Koskoca bir insanın bir kucağa sığışıydı bebekler. Büyüdüğünde pembe avuç içlerinin rengi açılacak, çizgiler derinleşecek, geçmişe dair izler taşıyan detaylar eklenecekti. Şu parmakta belki evlilik yüzüğünün izi oluşacaktı. Bu el sevdiklerinin ellerine değmiş olacaktı. İyiliğe güzelliğe dokunmuş olmasını isterdi Gece. Bu bebek ve ablası da doğdukları andan sonra gördükleri sıkıntıyı, kaybettikleri annelerinin yerini mutlulukla doldursunlar isterdi. Daria onu Emre ile yalnız bırakmıştı. Ece oyun alanında oyuncakları ile meşguldü hemen görebileceği mesafede. Birileri ona daha annesini kaybettiği zamanlarda sen annenin olamadığı gibi bir anne olmak için aklını korumaya çalışacak, emek verecek, çok gözyaşı dökecek ancak bir arpa boyu yol alamayacaksın; inanmazdı. Neden sahip olamadığı o annenin yerine iyisini olabilmek isteyeceğini anlayamayacaktı. Evlat iken yaşadığı zorluklar yetmemiş miydi de bir de anne olmak için ter dökecekti? Şimdi biliyordu evlat iken yaşadığı zorlukların telafisini verememiş bir ömürde çok zorlanmıştı. Hani derlerdi ya bir baltaya sap olamamak… Neye tutundu ise tutundu yerin elinde kalması gibi bir şey… Aşk mı, bulaştırmıştı işte eline yüzüne? İdealleri vardı açıktan okuyup sonra eğitimini bir şekilde tamamlayıp öğretmen olacaktı. Küçük çocuklara edebiyat öğretmek için yanıp tutuşacaktı. Ellerini tuttuğunda parmakları sızlamayacaktı. Memesinin her ikisi birden hasretle yanmayacaktı. Göğsünde ağırlık, sanki kucakladığı sarıp sarmaladığı bebeği henüz ölmüş gibi acı hissetmeyecekti. Ağır hakaretler duyarak kovulduğu bu eve Emre ile Ece’yi görmek için geldiğini söylerken kuyruğunu kıstırmış evcil bir hayvan gibi hissetmeyecekti. Tüm gururu alaşağı edilmiş olmayacaktı.
Şimdi ise her şey bambaşkaydı.
Öykü ile Altay’ın arasında ne vardı görmemişti bile. Üst katta çocuklara ayrılmış odada tüm gün Daria ve bebeklerle zaman geçirmişti. Daria onun hevesli oluşuna güvenip oldukça kaytarıyor çocuklarla onu yalnız bırakıyordu. Gece’nin buna diyecek lafı yoktu, pekâlâ çok da iyi yapıyordu ama Öykü de bebekleri onunla yalnız bırakıyordu ise için bu küçücükler için gönülden üzülürdü elbette ama şimdi işine gelmişti. Sallanan bir sandalyenin üzerinde kollarında Emre, görüş hizasında Ece, sanki o yer o da ve bu çocuklar onunmuş gibi sessiz bir evcilik oyunu. Evcilik oyunlarının rengi her zaman pembedir. Gece pembeye biraz gök mavisi eklemişti. Şifalı bir dua gibiydi her iki bebek de şimdi ona. Bir ninni mırıldanıyordu. Bir masal okuyordu. Emre’ye sarılıyordu doymuyordu kalkıyor yerinden küçük Ece’ye öpücükler veriyordu. Sarsıcı bir andı tüm gün onun için. Ruhu dinlenmiş fakat bütün duyguları örselenmişti. Sallanan koltuğun dinlendirici etkisinde hafif dokunuşlarla seviyordu Emre’ye. İnce tüylü siyah saçlarını, yumuk gözlerinin ardındaki masumiyeti, dudağının ara sıra seğirmesini, tırnak uçlarını, parmaklarının ince yapısını, hafif hafif dolmaya başlayan gıdısını. Ne ara derin bir uykuya daldığını bilmiyordu. Rüyasında Emre ile bir hastane odasındaydı. Kucağında tuttuğu bebeği o doğurmuştu. Karnında hala hafif bir şişlik üzerinde bebek mavisi bir gecelik vardı. Birkaç sene öncesi, Kemal’in henüz sakalları yoktu, kollarını bağlamış bir köşeden onları izliyordu. Daha önce bunu yapmış gibi göğsünü tek avucu ile tutuyordu ve zaten meme aranmakta olan bebeğin ağzına veriyordu. Birazdan tüm gücüyle, ağzının ıslak dokunuşu ile hararetli kavrayışı ile emmeye başlıyordu Emre. O emdikçe göğsünden incecik bir sızı geçiyor, gözyaşları gözlerine doluyor ve ağlamaya başlıyordu. Kemal soruyordu neden ağladığını? Hiç diyordu, mutluluktan. Bebeğimi kaybetmekten hep çok korkuyordum, nasıl oldu da yaşadı inanamıyorum, şimdi sadece mutluluktan ağlıyorum. Gözünü açtığında Ece’nin “Baba!” diye seslendiğini duydu. Kemal, gelmiş kızını kucağına almıştı. Gece’nin gözünün kenarında sahici bir yaş aktı akacak sanki müsaade istiyor gibi kalmıştı. Göz göze geldiğinde Kemal ile gözünün kenarındaki o yaşı silip toparlandı.
