37

1618 Kelimeler
O akşam, açık pencereden içeriye dolan rüzgâr perdeleri uçuşturuyordu. Ilık yaz rüzgarının insanın yüreğinde sıcacık bıraktığı ümitleri yeşerterek… Masada lezzetli yemekler etrafında tuhaf bir aile. Kim kimin nesi biraz karışmış haldeydi. Gece, Deniz’in kız arkadaşına kısa bir mesaj yazmıştı. Deniz oradaysa, bu akşam eve gelmeyeceğimi söyler misiniz, demişti. Söylerim demişti cevabi mesajda. Söylerim. Kimsenin hayatının eni olamadığı için kırık dökük rolüyle etrafına herkesi toplayan Deniz, Nilüfer adında bir kadının nesiydi? “Dolmadan vereyim tabağını uzat Gece!” Nilüfer’i, Deniz’e olan sevgisini, ilgisini, aralarındaki her neyse toplamını hesap ederken Öykü’nün dolma teklifi ile düşünceleri dağıldı Gece’nin. Biraz salata almıştı tabağına, biraz da borani. Tabağını uzattı. Öykü, tabağına iki adet biber dolması koyunca yeterli olduğunu işaret etti. Zeytinyağlıydı dolmalar, kapağı domatesle yapılmıştı. Onların evinde de böyle pişerdi dolmalar. Onlar diye bir şey yoktu artık ve çok tuhaf ki çok uzun zamandır bir evi de yoktu. Bir bavulun içine sığmış eşyalardı evi. Nereye dökerse bavulunu orası geçici ikametgâhı oluyordu. Şimdi üzerine kusulmuş, sahi kusulmuş muydu, bluzu ile bir yere daha sığınmıştı. Oturduğu yerin karşısındaki sandalyede Kemal, hani bir kez sevdiği bir daha da sevmekten yana dili yandığından sadece üflediği adam vardı. Sağ tarafında Öykü. Bu kadın ne ondan ne bundan vazgeçemeyen yine de bildiğini okuyan türden biriydi. Gece gibi miydi biraz? Yok, Gece sözde vazgeçerdi. Sözde. Sözde vazgeçince de kaybederdi zaten. Kaybedince bulmak kolay iş değildi. Öykü, Elif’in tabağına bir tane dolma koydu Eylül’e iki. Elif, gözleri dolacak gibi baktı annesine, onun bakışını herkes görmezden geldi. Çünkü kilo vereceğim derken kilo alıyor, ikizi de inada incecik kalıyordu yanında. Elif’in bu kıyaslardan başı dönüyor, onu bir şekilde ikizinden daha bulacak herhangi birinin yakınlığına muhtaç düşüncelerinden ödün veriyordu. Mesela, Gece iki abisini birden idare eden bir şırfıntı mıydı? O bunun üzerinde düşünmeyi reddedip Gece’ye güler yüzlü davranarak onun için Eylül’e göre daha oluyordu. Mesela daha anlayışlı, daha sevecen, daha sıcakkanlı… “Yoğurt vereyim mi sana?” deyince Altay, Elif görünmez kız olmaktan kurtuldu. Altay’ın ilgisinden nasibini aldı, dolmasının üzerine yoğurdu sos gibi gezdiren Altay’a müsaade etti. “Sarımsaklı! Mis gibi antibiyotik!” dedi Altay. Elif ona gülümsedi Altay da şefkatle karşılık verdi. Gece’nin aklı karıştı. Altay’ın şefkat hissi mi vardı? Değişik, kaba saba adamın… “İştah açar…” diye dip not düştü Eylül. Kardeşine karşı insafı en düşük olan oydu sanki. “Sen ye o zaman, çırpı bacak!” diye karşılık verdi Elif. Öykü, “Şşt!” diyerek yumuşak bir müdahale ile uyardı onları. Sustular anında. “Sana da sarımsaklı yoğurt vereyim mi Gece?” Gece irkildi, Altay ona ismiyle hitap ediyordu, üvey kızlarına olduğu gibi yoğurt öneriyordu. “Sağ olun…” dedi. Ben almayayım. Bilmezsiniz belki ama babasız büyüdüğümden ben azıcık bir ilginize sererim tüm gururumu yere, ettiğiniz o lafların hepsini yutar kendi ettiklerimi de geri yalarım. Bilmezsiniz belki ama siz her yaşta kız çocuğunun babası olacak kadar yaşamış ve yaşlanmış duruyorsunuz diye ben sizi kendi öz babam bile zannedebilirim. Bilmezsiniz belki ama Kemal’den ötürü beni sevmeye karar verdiğinizi zanneder bir anda bu sevgiye karşılık bile verebilirim. “Sarımsak sevmiyor musun?” diye sordu bu sefer de Altay. Biraz konuşturmak istiyordu Gece’yi. Kemal, babasının niyetini anlamış gibiydi göz ucuyla bir babasına bir de Gece’ye baktı. “Yiyecekleri birbiriyle karıştırmayı sevmiyorum,” diye