koşup geliyorsun.”
“Gelmeme ihtimalim olsa aramazsın sanırım, sen de biliyorsun sen ararsan gelirim.”
Biliyor muydu sahi Gece? Arandığında geleceğini… Ne kadar da karmaşıktı düşünceleri. Kemal, ondan daha ne bekleyebilirdi ki? Bu kadar örselenmiş, laçka olmuş bir ilişkinin sonrasında yeniden ne kadarı yapılabilirdi mesela… Bu konu üzerine karşılıklı herhangi bir söz etmekten kaçındı, gizlendi, saklandı.
“Eğer orada olursan, annemlerde, akşam görüşürüz.”
“Belki sen gelmeye gitmiş olurum. Gerçi Deniz’e çok kızgınım kalsın o karının koynunda hiç de gitmiş olmam.”
“Deniz sana seni aldatmayacağına dair söz mü vermişti?”
“Bunu bir ihanet olarak kabul etmedim ki ben. Düpedüz sorumsuz olduğu için. Üstelik tutarsızlığı da aklımı karıştırıyor. Deniz’e nasıl davranmam gerektiğini hiç bilemiyorum.”
“Aramıza hoş geldin.” Müstehzi bir tebessüm, başı hafiften yana eğik göz kırptı Kemal. Ardından bardağını yarım kalan kahvesi ile masada bıraktı ve uğurlanmayı beklemeden bir başına çıktı evden. Ardından bekledi sokağa bakan balkonda Gece. Onun apartmanın demir kapısını nazikçe örtüşünü, kaldırıma park ettiği arabanın kapısını açışını, arabasının lastik seslerini ve vedalaşır gibi hüzünle gidişini.