“Uyumuşum,” dedi af diler gibi. Emre’nin hala uyuduğunu görünce toparlandı, onu beşiğine bıraktı. “Tüm gece Deniz’i arayınca.”
Kemal’e doğru döndü Gece ve adam o zaman Gece’nin kıyafetindeki ıslaklığı fark etti. “Emre üstüne mi kustu?”
“Hı?” Üzerine baktı. Göğsünün hemen üzerinde bir ıslaklık. Tişörtünü yukarı doğru çekti ve kokladı. Kusmuş gibi değildi. “Herhalde…” dedi. “Ben de gideyim.”
“Nereye gideceksin?”
“Eve…” Evime diyememişti, eve. Bir ev ona ait olmayan birileri ile paylaştığı ama çok mana yüklemediği o yerdi. Deniz’e bile tam anlamıyla ait olmayan bir mutsuz son hikayesinin eviydi. Dağılmış bir aile ile ölümü ansızın ve kederli olmuş bir adamın üzerinde ayakta duran dört duvardı. “Üstüm de kötü olmuş.”
“Annemden bir şeyler isteyeyim ben, tut sen Ece’yi.” Bir anda küçük kızı kucağında buldu. Küçük kız dikkatlice yüzüne bakıyordu. Gece onun burnuna dokununca aynı şeyi yaptı Ece ve oda onun burnuna dokundu. Gece bunu bir oyun haline getirdi ve küçük kızın saçlarına dokundu, küçük kız da hemen arkasından onun saçlarına dokundu. Çenesine dokunuşunun karşılığı gecikmedi. “Küçük fare seni, benimle oyun mu oynuyorsun?” Gıdıklayınca Gece onu kıkırdadı küçük kız. Dağılmış saçlarını arkaya attı. “Gel,” dedi Gece. “Saçlarını tarayalım.”
Saçlarının taranacağını duyan küçük kız hazır ol vaziyette beklemeye başladı. Kemal içeri girdi elinde siyah bir bluz ile. Gece ise küçük kızı sırtı dönük bir şekilde önüne yere oturtmuştu ve saçlarını eliyle düzeltiyordu.
“Bırak da değiştir üstünü hadi.”
“Ama çok güzel yapacağız biz şimdi Ece’yi. Prenses olacak Ece değil mi?” Gece, cevap alabilmek için eğilip küçük kızın yüzüne baktığında küçük kız da “Hı hı!” diye cevap verdi. Kemal yanı başlarına gelip dizlerinin üzerine çöktü.
“Prenseslerin örgü yaptırdığını duymuştum,” dedi alay edercesine Kemal.
“Köy prensesi olabilir pekâlâ,” diye yanıtladı Kemal’i Gece. Ece, meraklı ve istekliydi. Prensesin köylü ve şehirli olanı ile ilgili bir fikri yoktu. Uzun cümlelerle konuşamıyor olsa da yaşına göre algısı açıktı ve anlaşılır cümleler kurabiliyordu.
Örgüyü bitiren Gece son noktada bir toka bulamayınca kendi saçını topladığı siyah lastiği çıkardı ve uzun saçlarını yıllar sonra sırtına doğru saldı. Kemal, Gece’nin o hareketinde kalakaldı. Saçlarını şöyle bir savuruşundan, lastiği Ece’nin saçlarına dolarken ki el çabukluğuna geçemedi.
“Nasıl oldu ama babası?” diye sordu Gece. Üstelik Kemal’den de bir cevap bekliyordu. Kemal ise donmuş gibi ona bakıyordu. “Kemal?” diye üsteledi.
“Benim,” diyerek alaya aldı Kemal.
“Nasıl oldu prenses?”