cevap verdi Gece. Bunun üzerine Kemal de: “Kerevizi bile havuçsuz seviyor,” dedi. “Kerevizi sevmesi yeterli bence,” diyerek kıkırdadı Elif. Gece, havuç koymadan pişirdiği zeytinyağlı kereviz yemeğinin bunca zaman sonra bu tıklım tıklım sofrada konu olmasını garipsemeden Kemal’e çevirdi bakışlarını. “Onlar birbirinden ayrı duruyorlar pişince o yüzden sorun değil.” “İç içe geçen yiyecekler mi sorun?” diye sordu Kemal de. “Yani işte mesela yoğurt vıcık vıcık bulaşıyor dolmaya.” “Sarımsak da yoğurdu ele geçirmiş gibi zaten o cephede işler epey karışık, haklısın,” diyen Kemal’in tespiti üzerine güldü Öykü.  Altay gülen karısına bakarken: “Esprilerinize artık gülemiyorum, beni dışlıyor olabilir misiniz?” dedi. Kemal başını iki yana salladı, Öykü dudaklarının arasından cıkladı. Gece ise dolmasını yemeye döndü. “Yoksa sana da mı komik geldi bu şaka?” derken sürahiden suyu bardağına alıyordu Altay. “Sana sordum Gece.” “Yoo…” dedi Gece, sözlüye kalkmış öğrenci gibi. “Çok anlayamadım ben zaten.” “Neyse ki senin kadar yabancıymışım daha fazla değil,” diyerek avuntusunu dillendirdi Altay. Öykü ciddileşti ve duruşunu dikleştirip boğazını da temizleyerek şöyle söyledi: “Gece daha yakın olabilir çünkü o benim iki oğlumu birden düşünüyor.” “İyi de bu olması gereken değil,” derken suratını buruşturdu Altay. “Olması gereken olmuyor zaten Altay. Güzel şeyler çok uzun vadede ve çok zor oluyor ama kötü şeyler bir anda çok kolay oluyor. İrfan Babamın ölümü gibi. Anlıyor musun?” Kaşlarını kaldırdı Altay. “Anlamak istiyorum diyelim,” diyerek savundu kendini. “Nerelerde sahi bu Deniz? Yas sürecinde yalnız kaldı iyice paşam.” “Sevgili yapmış…” diye mırıldandı Kemal. Gece ise onların durumu böyle uluorta konuşuluyor diye rahatsız olarak kaşlarını çatarak Kemal’e dikti bakışlarını. “Ne?” diye bağırdı Kemal. Gece cevap vermedi ama öfkeli bakıyordu. “Pardon!” dedi kibarca Kemal. “Ben, Ece ile Emre’nin babasıyım ya hani. Onların hatırına beni birazcık affedersin belki.” Gece masadan kalktı. “Öykü Hanım, ben gitsem iyi olacak!” “Aa, neden canım? Otur lütfen. Oturur musun Gece?” Gece yeniden yerleşti sandalyeye. “Ne kadar Deniz aksi bir tablo çizse de bu adam…” kocasını işaret ediyordu Öykü. “Bu ailenin düşmanı değil. Deniz’in de değil.” “Gözlerim yaşardı…” diye latife etti Altay. “Sen bakma ona. Şaka yapıyor. Koca adam benim doğurduğum çocuğu ne diye düşman bilecek? Deniz’i buna ikna edemediğimiz için sen de onun etkisinde kalıyorsun elbette, haklı olarak. Ama bak sanıldığı kadar kötü insan olsa emin ol bizim evliliğimiz de sürmezdi. Deniz’e karşı iş birliği yapmak zorundayız Gece. Seni de zaman zaman sözleriyle hırpalıyor, yoruyor, üzüyor. Sen kendince geçerli bir sebepten dolayı çekiyorsun onun bu tavırlarını ama buna mecbur değilsin. Bir şekilde ona karşı ılımlı hislerin olmasa, Deniz’e kıymet vermesen çekeceğini de sanmam. Derli toplu kızsın sen. Elini attığın yeri güzelleştiriyorsun. Pastaneye de bir ferahlık gelmiş. Eve de öyle. Çocuklarla sevgiyle ilgileniyorsun. Kim ne derse desin ben seni gerçekten seviyorum Gece.” Kemal’in iç sesi mırıldandı, ben de… Kimse duymadı. Gece ise Öykü’nün sözleri karşısında çoktan mahcup olmuştu bile. “Bir şeyler mutlaka düzelecek. Ben hiç düzelmediğini görmedim.” “Ben de…” diye ekledi Altay. Öykü ona sevgiyle baktı. Sanki şu an biraz daha affetmişti karısı onu. “Ben henüz bir türlü düzelmemiş olan kısımdayım,” diye kendi durumunu izaha kalktı Kemal. Öykü, oğlunun omzunu okşadı. “Ve bazı kolaylıkların bedeli oluyor Gece. Mesela paran varsa sağlığın olmuyor, huzurun… Sağlığın ve huzurun varken de paran olmayabilir. Yirmili yaşlarımın başında o kadar parasızdım ki o zaman