“Muazzam.” Küçük kızının yanağından bir makas aldı Kemal. Ece ayaklandı, babasının üstüne tırmandı ve aynı şekilde o da bir makas aldı adamdan.
“Sen bana fıstık mı yaptın?”
“Pıstık!” diye tekrarladı Ece. Kemal, sımsıkı sarıldı kızına ve başının tam tepesinden öptü. Yeniden Gece ile o an göz göze gelince tutamadı kendini ve: “Bir daha yapsana,” dedi.
“Neyi?”
“Saçını bir savurdun ya.”
“Ben mi savurdum?”
“Yok canım farkında olmadan yapmış olamazsın o hareketi.”
“Farkında değildim. Nasıl yaptım?”
“Gösteremem sana özgü o.”
“Alay mı ediyorsun Kemal?”
“Yok be! Şöyle…” olmayan saçlarını savurmak için başını geriye atınca Gece kendini tutamayıp güldü. “Oo,” dedi Kemal. “Gülmeyi hatırlıyor musun?”
“Unutturan sen değilmişsin gibi…” Gece ayaklandı, adamın dizlerinde küçük kızı tarafından ezilen bluzu çekiştirip aldı. Odadan çıkıp yan taraftaki banyoya geçti. Kemal ardından izlediyse de kadını gözden kaybettiği anda kızına döndü.
“Galiba hala beni çok seviyor,” dedi kızına Kemal. Küçük kız sevimli pırıltılar saçıyordu babasına bakarken gözlerinden.
“Galiba!” Öykü’nün sesiyle sıçradı Kemal.
Kemal oturduğu yerden toparlandı, küçük kızını oyun alanına geri bıraktı. “Hadi bakalım biraz oyuncaklarla oyna, birazdan yine alayım seni.”
“Nerede Gece?” diye sordu Öykü.
“Üzerini değiştirecek. Emre kusmuş herhalde.”
“Çok verdi ise mamasını. Daria’nın da umuru değil ha bu kız bakabilir mi bakamaz mı? İyice bıktı sanki… Bir serdi işi bu sıralar.”
“Nesli güvenirdi ona anne, peşin karar vermeyelim.”
Öykü, karısının anılarıyla Gece arasında duran oğluna vicdanı ezilerek baş salladı. “Deniz nerelerdeymiş telefonu cevap vermiyor dedim de bir kız varmış herhalde. Ciddi mi dersin?” Kemal, annesini hayal kırıklığına uğratmak istemezdi ama kaşlarını kaldırdı. “Gece’yi de başta bir umursar gibiydi hep aynı terane… Derdi Gece değil bizmişiz. Kızın da derdi biz değiliz bir bebek verseler ona da yetecek.” Kemal, bu konuda söz etmekten kaçınarak sessiz kalınca Öykü ısrarla üstüne gitti. “Seninkilere de ayrıca bayılıyor.”
“Üzülüyorum onu böyle görünce.”
“Deniz ile çok yanlış bir halt ettiler. Bu saatten sonra bu iş başka yere yorumlanır artık.”
“Hangi iş anne?”
Aman, der gibi elini salladı Öykü. Gece elinde kirli bluzu temizi ile içeri girdi. Kirli bluzunu çantasına koyarken Öykü: “Deniz’e ulaşırsan Gece’cim, o gelmeyecekse eve sen de yatılı kal olmaz mı?” dedi.
“Rahatsız etmeyeyim sizi.”
“Emre’ye bir gece bakarsan minnettar olurum. Kesintisiz uyumayı özledim.”
O minnettarlık bana ait dercesine gülümsedi Gece. Öykü, yanlarından ayrılırken Gece de oyun alanının kenarına oturdu. Dışarıdan top attı içeri, aynı topu tekrar ona attı Ece. Topu içeri ve dışarı atarak oynayan kızı ile eski sevgilisini sallanan koltuğa yerleşip izledi Kemal. Yaramaz çocuklar gibi gülüşerek o topla dakikalarca oynadıktan sonra Daria yemek saatini haber vererek içeri girdi. Ece, Daria ile gitmeyi reddedince Gece bu işi üstlendi ve Ece ile birlikte mutfağa indi. Gece’nin göğsündeki sızlama ise geçmemişti bir türlü, tuhaf bir ısrarla devam ediyordu. Ece’yi şarkılarla yedirirken mutfak kapısının önünden bir süre onları izleyen Altay salondaki karısının yanı başına kadar vardı: “Bu kız çocukları gerçekten mi seviyor?” diye sordu. Henüz aralarını düzeltmemiş olan karı kocanın kin tutma, birbirleri olmadan geçen senelerden sonra anlamsız kırgınlıkla gütmek gibi huyları yoktu ancak oğlu konusunda cidden yorgun olan Öykü artık kocasını da bu konuda eğitmek istiyordu. Kocasına ters bir bakış atıp yeniden pencerenin önüne döndü. Elif ile Eylül oturdukları yerden üvey babaları ile anneleri arasındaki gerginliğin ne kadar süreceğini düşünerek sessizce bekliyorlardı.
“Sizce?” dedi Altay karısından cevap alamayınca kızların karşısına oturarak. “Bu kız Ece ile Emre’yi çok mu seviyor?”
Eylül yüzünü buluşturdu. “Gözü hala Kemal Abimde de ondan,” dedi.
“Bence seviyor. Kemal Abim de umurunda bile değil,” diye kardeşi ile farklı kanıda olduğunu belirtti Elif.
“Hanginize inanmalı acaba? Kemal Abiniz ne düşünüyor bu konuda peki?”
Eylül omuz silkti: “Asla ona bir daha bakmaz abim,” diyerek.
“Salak mısın kızım? Abim gözlerini dike dike bakıyor. Hem Gece Abla da Kemal Abime bakıyor. Deniz abimin bu işte yeri tehlikeli.”
“İğrenç,” diyerek adeta böğürdü Eylül.
Öykü, arkasını dönüp ters ters baktı kızlarına. Adımlarını vura vura yanlarına geldi kocasını görmezden gelmeye devam etti. “Gece ile Deniz abinizin evliliği gerçek bir evlilik değil. Aramızda kalacağına söz verirseniz size bir sır vereceğim.” İki kız da merakla başlarını salladılar. Altay da kulak kabartmıştı şimdi. “Gece bir bebek evlat edinmek istediği için bu nikahı yapmışlar. Kemal’den bir çocuğu olacaktı da yaralandı ya artık bir çocuğu olamayacağı bir rahatsızlığı olduğundan Deniz de bunu bir tür görev bilmiş. Fakat bildiğinizi belli etmek yok. Lütfen sessiz olalım.”
“Çüş!” dedi Altay. Duymazdan geldi Öykü. “Bunu Kemal biliyor mu?”
“Söyle Elif’cim biliyor. Ciğerci kedisi gibi kızın etrafında dolanan da beyefendinin oğlu oluyor. Üstelik Deniz’e de o yumruğu kendisine laf söylediği için değil Gece’yi incittiği için attı. Çünkü oğlu o çok karşı çıktığı kızı hala seviyor. Çok biliyor, her şeyi kendi kontrolünde sürdürmek istiyor ama insanların kalbi onun oyuncağı değil!”
Elif iki elini iki yana açtı. “Duydu zaten anne!” dedi. Altay, Elif’e göz kırptı.
“Artık millet iki kardeş bir kızı paylaşamadı diye bunu konuşur. İyi bok yemiş oğlun. Evlat edinecek diye nikah mı kıyılır?”
Öykü sıkıntıyla nefesini bırakıp “Oğlum hakkında konuşmanı yasaklıyorum Altay!” dedi.
Altay sessizce dudaklarını kemirirken Kemal, merdivenlerden inip ailesinin arasına katıldı. “Nazar değdi ha size yine kavga mı ediyorsunuz?” diyerek.
“Kıyamaz annen bana,” derken Altay, Öykü sırtını döndü. “Bir ara aklına gelince kıyamayacak.”
Kemal belli belirsiz gülüp ikizlerin yanına geçti. “Ne hakkında kavga ediyorlar?”
İkisi de sırlarında pek “Hiç,” dediler bir ağızdan.
“Baba, annemin gönlünü almayı düşünüyor musun?”
“Şu kıza azıcık yakın davranırsam belki affeder beni,” diyerek konuyu bilhassa Gece’ye getirdi Altay.
“Hangi kıza?”
“Seninkine…”
“Gece’ye mi?”
Elif ile Eylül merakla baba oğul arasındaki muhabbete dikkat kesilmişlerdi Öykü ise salonun kapısına gözünü dikti Gece gelirse bu muhabbeti duysun istemiyordu.
“Gece seninki mi hala?” diye sordu Altay, kurduğu tuzağa düşmüştü oğlu. Dudağını büktü Kemal. “Kardeşinin karısı ya hani.”
“Öyle tabii,” dedi Kemal üstünkörü.
Öykü hırsla kocasını dirseğiyle dürttü. “Karım beni affetti,” dedi Altay. Çünkü onunla dürtme yoluyla da olsa iletişime geçmişti. Onun lafı taptaze bir rüzgâr taşıdı salona.