sevgilime aldığım motosiklet borcunu ödüyordum ve sevgilim beni sevmiyordu.” “Siz onu seviyor muydunuz?” Öykü başını iki yana sallayınca Elif ve Eylül koro halinde güldüler. “Çok yalnızdım ve yalnızlığımı giderecek tek kişi henüz oydu. Annemle İrfan arasındaki ilişkinin mektupları kucağımda soğukta oturuyordum. Sobayı yakmak için kömür alacak param bile yoktu. Ekmek arası yiyeceklerle beslenirdim ve dış kapıdan içeri muazzam yakışıklı bir adam girdi.” Gece durumu anlamak için Altay’a baktı. Altay, saçlarına ve sakallarına aklar düşmüş, uzun boyundan ötürü omuzları biraz öne düşmüş yaşının üzerinde karizmaya sahip ancak birilerinin ona özellikle de çocuğu yaşında birilerinin ona asla yakışıklı diyemeyeceği bir adamdı. Öyleyse Kemal’e bakabilirdi. O sahiden de muazzam yakışıklıydı. “Sonra âşık oldum. Ve inan bana aşk acısı çekmek bir lükstür. Kıymetini bil.” Kemal, dudaklarını bastırarak tuhaf bir ses çıkardı. Bu öğüdü ciddiye almadığı her halinden belliydi.  “Ne o?” dedi Öykü. “İnanmıyor musun bana?” “Aşk acısı lüks diyorsun ya anne…” derken yüzünü gölgeleyen bir küçümseme taşıyordu adam.            “Hepsini çekmiş biri olarak söylüyorum sana; öyleydi.”            “Hepsi dediğin kocanın ölümünden kendine pay çıkardığın için onun acısını daha yukarı koymaksa ben de karımın ölümünden kendime pay çıkarıyorum!” dedi Kemal.            Altay, bu noktada müdahale etmek zorunda hissetti kendini. “Acı yarışına mı girdiniz canım? Benim de nasırımın üzerinden at geçmişti!”            İki gün evvel dedelerini kaybeden çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar. Acının kısa filmi gibiydi bu tablo. Acı vardı, çekiliyordu, çekilirken en derine nüfuz ediyordu ancak acı var diye vazgeçilemeyen yaşamsal durumlar vardı. Acıkınca yemek yemek, sıkışınca işemek gibi. Belki de Deniz gibi acının tam ortasında sevişmek gibi.            Kemal ile Öykü sadece sırıtmışlar, sonra da kızların gülüşlerinin dinmesini beklemişlerdi.            “Siz her şeyi alaya almaya tam olarak ne zaman başladınız peki?” diyerek tüm dikkati üzerine çekti Gece. Altay’ı muhatap alıyordu.            “Ciddiye aldığımda ciddiyetle muamele gördüğümü öğrendiğimden beridir.”            “Bu ne işe yarıyor?”            “Karımla aramdaki yaş farkını kapatıyor.”            “Hiç işe yaramamış…” deyince Gece, Altay, şaşkınca kaşlarını kaldırdı.            “Baksana sen bana,” diye seslendi. Masanın bir tarafından bal sarısı bakışlar onu buldu. “Yaşlı mı görünüyorum ben?”            “Yaşınızı gösteriyorsunuz!”            “Yaşlı diye senin babana derler.”            “Bilemiyorum. Kendisi hakkında bildiğim tek şey hakkında hiçbir şey bilmediğim. Araştırmıştınız zamanında siz bile daha çok şey biliyor olabilirsiniz.” Dudağının bir kenarı kıvrıldı Altay’ın. Sahiden bu kızı araştırmış zamanında. Pavyonda çalışan bir konsomatrisin kızıydı. Aslı romandı ve babasına dair hiçbir iz yoktu. Dalgınlığına gelmişti tatlı tatlı atışınca, babandır yaşlı deyivermişti işte. “Hakkında ben de bir şey öğrenememiştim. İstersen baktırırım ama.” Başını iki yana salladı Gece. “Kimsenin peşinde koşamam. Ona ihtiyacım kalmadı.” “Haklısın. Baban olmak istese bulurdu herhalde seni. Ama yine de bir gün bulmak istersen ben yardım teklifimi açık çek şeklinde sunuyorum haberin olsun. Bana gelip Altaycığım babamı bulacaktın diyebilirsin.” Tebessümle başını salladı Gece. Altaycığım demeyecekti. Muhtemelen hiçbir zaman. Altay Bey belki. Deniz bu kadarını bile görse ne kadar içerlerdi. Hiç tanımadığı babasına onun bile ihanet ettiğini savunabilirdi. Altay’a birazcık tebessüm eden herkese söylediği gibi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE